2026 yılı Türkiye’sinde alışveriş yapmak artık yalnızca marketlerde fiyat karşılaştırması yapmak anlamına gelmiyor. Tüketici, aldığı ürünün gramajını, menşeini ve fiyatını kontrol ettiği kadar, son tüketim tarihini de büyüteçle incelemek zorunda kalıyor.
Son yıllarda kamuoyuna yansıyan denetim raporları ve şikâyetler, yeni ve rahatsız edici bir olguyu işaret ediyor: Son tüketim tarihi geçmiş gıdaların satıldığı marketlerin fiilen açılması ve bu durumun giderek olağanlaşması.
Bu tabloyu yalnızca “birkaç kötü niyetli işletme” olarak okumak, gerçeği ıskalamak olur. Ortada, ekonomik krizle, zayıflayan denetim mekanizmalarıyla ve tüketici çaresizliğiyle beslenen yapısal bir sorun var.
Kriz Dönemlerinin Görünmeyen Yüzü
Yüksek enflasyon, düşen alım gücü ve artan gıda fiyatları, perakende sektörünü de tüketiciyi de köşeye sıkıştırdı. Marketler için rafta kalan her ürün, zarar hanesine yazılıyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler, stok maliyetlerini karşılayamaz hâle geldi. İşte bu noktada etik çizgi bulanıklaşıyor: Satılması yasak olan son tüketim tarihi geçmiş ürünler, ya etiketleri değiştirilerek ya da “indirimli ürün” algısı yaratılarak raflara geri dönüyor.
Bazı işletmeler ise işi daha da ileri taşıyor. “Ekonomik Market”, “Uygun Fiyatlı Gıda Noktası” gibi isimler altında, tüketicinin açıkça bilgilendirilmediği satış modelleri ortaya çıkıyor. Bu yerler, fiilen son tüketim tarihi geçmiş ürünlerin dolaşıma sokulduğu alanlara dönüşüyor.
Hukuk Var, Uygulama Yok!
Türkiye’de mevzuat açık: Son tüketim tarihi geçmiş gıdaların satışı yasak. Bu yasağın gerekçesi tartışmaya kapalı; çünkü konu doğrudan kamu sağlığı ile ilgili. Ancak 2026 Türkiye’sinde sorun, yasanın varlığı değil, uygulanmaması.
Denetimler çoğu zaman şikâyet üzerine yapılıyor. Sürekli ve caydırıcı bir kontrol mekanizması bulunmadığında, bazı işletmeler “yakalanırsam cezasını öderim” yaklaşımıyla hareket ediyor. Ne yazık ki uygulanan idari para cezaları, özellikle büyük gıda zincirleri için gerçek bir caydırıcılık oluşturmuyor. Sağlık riski, maliyet hesabının gerisinde kalıyor.
Artan Yoksulluk ve Zorunlu Tercihler
Bu meselenin en can yakıcı boyutu, tüketici tarafında ortaya çıkıyor. Düşük gelirli vatandaşlar için ucuz gıda çoğu zaman bir tercih değil, zorunluluk oluyor. Etiketin köşesinde yazan tarih, boş buzdolabının yanında anlamını yitiriyor. Bu durum, etik dışı satış yapan marketlerin “müşteri bulmasını” da kolaylaştırıyor.
Burada ciddi bir toplumsal adaletsizlik söz konusu. Geliri yüksek olan kesimler sağlıklı ve güvenli gıdaya erişirken, emekliler ve dar gelirli vatandaşlar sağlık riski taşıyan ürünlere mahkûm ediliyor. Gıda güvenliği, sınıfsal bir ayrıcalık hâline geliyor.
Son tüketim tarihi geçmiş ürün satan marketlerin ülke genelinde son aylarda yaygınlaşması, yalnızca sağlık riski yaratmıyor, piyasa düzenini de bozuyor. Kurallara uyan, imha maliyetini göze alan işletmeler rekabet dezavantajına düşüyor. Kural ihlali yapanlar ise haksız kazanç elde ediyor. Bu durum, dürüst işletmeleri ya piyasadan çekilmeye ya da benzer yöntemlere yönelmeye zorluyor.
Uzun vadede ortaya çıkan şey, genel bir güven erozyonu. Tüketici artık hiçbir market rafına güvenemez hâle geliyor. Güvenin olmadığı yerde ticari piyasa sağlıklı işlemez.
Bu Kriz Karşısında Yapılması Gerekenler
Bu sorun, yalnızca zabıta ve tarım müdürlüğü ekiplerinin baskınlarıyla çözülemez. Daha köklü adımlar gerekiyor: Denetimler sürekli ve habersiz hâle getirilmeli, sonuçlar kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılmalıdır. Son tüketim tarihi geçmiş ürün satan işletmelere uygulanan cezalar, kapatma dâhil olmak üzere ağırlaştırılmalıdır.
Stok yönetimi ve gıda israfını önleyen işletmelere teşvikler sağlanmalıdır. En önemlisi, düşük gelirli vatandaşların güvenli gıdaya erişimini artıracak sosyal politikalar devreye sokulmalıdır.
2026 Türkiye’sinde son tüketim tarihi geçmiş gıdaların satıldığı marketlerin açılması, yalnızca bir denetim sorunu değil; ekonomik sıkışmışlığın ve sosyal adaletsizliğin bir yansımasıdır. Bu tabloya alışmak, kabullenmek en büyük tehlikedir. Gıda güvenliği lüks değil, temel bir haktır. Bu hak, piyasanın insafına bırakılamayacak kadar hayati önemdedir.
Şevket Gölük - Gazeteci & Yazar