Dilara Pınar ARIÇ;
Modern poetika anlayışı Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti arasında kopuş söz konusudur. Arapça kökenli Osmanlı alfabesinin Alfabe Kanunu okumalarda ve geçmiş ile bağlantılarla kopuşa yol açtı. Postmodernizmin metinsel nitelikleri (okurun sorgulanışı) modern öncesi uygulamada ve Osmanlı şiirinde bulunabilir.
Şiir yazmak Osmanlı okuryazarlığının başlıca işaretiydi, şiir okuyabilen hemen herkes şiir yazardı, “okur” çevresine ulaşmanın yolu şiir alanındaki yarışmacılardan biri olabilmekten geçiyordu.
Hüsn ü Aşk’ta mesnevi biçiminin kurmaca ve kuram boyutları birleştirilir. Mesnevi bir nazım türünün adıdır: Her iki dizesi kendi içinde kafiyeli beyitlerle yazılan anlatısal şiir.
Zorluğun İcadı: Osmanlı Şiirinin Modern Alımlanışı kısmında,
“Hep andaki hurde-kar suret,
Barik idi çün hayal-i Şevket” beytiyle başlar.
İstanbul’da Osmanlı geçmişinin şiirini tanımlamak için en çok kullanılan sözcük “zor”du. Galip ise Osmanlı şiirlerinin en zoruydu. Prof. Nihat Çetin’in dediği gibi “en çetin ceviz”di.
Zorluk retoriği “etki” retoriğiyle de yakından ilgilidir ve söylemsel zemini “özgünlük” retoriğinde bulur.
Modern dönemde altı yüzyıllık Osmanlı nazmı çoğunlukla çökmekte olan Osmanlı hanedanının simgesi ya da yorumlama nesnesi olarak algılanmıştır.
Kökene özel değer veriyor, onu başka her şeyin kendisine atfedildiğini aşkın bir gösteren olarak yüceltiyordu. Edebiyattaki bir başka yenilik de kutsal olanın dünyevi olandan ayrılmasıydı.
Oryantalist bilim adamı çalışma yaşamına Arapça ile başlayacak, uzun bir süre yol aldıktan sonra Farsçaya ulaşabilecek ama bitiş çizgisinde yer alan Türkçeye ulaşamadan enerjisi tükenecektir. Filolojinin kaynağa verdiği önemden ötürü Türkçe de kaynaktan en uzak noktada bulunduğundan, Türkçe yapıtların incelenme değeri minimumda olacaktır. Bu biçimde tanımlanan bütünün büyük kısmı, laik gururun o cesur bilgi depolarında anakrostik bir kutsallık halesine dönüşecektir.
Micheal Hillman, Walter Andrews’in eserinin üzerine yayınladığı eleştiri yazısında Andrews’in kitabında alıntılanan bütün Osmanlı nazım örneklerini klasik dönemin teknik Farsçasıyla yazılmış gazellerin soluk yansımaları olarak değerlendirir.
Gibb şöyle der: “Hiçbir edebi meselede kendilerini buluşçu bir halk olarak göstermeyen Osmanlı Türklerinin eski ve yeni olarak ikiye ayırabileceğimiz iki büyük edebiyat okulundan birincisi Farsça klasiklerini, diğeri Modern Avrupa, özellikle Fransız klasiklerini örnek almıştır.
Galib’in yazdığı romansın ilk alımlanışı, Osmanlı eleştiri örneğinin karakteristik türlerin sona ermekte olduğu döneme rastlar.
19. yüzyıl sonlarında Osmanlılar roman türüne, bir tür modern gerçekliği tanımlama teknolojisi olarak sarılırlar.
Divan şiiri terimi 19. yüzyıl sonlarında reformcu polemiğin onaylamadığı nesnenin adı olarak kullanılmaya başlandı.
Dil ulusal kimliğin özü olduğu sürece, o zaman Osmanlı’nın politik başarısızlığıyla Osmanlı dilindeki çöküş arasında bir benzerlik de kurulabilirdi.
Orta Asya steplerinde ortaya çıkan bir savaşçı tanrılar ırkı-Türk kuramcılarınca da bolca geliştirilmiş, bilimkurguya yatkın şiirsel bir fantezidir.
“Her nesne ki geçmiş idi evvel
Bu kal’ada geçdi hep mufassal”
Modern Türk şiirini özellikle Genç Osmanlı Namık Kemal’i Türkiye’ye tanıtan Gibb’e önem veren Ahmet Hamdi Tanpınar, şöyle der: “Garpten gelen bu ses bize yeni şiirimizi ve aynı mektupta ruhaniyeti ve ulviyeti ile güneşe benzettiği Namık Kemal’i tanıtmış olur. Hiçbir şahadet ilk yenlik neslinin yaptıklarını dışardan seyreden bu bakış kadar mühim olamaz.”
Mevlevi yolu, ayrıntılı kurallar dizgesine sahip bir Osmanlı toplumsal ve entelektüel kurumunun merkezi, öğretisi ve şerh geleneğiyle birlikte tarikatın ana metni olan Farsça Mesnevi’nin yazarı Mevlana’nın şahsındaki bir pire bağlanan bir derviş tarikatıdır. Mevlana ilk müritlerini 13. Yüzyılda Konya çevresinde topladı. Galib’in Hüsn ü Aşk’ında Mevlana’nın Mesnevisine sayısız göndermeler vardır. İki yapıt türleri açısından benzeşmekle birlikte iki de mesnevi tarzında yazılmışlardır. Galip, ana ekolden ayrılır ve Hüsn ü Aşk’ı Osmanlı romans biçimini değiştirdiğini söyler.
“Gencinede resm-i nev gözetdim
Ben açdım o genci ben tüketdim
Esrarını Mesnevi’den aldım
Çaldım veli miri malı çaldım
Fehmetmeğe sen de himmet eyle
Ol gevheri bul da sirkat eyle.” Bu kısım Rumi’nin Galip etkisinin kanıtıdır.
Galib’in Mevlana’dan etkilendiğini Fuat Köprülü tespit etmişti. Biçim kalesinin Mesnevi’nin sonundaki en ayrıntılı hikayeden esinlendiğini ilk gözlemleyen kişidir.
Galip, kuşaklardır tarikata mensup bir aileden gelmiştir. Çocukluğundan beri Mevlevi edebiyatı ve yaşam tarzıyla büyümüştür. İstanbul camilerinde mesnevi-hanlık yapmış, III. Selim tarafından mesnevihanlık kurumunun başına getirilmiştir.
Hüsn ü Aşk Hüsün adlı kızla Aşk adlı erkek arasındaki aşkı anlatır. Çocukken Mekteb-i Edeb’e giderler. Molla-yı Cünun tarafından eğitilirler. Anlam bahçesinde dolaşırken Sühan ile karşılaşırlar. Sühan çöpçatanlık yapar. Hayret sevgililerin birbirini görmesini yasaklar. Hüsün ile evlenmek isteyen Aşk ile dalga geçer, Hisar-ı Kalp’teki simyayı getirmesini isterler. Mevlana’nın mesnevisinde ise üç şehzade padişah babalarının topraklarını gezmeye çıkarlar, hem Biçim kalesi hem hoşrüba denen kalede konaklarlar. Orada Çin şahının kızına aşık olurlar. İkisi ölür, üçüncüsü başarır.
Hem Galib’in hem Mevlana’nın eserlerinde suret sözcüğü mana sözcüğünün zıddı olarak kullanılır. Mana genellikle tinseldir. Galib’in şiirsel imgelem biçtiği rol en iyi Hüsn ü Aşk’taki kılavuz figürünü Sühan olarak adlandırılmasında gözlenebilir.
Aşk’ın bu durumu fena ve beka olarak adlandırılan tinsel durumlara gönderme yapan terimlerle nitelenir. Fena, kişinin olmak için Tanrı’ya bağımlılığının tam gerçekleştirilmesini anlatır.
Hüsn ü Aşk İslam dünyası romansları konusunda verdiği mükemmel bilgiyle kendi türünün özetidir. Diyaloglar, iç konuşmalar, dua kabilinden feryatlar ve ruhun derinliklerini araştıran tefekkürler, araya giren gazeller “Sakiye Hitaplar” ve açıklayıcı bölümler vardır.
Hüsn ü Aşk’ın temel düzeni şöyledir: önsöz, hikaye, arasöz, hikayenin devamı, sonsöz. Hikayede hakim anlatıcı kalemin yazıcısıdır. Arasöz’ün hakim sesi hatip diyebileceğimiz sestir.
Galib’in hikayesi gerçekliklerin ve simgelerin birbirine girdiği bir mekanda yaşayan bir Arap kabilesi olan Sevgi oğullarının tanıtımıyla başlar.
Hüsün adlı kız ile Aşk adlı oğullarının içine doğdukları dünya arzunun algıyı çarpıttığı terimlerin ilişkilerini tam da eğretileme terimleri ile anlam ve biçim farklılıklarını yöneten şiirsel ve felsefi uzlaşımlar hattı üzerinde tersine çevirdiği bir yerdir.
Hatibin görüşleri, şiirin doğası ve toplumsal değeri üzerinde süregiden bir tartışmanın içinden gelir gibidir ve yirmi beş yaşındaki Galib’in kendi döneminin kurumsal konumlarıyla çatışan düşünsel ve politik bağlantılarına ışık tutmaktadır. Hatip şiirle ilgilenen üç gruba hücum eder: Profesyonel şairler, memurlar, ulema. Galib, eğitimini önce evde babasından, sonra Mevlevi tekkelerinden almıştır. Üç dil bilmektedir. Şair yeteneğinin Mevlana tarafından bağışlandığını belirtir. Şair Nabi’yi eleştirir ve bir şairin nasıl olması gerektiğini belirtir. Hüsn ü Aşk’ın Sebeb-i Telif başlığını taşıyan önsözü şairin bir tekke ya da özel bir meclisinde arkadaşlarıyla bir araya gelmesiyle açılır:
“Bir meclis-i ünse mahrem oldum
Ol cennet içinde Adem oldum
Meclis veli gülşen-i muhabbet
Bülbülleri yekser ehl-i ülfet
Her birisi şair-i suhan senc
Gencineler elde cümlesi genç
Sohbetleri şi’r ü fazl u irfan
Ülfetleri nazm u nesr ü iz’an
Ben mest-i sabuh-ı nükte-dani
Vakt ise sabah-ı nev-cüvani”
Topluluk, Osmanlı edebiyatının son örneği Nabi’nin Hayrabad’ını övmektedir. Galip bunu meydan okuma olarak görür. Şair, Hayrabad’a bir dizi eleştiri yöneltince arkadaşları daha iyisini yazması gerektiğini söylerler. Gazelde kendini ispatlayan Galib’in mesnevi yazması istenir. Nabi eserini yaşlılık yıllarında vermiştir. Galib öyle söylemektedir. Yaşlı Nabi tüm deneyimine rağmen ahlaki ve teknik açıdan şairlik idealine ulaşamamıştır. Nabi geçinimini güçlü kişilerin koruması altına girerek sağlamak zorundaydı. Aşk anlatısı olarak şiir yirmi dört yaşındaki Galib, Nabi’nin onaylamadığı bir uygulama yapmaktadır. Galip, profesyonel şairliğin Mevlevi ideallerince betimlenen uzlaşmaz saflık, çaba ve özen standardını gerektirdiğinde ısrar eder.
“Oldı ulema-yı dine faik
Peygamber-i Rum dense layık”
Galib’in entelektüel mirasının merkezinde Mevlevi gelenekleri yer alır, şair kendini çocukluğundan itibaren Mevlana’nın Mesnevi’sine gark olmuş bir harika çocuk olarak betimleyecektir.
Galib’in Hüsn ü Aşk’ın sırlarını Mesnevi’den almıştır, Hüsn ü Aşk’ın sonsözünde şair eserini tamamlamaktan duyduğu boşluğu ifade eder.
“Zulmetde gezerdi bî muhaba
Ma’na idi harf içinde güya”
Arasöz olan Vücud-ı Suhan’da Galip şöyle bir tez savunmuştur: Şiir tanım gereği özgündür. Önceki şairleri taklit etmek değildir. Nabi’yi yeni bir çığır açmama ile suçlar, eleştirir. Şair, Nabi’yle Hayrabad’ın olay örgüsünü Attar’ın Farsça İlahiname’sinden aldığı için alay eder. Nabi’yi kendi kahramanı hırsıza benzetir. Galip, başkasının olay örgüsünü kullanmaya karşı çıkmıştır. Şairin Nabi’ye hırsızlık suçlaması yapmıştır. Bir diğer eleştiri de Nabi’nin dil kullanımıdır. Hayrabad çok uzundur ve eklektik dilini eleştirir. Mübalağada zayıf olduğu söylenmektedir. Nabi’yi taklit etmekle suçlar. Şair Nabi, hırsız kahramanını Mansur, Muhammed, İsa’yla aynı kefeye koymuştur, ahlaki açıdan uyumsuz bir eserdir.
Allah bir sözcükle yaratmıştır, bütün her şey sözcüklerle yapılmıştır. Mevlana’ya göre “anlayan için gökler ve yer tüm sözcüklerdir. Her algılanan biçim kendi tinsel anlamının bir sözcüğü/işaretidir ve şiir her biçime girebilir.
Hatip Arasöz’ün birinci kanıtı olan bölümde, özgün şiirin ilahi kaynaklı olduğu için tükenmeyecektir. Şiirin ilahi kaynağıyla ilişkisi bir zaman kuramı dolayımıyla düşünülebilir, önceki şiiri taklit etmek o şiirin zamanını yinelemektir.
Allah şiiri feyzlendirir. İnsanlıkla şiir arasında benzer bir işlev söz konusudur. Özgünlüğün sona erdiği iddiası gücün bittiğini, kaynağın tükendiğini belirtir. Hatibin şiir dili hakkındaki iddialarıyka şair tarafından ontolojik bir sürece katılımı ima ettiği düşünülebilir.
“Aciz kala ta o kavm-i güm-rah
Teklif-i nazire etdi Allah”
Araplar Kur’an’ın üslubuna yaklaşan bir şey söylemediler. Kur’an, ilahi kaynaklıydı. Özgün şiir şairin ilahi olanla ilişkisi aracılığıyla var olur: İlahi olanın bilgisinin sürebilmesi için o da var olmalıdır ve varlığı evrenseldir. Galib, Mevlana’ya Övgü kısmında Mesnevi’nin ününden ve Kur’an’ın özü olarak bahseder.
Fuat Köprülü’nün Galib’in özgünlüğüne övgüsü kendi gençliğinde inşa etmeye kalkıştığı divan karşıtı şiir geleneğinde Galib’e rol verilmesini sağlamıştır. Gibb, “Romantik Çağın basitlik ve küstahlıkları arasında ortaya çıkan zamanın ötesindeki bu şiir kuru ve sıcak bir çöldeki saf ve görkemli bir zambak gibidir.”
“Aşk oldı bu müjdeden ferah-nah
Bin şevk ile etdi camesin çak”
Jorge Luis Borges, Franz Kafka hakkında şöyler: Gerçek şu ki, her yazar kendi habercilerini yaratır. Yapıtı gelecek kavrayışımızı değiştirdiği gibi geçmiş kavrayışımızı da değiştirir.
“Guş etmiş idi o sergüzeşti
Ateş yemi üzre mum keşti”
“Filozofun düşüncesini tasarlamasını sağlayan rasyonel yapıların sonuçta kendi içsel özüyle bağlantılarını gösterdiğinin bilincine varmasına ve sistemini tasarlarken kendisinin de farkında olmadığı gizli güdülerin açığa çıkmasına pek sık rastlanmaz.”
İbn-i Sina ile Hüsn ü Aşk arasında zıtlık oluşturur, Fars ve Türk edebiyatındaki farklılık gösterir. Ergun şöyle der: “Hüsn ü Aşk esasında tasavvufi bir eserdir. Hüsün bir kızı, Aşk bir erkeği temsil eder. Hüsün Allah’tan, Aşk Arifi billahtan kinayedir. Sathi bir görüşle basit bir efsaneye benzetilebilecek olan bu eser hakikatte derin remizleri ihtiva etmektedir.”
Kitabın sonunda şöyle der: “Gizlenmiş olan her şey şimdi açığa vurulabilir ve açığa vurulmuş olan her şey şimdi gizlenebilir”in ifade ettiği düşünce aşık ve maşuğun kopuk öznelliğinden kalemle gösterilemeyecek bir birliğe geçilmiş olduğudur. Kalemle gösterilemez çünkü bu birlik söylemin ve böldüğü şeylerin ötesinde gerçekleştirilir.