Bir Garip Vazgeçiş

Yazarlar 15.12.2017 - 01:00, Güncelleme: 21.07.2023 - 20:13 18800+ kez okundu.
 

Bir Garip Vazgeçiş

Bu köyde yaşamak; başka memleket tanımayan, buraya çok alışık bizler için bile zordu.
Büyüklerimiz Bahar koymuşlardı adını ama Bahar köyün baharı bir türlü gelmek bilmiyordu. Buna rağmen bizim memleketimizdi. Köklerimiz buraya sıkı sıkıya bağlıydı. Söz açılır da birisi memleket derse aklımıza hep bu köy gelirdi. Kışın jilet gibi insanı kesen soğuğuyla taş yollar donar. Ayazın dondurduğu yollar üzerinde kar tabakaları kat kat olur, nihayetinde kimi Bahar köy sakinin kapıları kardan açılmayacak hale gelirdi. Böyle günlerde zamanımızın çoğu kapanan köy yolunu açmakla geçerdi. Ellerimiz mosmor olana kadar bu kar temizliği sürer, tabi atana yine de bize acımaz, başımıza karı eleyiverirdi. Çocukluğumuzun tek eğlencesi de bu temizlenmek bilmeyen karların tepesinden aşağıya büyük tahtalarla, leğen parçalarıyla kaymaktı. Zehra’yla Ahmet’in gülüp eğlendiği çocukluk günleri de işte bu soğuk ama ruhu olan, güzel köyde geçmişti. Zamanla Ahmet büyümüş o da her köy sakini gibi karın eğlencesini yaşamaktan çok çilesiyle mücadele eder olmuştu. Ahmet’e gör kışalar eskisinden daha uzun ve karanlık geçiyordu. Köy eskiden olduğu gibi kalabalık da değildi birçok hemşehrisi İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlere ekmeğini aramaya gitmişti. Çiftçilik- hayvancılık artık geçinmeye yetmiyordu. O da bir iş bulup artık yuvasını kurmalıydı. İstanbul’a ağabeylerinin yanına gitmeyi planlıyordu. Kim bilir belki de İstanbul’da Zehra’yı da bulurdu. Zehra, Ahmet’i kırmaz hemen teklifini kabul ederdi. Ne de olsa Ahmet’i sadece Zehra anlıyordu. Ayşe Ana, Ahmet’in annesi, sabahın erken saatlerinde kalkar hayvanların yemlerini, sularını verirdi. Yılın bu dönemi hayvanlar hep ahırda bekletilir, küçük bir soba da hayvanlar için yakılırdı. Ayşe ananın işleri zordu, ama o bu zor işler için doğmuş gibi donanımlıydı. Hayvanlarla ilgilenir, ekmek pişirir, evini temizler, pınardan su getirirdi. Bir Garip Vazgeçiş Çok istemesine rağmen bir kızı olmamıştı, beş oğlunun dördü evlenmişti, ama hepsi uzak şehirlerde yaşıyordu. Bu yüzden Ayşe Ana gelinden yana da gün görmemişti. Karın yine afet gibi yağdığı bir gündü, kar artık durmuş denilebilirdi. Hava her zamankinden daha karanlıktı. Parça parça bulutlar beyazdı. Ama gökyüzü bu beyazlığı boğmak ister gibi karanlığına çekip bulutları eritiyordu. Ayşe Ana yine erken kalkmış, işlerini bitirmiş; odanın ortasında yaktığı sobanın etrafında birkaç köylü kadınla sessizce oturuyordu. Ara sıra kadınlar aralarında küçük sohbetler ediyor, Ama bu konuşmalar da hemen son buluyor, oda yine sobadan çıkan seslerle sükunete bürünüyordu. Ahmet de sobaya çok uzak olmayan bir divanda oturmuş Zehra’yı düşünüyordu. İstanbul çok uzaktı, ama 0, ta oralardaki Zehra’yı özleyebiliyordu. Özlem ne kadar da kuvvetli bir duyguydu ve bu duygu pek de karşılık beklemiyordu. Zaten Ahmet karşılığının olmadığını düşünmek bile istemezdi. Mutlaka Zehra da onu özlüyordu. Bunları düşünürken sobanın yaydığı sıcaklıkla göz kapakları iyiden iyiye ağırlaşmıştı. Birden delici bir ses işitildi. Sessizce oturan kadınlar irkilip birbirlerinin yüzlerine baktılar. Kimse böyle bir ses beklemiyordu. Hasırın üstünde bağdaş kurup oturan Ayşe Ana, Cemile Kadın’ın sağ tarafında olduğunu unutup terliklerini almak için bir hamle yapmıştı ki Cemile Kadın’a çarptı, Kadınlar hemen toparlanıp terliklerini, lastiklerini ayaklarına yarım geçirip dış avluya baktılar, Ahmet de oturduğu yerden bir ok çevikliğiyle fırlamıştı. Avluda kimsecikler yoktu. Sanki o ses hiç duyulmamıştı. Kar yağmaya devam ediyordu. Dış avlu öğlen temizlenmiş olmasına rağmen yine dolmuş gibiydi. Yılın böyle karlı olduğu günlerinde çığ tehlikesi olduğundan ateş edilmezdi. Zaten bu mevsim düğün de olmazdı. Peki bu silah sesi nereden gelmiş olabilirdi? Ahmet annesine doğru dönüp, ben kapı önlerine bir bakayım, dedi. Üzerine kabanını almış, kalın yünle sık örülmüş beresini kulaklarını kapatacak şekilde başına sıkı sıkıya geçirmişti. Aceleyle bahçe kapısından çıktı. Kadınlar son olarak bahçe kapısının kapanma sesini duydular. Ahmet, evlerine bitişik dört ev geçip köyün ortasındaki büyük yolu geçmek üzereydi ki Rasim Dayı’ya rastladı. O da tabanca sesini duymuştu, zaten yolun karşısında da en fazla beş hane vardı, oralarda pek ses seda yoktu. Beraber köy korusuna doğru yürümeye başladılar. Köyün ortasındaki yol bitince korunun bulunduğu tepeye küçük bir patika çıkardı. Tam o patikayı yarılamışlardı ki çalıların dibinde sırtüstü yatan adamı gördüler. Adam uzunca boylu, kuvvetli birine benziyordu. Eli yüzü yara bere içindeydi, kafasının arkasından ve sırtından vurulmuş olmalıydı. Kanı karları boyamıştı. Rasim Dayı hemen adama doğru yaklaşmak istedi. Ahmet, Rasim Dayı’yı tutar gibi bir hamle yapıp kafasıyla basitçe çevreyi kolaçan etti. Görünürde kimse yoktu. Rasim Dayı, Ahmet’ten kurtulup adama tekrar yöneldi. Cebindeki küçük aynayı çıkarıp adamın ağzına götürdü. Bu arada Ahmet de feneri onlara tutuyordu. Adamın şah damarını da kontrol ettikten sonra Ahmet’e dönüp ölmüş, dedi. Öldürülen adam kimdi, bu soğukta burada ne işi vardı, üzerindeki bu kadar yara boğuşmayla mı olmuştu, yoksa daha öncesine mi aitti? Kesin olan bir şey vardı: o da şu an dahi açık olan gözleriyle bir daha dünyayı göremeyecek olmasıydı. Adam çok iri olduğu için taşıyamayacaklarını anlamışlardı, zaten jandarmaya haber vermek de gerekirdi. Rasim Dayı ile Ahmet tekrar köye, muhtarın evine doğru yöneldiler bulundukları yere en yakını ev muhtarınkiydi oradan karakolu arayabilirlerdi. Geldikleri yolu biraz daha hızlı adımlarla geri dönüyorlarken Ahmet, Rasim Dayı’ya dayı sence bu adamı kim vurmuştur, diye sordu. Rasim dayı ise belki kan davası, belki namus meselesidir; bilinmez ki evlat, dedi. Köye vardıklarında muhtarın odasında hala cansız bir ışık süzülerek cama vuruyordu. Muhtemelen iç salonda birileri ışık yakmış oturuyordu. İki kafadar bir heyecanla bahçe kapısından girdiler, İçerdekiler demir kapının sesini duymuş olacaklar ki muhtarın hanımı iç kapının camındaki perdeyi sıyırıp baktı. Dışardakiler tanıdıktı, kapıyı açtı.  Ahmet ve ihtiyar içeri girdi. Muhtar, bu saatte ne oldu, der gibi bir edayla yüzlerine baktı. Dayı anlatmaya başladı. Hemen jandarmayı aradılar, cip önce muhtarın kapısına gelip Ahmet’i ve dayıyı aldı, sonra yola koyuldular. Yanlarında üç asker, bir komutan vardı. Birlikte koruya yöneldiler. Yine yolu ortaladılar ama adam bıraktıkları yerde yoktu. Jandarma bir saate yakın adamı aradı, aramaya başka ekipler de katıldı. Adamı bir buçuk saat sonra buz tutmuş derenin kenarında bu kez yüzükoyun devrilmiş buldular. Belli ki bir yere sürüklemek istemişlerdi, belki de gömeceklerdi ama Ahmet’in ve Rasim Dayı’nın gittiğini görünce korktular, buraya kadar taşıdılar sonra da yakalanacaklarını anlayıp, bırakıp gittiler. O gece gün ağarıncaya dek karakolda kaldılar. Daha sonra askerin cipiyle köye geri döndüler. Ahmet uyuyamamıştı. Acaba jandarma adamı öldürenleri yakalanmış mıydı? Böyle düşünürken odaya annesi girmişti. Tüm gücünü toplayıp annesine İstanbul’a gitmek istediğinden bahsetti. Ayşe Ana sanki daha önce duymuş gibi fazla bir tepki vermeden oğlunu dinledi. Onu onaylayan bir bakışla kafasını salladı. Köyde gençlerin İstanbul’a gidişi artık şaşılacak bir şey değildi. Zaten Ahmet, akşam ağabeyini arayıp oraya geleceğini haber vermişti. Bir yandan kıyafetlerini topluyor bir yandan da annesine onu da yanına alacağından bahsediyordu. Ayşe Ana yaşlıydı, artık bu köy yerinde hele ki bir başına kalamazdı. Yolculuk uzun sürmüştü, Ahmet zaten üç gündür rahat bir uyku uyuyamamıştı. Hem İstanbul’a gideceği için heyecanlanıyor hem de o adamı niye öldürdüler diye düşünüyordu. Yolculuğu artık bitmek üzereydi. Ağabeyi çok ısrar etmesine rağmen onu almaya gelmesini istememişti. Otobüs son durağa gelince indi. Burası öyle pek de düşündüğü gibi değildi ama insanlar buraya geliyorsa mutlaka bir bildikleri vardı. Uzakta kaldırımda bir şey bekliyormuş gibi duran bir adama elindeki adrese bakıp… mahallesi nerededir kardeş, diye sordu. Adam buradan bir minibüse binmesi gerektiğini söyleyip minibüs duraklarını tarif etti. Nihayet Ahmet minibüse bindi, minibüsün kaptanına ineceği yeri söyleyerek parayı uzattı. Araba daha hareket etmeden dolmuştu, öyle ki kadınlar ve çocuklar bile ayaktaydı. Minibüs bir zaman sonra köy yoluna benzer bir yola girmişti. Durağa geldiklerinde kaptan, aradığın kahve az ileride, dedi. Ahmet arabadan indi ve şoförün gösterdiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Burası köylerine benzeyen bir yerdi hiç de öyle duyduğu gibi yüksek binalar yoktu. Köylerinde en azından yollarda taş parkeler vardı ama buraya asfalt bile atılmamıştı. Kafasını gökyüzüne kaldırdı, bir müddet gökyüzüne bakıp yoluna deva etti. Hava bulutluydu, yoksa İstanbul’ a geldiği bu ilk gün kar mı yağacaktı? Çok geçmeden kahveye ulaşmıştı. Burası da yine köylerindeki kahveyi andırıyordu. Hemen kapıda ağabeyini gördü, Ahmet’in ağabeyi otuz yaşlarında iki çocuk babası, orta boylu biriydi. Bu adama ilk baktığınızda siyah muntazam kaşlarının altında iri, kahverengi ve her daim sevecen bir ifadeyle bakan gözleri dikkatinizi çekiverirdi. Celal ağabeyi Ahmet’ten on yaş büyüktü. Kardeşinin İstanbul’a gelişini sevinçle karşılamıştı zaten işlerine yetişemiyordu. Celal önce Ümraniye’de bir kahve işletirken işleri iyi gitmiş bir kahve daha açmıştı; ama çıraklar bazen işleri asıyor, kahveyi geç açıyorlardı. Zavallı adam da sabahları daha erken kalkıyor, araları epeyce uzak olan iki kahveyi yokluyor; haliyle olması gerekenden daha çok yoruluyordu. İşte kardeşi yanına gelmişti. Beraberce çalışır, ekmeklerini kazanırlardı. Sarılıp hasret giderdiler kahveyi çırağa emanet edip evlerinin yolunu tuttular. Yengesi güler yüzlü bir kadındı, kocasının kardeşlerini kendi kardeşi gibi görür, severdi. İlk gün sohbetle geçmişti. Celal köydeki herkesi özellikle de Rasim dayıyı soruyordu. Rasim dayı celalin kayınpederi olurdu, ihtiyar yaşına rağmen köyünden ayrılmak istemiyordu. Ahmet, Rasim dayıyla başlarından geçeni ağabeyine anlattı. Celal çok şaşırmıştı, köyden pek böyle haberler gelmezdi. Peki adamı tanıyan birileri çıkmadı mı? diye sordu, zavallı adam diye mırıldandı. Saat çok geç olmuştu. Ağabeyi, Ahmet’e sen yeni açtığım havuzlu kahvede duracaksın ama biraz benimle çalışıp kahveciliği öğrenmelisin, şimdi uyu dinlen, dedi. Ahmet kendisine hazırlanan yatakta yattı zaman geçmeden hemen uyudu. Rüyasında öldürülen adamı gördü ama bu kez yanında Rasim dayı yoktu, yalnızdı. Adam ölmemiş gibi Ahmet’e kıpırdamadan bakıyordu. Ahmet bir anda kendini karda yatarken gördü, bu kez öldürülen adam ayaktaydı. Ahmet bağırmak istiyor ama bir türlü bağıramıyordu. Uyandığında ise bir süre neredeyim diye düşündü sonra İstanbul’a geldiğini anımsayıp rahatladı. Uzunca bir zaman uyumadan duvarlara baktı, özellikle rahmetli dedesi ve babasının birlikte çekilmiş olduğu fotoğrafa gözü takılıyordu. Bu fotoğraf köy evlerinin duvarında da vardı. Demek bir örneği de ağabeyindeydi. Tekrar uykuya daldı ama bu kez rüya görmedi. Sabah ağabeyinin kapıyı tıklamasıyla uyandı. Celal şakacı bir tavırla sen eskiden erkenden uyanırdın, şehirli mi oldun? diye takıldı. Aralarında gülüştüler. Ahmet kıyafetlerini giydikten sonra kimseyi uyandırmadan sessizce yola çıktılar. Kahvenin bahçesi çok güzeldi, karşılıklı iki asma ağacı fidanken dikilmiş, bu fidanlar zamanla kuvvetlenip yine ağabeyinin yaptığı karşılıklı kurulmuş iki çardağın üzerini bir tente gibi sarmıştı. Celal her bahçeye baktığında bir sanatçı gibi eseriyle övünürdü. Kardeşi bunları Celal’in yaptığını öğrenince hiç şaşırmamıştı. Ağabeyi çok yetenekliydi köyde bir marangozun yanında çalışmış evlerinin dış avluya inen ahşap merdivenini de Celal ağabeyi yapmıştı. Kapının önüne geldiklerinde ağabeyi anahtarı Ahmet’e verip hadi aç bakalım dedi. Ahmet kapıyı açtı, içeri girdiler. Önce ocağı yakıp büyük demliklerle çay demlediler sonra kahvaltılarını yaptılar. Onlar kahvaltılarını yaparken güneş yeni yeni yüzünü gösteriyordu. Önce birkaç genç işçi ellerinde simit ve peynirle çıkageldiler birer çay söyleyip kahvaltı yaptılar, sonra başka başka insanlar geldi. Hepsi de yoksul insanlardı ve neredeyse hepsinin hikayesi birbirine benziyordu. Akşama kadar kahve dolup boşaldı. Saat beş gibi Ahmet ve Celal evlerinin yolunu tuttular. Günler hep böyle geçiyordu. Bir gün kahveye hemşerileri Mahmut Amca gelmişti Mahmut amca şakacı mizacıyla herkesin sevdiği biriydi. Ama bu kez şaka yapmıyor ciddi bir şeylerden bahsediyordu. Ahmet, ağabeyinin, belki kaçmıştır, dediğini duydu. Şaşırıp kim kaçmış abi diyerek ağabeyi ve Kazım amcanın yanına geldi. Celal, Hasan vardı ya! hani köyde bekçilik yapardı. Kızı Zehra’yla aynı sınıftaydınız. Evet… dedi Ahmet. İşte onun küçük oğlu Rüstem ortalıkta yokmuş. Bir keresinde bana Avrupa’ya gitmek istediğinden ama bir türlü vize alamadığından bahsetmişti belki kaçak olarak gitmiştir, dedi. Mahmut Amca, karşı çıktı; yapmaz öyle şey, en azından babasına haber verirdi. Adam kahrından perişan olmuş, dedi. Ahmet, Mahmut amca ve ağabeyinin konuşmasını dikkatlice dinledi. Meğer Zehra da bu mahallede üstelik iki sokak ötede oturuyormuş. Sevinmeli mi, üzülmeli miydi, bir türlü karar veremiyordu. Akşam iş çıkışına kadar böylece düşünüp durdu. Ağabeyi hadi bakalım delikanlı Hasan Amca’yı bir ziyaret edelim, dedi. Celal ağabey meraklı biri değildi, sadece oğlu Rüstem’in Avrupa hayalinden bahsedip ihtiyar adamın yüreğine bir nebze olsun su serpmek istiyordu.   Ahmet çok heyecanlıydı, önce eve gidip yengesini aldılar sonra da yola çıktılar, beraberce Hasan Amca’nın evine geldiler. Gülsüm yenge zile bastı, birkaç dakika içinde içeriden genç bir kadın sesi duyuldu. Kim o! diye seslenen kadına Gülsüm yenge, biziz Zehra aç! diye cevap verdi. Bu kez Ahmet’in dizleri titriyordu. Kapı açıldı, içeri girdiler. Ahmet Zehra’nın bu kadar değiştiğine inanamıyordu. Hem görünüşü hem Ahmet’e karşı gösterdiği tavır değişmişti. Hasan Amca odadan buyurun! Diye seslendi. Sesi kısılmıştı yine de güçlü görünmeye çalışıyordu. Zehra gelen misafirlerine birer bardak çay ikram etti. Hasan amcayla sohbete başlamışlardı bile, Celal sözü uzatmadan Rüstem’in Avrupa hayalinden bahsetti, belki senin oğlan sessizce gurbete gitti! Bu kadar yıpratma kendini, dedi. İhtiyar adam bir an sevinir gibi oldu. Ama oğul, dedi. Hiç böyle yapmamıştı bu çocuk, on gündür haber vermeden durmazdı, dedi. Onlar böyle konuşurken Ahmet hiç konuşmuyor heyecanını saklamaya çalışıyordu ara sıra Zehra’ya bakıyor, bakışları kendi ayaklarında son buluyordu. Bir ara Ahmet başını kaldırıp duvardaki fotoğrafa baktı, kendi kendine bu adamı nereden tanıyorum diye düşündü. Dayanamayıp odadakilere bu adam kim? diye sordu. Hasan dayı, benim oğlan Rüstem işte! dedi. Küçükken görmüştün onu, hatırladın mı? Hatırlamıyordu, kesinlikle küçükken görmemişti. Fotoğrafın bulunduğu duvara doğru yaklaştı, yanında Zehra’nın ve diğer ağabeylerinin fotoğrafları da vardı ama Ahmet bu fotoğraflarda sadece Zehra’yı ve o nereden tanıdığını çıkaramadığı adamı anımsayabilmişti. Bu kimdi diye düşündü, bir anda kafasında şimşekler çaktı; bu fotoğraftaki adam, oydu! öldürülen adam! Diye sessizce mırıldandı. Hasan amca varken bunu söyleyemezdi o da bu yüzden sustu. Şimdi ne Zehra’yı ne de başka bir şeyi düşünüyordu. Ziyaret bitmiş, evden çıkmışlardı. Gülsüm yenge birkaç adım önlerinde Ahmet ve Celal de yan yana onun arkasında yürüyorlardı. Birden durup ağabey oydu, dedi., Kim? dedi. O, fotoğraftaki adam işte… öldürülen o adam… Rüstem... Celal telaşla emin misin? Diye sordu. Eminim. Celal, bu kez Hasan amcanın diğer oğlu Fikret’in evine gidip olan biteni anlattı. Hasan Dayı’ya olaylar netleşene kadar bir şey söylemeyin diye de ekledi. Fikret yıkılmış gibiydi ama yine de içinde bir ümitle köyüne doğru yola çıktı. Maalesef Ahmet doğru söylüyordu. Fikret jandarmaya gidip civar köylerde kardeşinin arkadaşları olduğunu söyleyince jandarma detaylı bir araştırma başlatmış ve gerçekler gün yüzüne çıkmıştı. Rüstem’in Avrupa’ya gitmek için para biriktirdiğinden haberdar olan arkadaşları, onu memlekette bir çiftlik alacağız yalanıyla kandırmış, paralarını alıp Rüstem’i de öldürmüşlerdi. Konuk Yazar : Senem Şahin
Bu köyde yaşamak; başka memleket tanımayan, buraya çok alışık bizler için bile zordu.

Büyüklerimiz Bahar koymuşlardı adını ama Bahar köyün baharı bir türlü gelmek bilmiyordu. Buna rağmen bizim memleketimizdi. Köklerimiz buraya sıkı sıkıya bağlıydı. Söz açılır da birisi memleket derse aklımıza hep bu köy gelirdi. Kışın jilet gibi insanı kesen soğuğuyla taş yollar donar. Ayazın dondurduğu yollar üzerinde kar tabakaları kat kat olur, nihayetinde kimi Bahar köy sakinin kapıları kardan açılmayacak hale gelirdi. Böyle günlerde zamanımızın çoğu kapanan köy yolunu açmakla geçerdi. Ellerimiz mosmor olana kadar bu kar temizliği sürer, tabi atana yine de bize acımaz, başımıza karı eleyiverirdi. Çocukluğumuzun tek eğlencesi de bu temizlenmek bilmeyen karların tepesinden aşağıya büyük tahtalarla, leğen parçalarıyla kaymaktı. Zehra’yla Ahmet’in gülüp eğlendiği çocukluk günleri de işte bu soğuk ama ruhu olan, güzel köyde geçmişti. Zamanla Ahmet büyümüş o da her köy sakini gibi karın eğlencesini yaşamaktan çok çilesiyle mücadele eder olmuştu. Ahmet’e gör kışalar eskisinden daha uzun ve karanlık geçiyordu. Köy eskiden olduğu gibi kalabalık da değildi birçok hemşehrisi İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlere ekmeğini aramaya gitmişti.

Çiftçilik- hayvancılık artık geçinmeye yetmiyordu.

O da bir iş bulup artık yuvasını kurmalıydı. İstanbul’a ağabeylerinin yanına gitmeyi planlıyordu. Kim bilir belki de İstanbul’da Zehra’yı da bulurdu. Zehra, Ahmet’i kırmaz hemen teklifini kabul ederdi. Ne de olsa Ahmet’i sadece Zehra anlıyordu. Ayşe Ana, Ahmet’in annesi, sabahın erken saatlerinde kalkar hayvanların yemlerini, sularını verirdi. Yılın bu dönemi hayvanlar hep ahırda bekletilir, küçük bir soba da hayvanlar için yakılırdı. Ayşe ananın işleri zordu, ama o bu zor işler için doğmuş gibi donanımlıydı. Hayvanlarla ilgilenir, ekmek pişirir, evini temizler, pınardan su getirirdi.

Bir Garip Vazgeçiş

Çok istemesine rağmen bir kızı olmamıştı, beş oğlunun dördü evlenmişti, ama hepsi uzak şehirlerde yaşıyordu. Bu yüzden Ayşe Ana gelinden yana da gün görmemişti. Karın yine afet gibi yağdığı bir gündü, kar artık durmuş denilebilirdi. Hava her zamankinden daha karanlıktı. Parça parça bulutlar beyazdı. Ama gökyüzü bu beyazlığı boğmak ister gibi karanlığına çekip bulutları eritiyordu. Ayşe Ana yine erken kalkmış, işlerini bitirmiş; odanın ortasında yaktığı sobanın etrafında birkaç köylü kadınla sessizce oturuyordu. Ara sıra kadınlar aralarında küçük sohbetler ediyor, Ama bu konuşmalar da hemen son buluyor, oda yine sobadan çıkan seslerle sükunete bürünüyordu. Ahmet de sobaya çok uzak olmayan bir divanda oturmuş Zehra’yı düşünüyordu.

İstanbul çok uzaktı, ama 0, ta oralardaki Zehra’yı özleyebiliyordu.

Özlem ne kadar da kuvvetli bir duyguydu ve bu duygu pek de karşılık beklemiyordu. Zaten Ahmet karşılığının olmadığını düşünmek bile istemezdi. Mutlaka Zehra da onu özlüyordu. Bunları düşünürken sobanın yaydığı sıcaklıkla göz kapakları iyiden iyiye ağırlaşmıştı. Birden delici bir ses işitildi. Sessizce oturan kadınlar irkilip birbirlerinin yüzlerine baktılar. Kimse böyle bir ses beklemiyordu. Hasırın üstünde bağdaş kurup oturan Ayşe Ana, Cemile Kadın’ın sağ tarafında olduğunu unutup terliklerini almak için bir hamle yapmıştı ki Cemile Kadın’a çarptı, Kadınlar hemen toparlanıp terliklerini, lastiklerini ayaklarına yarım geçirip dış avluya baktılar, Ahmet de oturduğu yerden bir ok çevikliğiyle fırlamıştı. Avluda kimsecikler yoktu. Sanki o ses hiç duyulmamıştı. Kar yağmaya devam ediyordu.

Dış avlu öğlen temizlenmiş olmasına rağmen yine dolmuş gibiydi.

Yılın böyle karlı olduğu günlerinde çığ tehlikesi olduğundan ateş edilmezdi. Zaten bu mevsim düğün de olmazdı. Peki bu silah sesi nereden gelmiş olabilirdi? Ahmet annesine doğru dönüp, ben kapı önlerine bir bakayım, dedi. Üzerine kabanını almış, kalın yünle sık örülmüş beresini kulaklarını kapatacak şekilde başına sıkı sıkıya geçirmişti. Aceleyle bahçe kapısından çıktı. Kadınlar son olarak bahçe kapısının kapanma sesini duydular. Ahmet, evlerine bitişik dört ev geçip köyün ortasındaki büyük yolu geçmek üzereydi ki Rasim Dayı’ya rastladı. O da tabanca sesini duymuştu, zaten yolun karşısında da en fazla beş hane vardı, oralarda pek ses seda yoktu. Beraber köy korusuna doğru yürümeye başladılar. Köyün ortasındaki yol bitince korunun bulunduğu tepeye küçük bir patika çıkardı. Tam o patikayı yarılamışlardı ki çalıların dibinde sırtüstü yatan adamı gördüler. Adam uzunca boylu, kuvvetli birine benziyordu. Eli yüzü yara bere içindeydi, kafasının arkasından ve sırtından vurulmuş olmalıydı. Kanı karları boyamıştı. Rasim Dayı hemen adama doğru yaklaşmak istedi. Ahmet, Rasim Dayı’yı tutar gibi bir hamle yapıp kafasıyla basitçe çevreyi kolaçan etti. Görünürde kimse yoktu.

Rasim Dayı, Ahmet’ten kurtulup adama tekrar yöneldi.

Cebindeki küçük aynayı çıkarıp adamın ağzına götürdü. Bu arada Ahmet de feneri onlara tutuyordu. Adamın şah damarını da kontrol ettikten sonra Ahmet’e dönüp ölmüş, dedi. Öldürülen adam kimdi, bu soğukta burada ne işi vardı, üzerindeki bu kadar yara boğuşmayla mı olmuştu, yoksa daha öncesine mi aitti? Kesin olan bir şey vardı: o da şu an dahi açık olan gözleriyle bir daha dünyayı göremeyecek olmasıydı. Adam çok iri olduğu için taşıyamayacaklarını anlamışlardı, zaten jandarmaya haber vermek de gerekirdi. Rasim Dayı ile Ahmet tekrar köye, muhtarın evine doğru yöneldiler bulundukları yere en yakını ev muhtarınkiydi oradan karakolu arayabilirlerdi. Geldikleri yolu biraz daha hızlı adımlarla geri dönüyorlarken Ahmet, Rasim Dayı’ya dayı sence bu adamı kim vurmuştur, diye sordu. Rasim dayı ise belki kan davası, belki namus meselesidir; bilinmez ki evlat, dedi. Köye vardıklarında muhtarın odasında hala cansız bir ışık süzülerek cama vuruyordu. Muhtemelen iç salonda birileri ışık yakmış oturuyordu. İki kafadar bir heyecanla bahçe kapısından girdiler, İçerdekiler demir kapının sesini duymuş olacaklar ki muhtarın hanımı iç kapının camındaki perdeyi sıyırıp baktı.

Dışardakiler tanıdıktı, kapıyı açtı.  Ahmet ve ihtiyar içeri girdi.

Muhtar, bu saatte ne oldu, der gibi bir edayla yüzlerine baktı. Dayı anlatmaya başladı. Hemen jandarmayı aradılar, cip önce muhtarın kapısına gelip Ahmet’i ve dayıyı aldı, sonra yola koyuldular. Yanlarında üç asker, bir komutan vardı. Birlikte koruya yöneldiler. Yine yolu ortaladılar ama adam bıraktıkları yerde yoktu. Jandarma bir saate yakın adamı aradı, aramaya başka ekipler de katıldı. Adamı bir buçuk saat sonra buz tutmuş derenin kenarında bu kez yüzükoyun devrilmiş buldular. Belli ki bir yere sürüklemek istemişlerdi, belki de gömeceklerdi ama Ahmet’in ve Rasim Dayı’nın gittiğini görünce korktular, buraya kadar taşıdılar sonra da yakalanacaklarını anlayıp, bırakıp gittiler. O gece gün ağarıncaya dek karakolda kaldılar. Daha sonra askerin cipiyle köye geri döndüler. Ahmet uyuyamamıştı. Acaba jandarma adamı öldürenleri yakalanmış mıydı? Böyle düşünürken odaya annesi girmişti. Tüm gücünü toplayıp annesine İstanbul’a gitmek istediğinden bahsetti. Ayşe Ana sanki daha önce duymuş gibi fazla bir tepki vermeden oğlunu dinledi. Onu onaylayan bir bakışla kafasını salladı. Köyde gençlerin İstanbul’a gidişi artık şaşılacak bir şey değildi. Zaten Ahmet, akşam ağabeyini arayıp oraya geleceğini haber vermişti. Bir yandan kıyafetlerini topluyor bir yandan da annesine onu da yanına alacağından bahsediyordu. Ayşe Ana yaşlıydı, artık bu köy yerinde hele ki bir başına kalamazdı. Yolculuk uzun sürmüştü, Ahmet zaten üç gündür rahat bir uyku uyuyamamıştı. Hem İstanbul’a gideceği için heyecanlanıyor hem de o adamı niye öldürdüler diye düşünüyordu. Yolculuğu artık bitmek üzereydi. Ağabeyi çok ısrar etmesine rağmen onu almaya gelmesini istememişti.

Otobüs son durağa gelince indi.

Burası öyle pek de düşündüğü gibi değildi ama insanlar buraya geliyorsa mutlaka bir bildikleri vardı. Uzakta kaldırımda bir şey bekliyormuş gibi duran bir adama elindeki adrese bakıp… mahallesi nerededir kardeş, diye sordu. Adam buradan bir minibüse binmesi gerektiğini söyleyip minibüs duraklarını tarif etti. Nihayet Ahmet minibüse bindi, minibüsün kaptanına ineceği yeri söyleyerek parayı uzattı. Araba daha hareket etmeden dolmuştu, öyle ki kadınlar ve çocuklar bile ayaktaydı. Minibüs bir zaman sonra köy yoluna benzer bir yola girmişti. Durağa geldiklerinde kaptan, aradığın kahve az ileride, dedi. Ahmet arabadan indi ve şoförün gösterdiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Burası köylerine benzeyen bir yerdi hiç de öyle duyduğu gibi yüksek binalar yoktu. Köylerinde en azından yollarda taş parkeler vardı ama buraya asfalt bile atılmamıştı. Kafasını gökyüzüne kaldırdı, bir müddet gökyüzüne bakıp yoluna deva etti. Hava bulutluydu, yoksa İstanbul’ a geldiği bu ilk gün kar mı yağacaktı?

Çok geçmeden kahveye ulaşmıştı.

Burası da yine köylerindeki kahveyi andırıyordu. Hemen kapıda ağabeyini gördü, Ahmet’in ağabeyi otuz yaşlarında iki çocuk babası, orta boylu biriydi. Bu adama ilk baktığınızda siyah muntazam kaşlarının altında iri, kahverengi ve her daim sevecen bir ifadeyle bakan gözleri dikkatinizi çekiverirdi. Celal ağabeyi Ahmet’ten on yaş büyüktü. Kardeşinin İstanbul’a gelişini sevinçle karşılamıştı zaten işlerine yetişemiyordu. Celal önce Ümraniye’de bir kahve işletirken işleri iyi gitmiş bir kahve daha açmıştı; ama çıraklar bazen işleri asıyor, kahveyi geç açıyorlardı. Zavallı adam da sabahları daha erken kalkıyor, araları epeyce uzak olan iki kahveyi yokluyor; haliyle olması gerekenden daha çok yoruluyordu. İşte kardeşi yanına gelmişti. Beraberce çalışır, ekmeklerini kazanırlardı. Sarılıp hasret giderdiler kahveyi çırağa emanet edip evlerinin yolunu tuttular. Yengesi güler yüzlü bir kadındı, kocasının kardeşlerini kendi kardeşi gibi görür, severdi. İlk gün sohbetle geçmişti.

Celal köydeki herkesi özellikle de Rasim dayıyı soruyordu.

Rasim dayı celalin kayınpederi olurdu, ihtiyar yaşına rağmen köyünden ayrılmak istemiyordu. Ahmet, Rasim dayıyla başlarından geçeni ağabeyine anlattı. Celal çok şaşırmıştı, köyden pek böyle haberler gelmezdi. Peki adamı tanıyan birileri çıkmadı mı? diye sordu, zavallı adam diye mırıldandı. Saat çok geç olmuştu. Ağabeyi, Ahmet’e sen yeni açtığım havuzlu kahvede duracaksın ama biraz benimle çalışıp kahveciliği öğrenmelisin, şimdi uyu dinlen, dedi. Ahmet kendisine hazırlanan yatakta yattı zaman geçmeden hemen uyudu. Rüyasında öldürülen adamı gördü ama bu kez yanında Rasim dayı yoktu, yalnızdı. Adam ölmemiş gibi Ahmet’e kıpırdamadan bakıyordu. Ahmet bir anda kendini karda yatarken gördü, bu kez öldürülen adam ayaktaydı.

Ahmet bağırmak istiyor ama bir türlü bağıramıyordu.

Uyandığında ise bir süre neredeyim diye düşündü sonra İstanbul’a geldiğini anımsayıp rahatladı. Uzunca bir zaman uyumadan duvarlara baktı, özellikle rahmetli dedesi ve babasının birlikte çekilmiş olduğu fotoğrafa gözü takılıyordu. Bu fotoğraf köy evlerinin duvarında da vardı. Demek bir örneği de ağabeyindeydi. Tekrar uykuya daldı ama bu kez rüya görmedi. Sabah ağabeyinin kapıyı tıklamasıyla uyandı. Celal şakacı bir tavırla sen eskiden erkenden uyanırdın, şehirli mi oldun? diye takıldı. Aralarında gülüştüler. Ahmet kıyafetlerini giydikten sonra kimseyi uyandırmadan sessizce yola çıktılar. Kahvenin bahçesi çok güzeldi, karşılıklı iki asma ağacı fidanken dikilmiş, bu fidanlar zamanla kuvvetlenip yine ağabeyinin yaptığı karşılıklı kurulmuş iki çardağın üzerini bir tente gibi sarmıştı. Celal her bahçeye baktığında bir sanatçı gibi eseriyle övünürdü. Kardeşi bunları Celal’in yaptığını öğrenince hiç şaşırmamıştı. Ağabeyi çok yetenekliydi köyde bir marangozun yanında çalışmış evlerinin dış avluya inen ahşap merdivenini de Celal ağabeyi yapmıştı. Kapının önüne geldiklerinde ağabeyi anahtarı Ahmet’e verip hadi aç bakalım dedi. Ahmet kapıyı açtı, içeri girdiler. Önce ocağı yakıp büyük demliklerle çay demlediler sonra kahvaltılarını yaptılar.

Onlar kahvaltılarını yaparken güneş yeni yeni yüzünü gösteriyordu.

Önce birkaç genç işçi ellerinde simit ve peynirle çıkageldiler birer çay söyleyip kahvaltı yaptılar, sonra başka başka insanlar geldi. Hepsi de yoksul insanlardı ve neredeyse hepsinin hikayesi birbirine benziyordu. Akşama kadar kahve dolup boşaldı. Saat beş gibi Ahmet ve Celal evlerinin yolunu tuttular. Günler hep böyle geçiyordu. Bir gün kahveye hemşerileri Mahmut Amca gelmişti Mahmut amca şakacı mizacıyla herkesin sevdiği biriydi. Ama bu kez şaka yapmıyor ciddi bir şeylerden bahsediyordu. Ahmet, ağabeyinin, belki kaçmıştır, dediğini duydu. Şaşırıp kim kaçmış abi diyerek ağabeyi ve Kazım amcanın yanına geldi. Celal, Hasan vardı ya! hani köyde bekçilik yapardı. Kızı Zehra’yla aynı sınıftaydınız. Evet… dedi Ahmet.

İşte onun küçük oğlu Rüstem ortalıkta yokmuş.

Bir keresinde bana Avrupa’ya gitmek istediğinden ama bir türlü vize alamadığından bahsetmişti belki kaçak olarak gitmiştir, dedi. Mahmut Amca, karşı çıktı; yapmaz öyle şey, en azından babasına haber verirdi. Adam kahrından perişan olmuş, dedi. Ahmet, Mahmut amca ve ağabeyinin konuşmasını dikkatlice dinledi. Meğer Zehra da bu mahallede üstelik iki sokak ötede oturuyormuş. Sevinmeli mi, üzülmeli miydi, bir türlü karar veremiyordu. Akşam iş çıkışına kadar böylece düşünüp durdu. Ağabeyi hadi bakalım delikanlı Hasan Amca’yı bir ziyaret edelim, dedi. Celal ağabey meraklı biri değildi, sadece oğlu Rüstem’in Avrupa hayalinden bahsedip ihtiyar adamın yüreğine bir nebze olsun su serpmek istiyordu.   Ahmet çok heyecanlıydı, önce eve gidip yengesini aldılar sonra da yola çıktılar, beraberce Hasan Amca’nın evine geldiler.

Gülsüm yenge zile bastı, birkaç dakika içinde içeriden genç bir kadın sesi duyuldu.

Kim o! diye seslenen kadına Gülsüm yenge, biziz Zehra aç! diye cevap verdi. Bu kez Ahmet’in dizleri titriyordu. Kapı açıldı, içeri girdiler. Ahmet Zehra’nın bu kadar değiştiğine inanamıyordu. Hem görünüşü hem Ahmet’e karşı gösterdiği tavır değişmişti. Hasan Amca odadan buyurun! Diye seslendi. Sesi kısılmıştı yine de güçlü görünmeye çalışıyordu. Zehra gelen misafirlerine birer bardak çay ikram etti. Hasan amcayla sohbete başlamışlardı bile, Celal sözü uzatmadan Rüstem’in Avrupa hayalinden bahsetti, belki senin oğlan sessizce gurbete gitti! Bu kadar yıpratma kendini, dedi. İhtiyar adam bir an sevinir gibi oldu. Ama oğul, dedi. Hiç böyle yapmamıştı bu çocuk, on gündür haber vermeden durmazdı, dedi. Onlar böyle konuşurken Ahmet hiç konuşmuyor heyecanını saklamaya çalışıyordu ara sıra Zehra’ya bakıyor, bakışları kendi ayaklarında son buluyordu. Bir ara Ahmet başını kaldırıp duvardaki fotoğrafa baktı, kendi kendine bu adamı nereden tanıyorum diye düşündü. Dayanamayıp odadakilere bu adam kim? diye sordu. Hasan dayı, benim oğlan Rüstem işte! dedi. Küçükken görmüştün onu, hatırladın mı? Hatırlamıyordu, kesinlikle küçükken görmemişti. Fotoğrafın bulunduğu duvara doğru yaklaştı, yanında Zehra’nın ve diğer ağabeylerinin fotoğrafları da vardı ama Ahmet bu fotoğraflarda sadece Zehra’yı ve o nereden tanıdığını çıkaramadığı adamı anımsayabilmişti. Bu kimdi diye düşündü, bir anda kafasında şimşekler çaktı; bu fotoğraftaki adam, oydu! öldürülen adam! Diye sessizce mırıldandı. Hasan amca varken bunu söyleyemezdi o da bu yüzden sustu. Şimdi ne Zehra’yı ne de başka bir şeyi düşünüyordu. Ziyaret bitmiş, evden çıkmışlardı. Gülsüm yenge birkaç adım önlerinde Ahmet ve Celal de yan yana onun arkasında yürüyorlardı. Birden durup ağabey oydu, dedi., Kim? dedi. O, fotoğraftaki adam işte… öldürülen o adam… Rüstem... Celal telaşla emin misin? Diye sordu. Eminim. Celal, bu kez Hasan amcanın diğer oğlu Fikret’in evine gidip olan biteni anlattı. Hasan Dayı’ya olaylar netleşene kadar bir şey söylemeyin diye de ekledi. Fikret yıkılmış gibiydi ama yine de içinde bir ümitle köyüne doğru yola çıktı. Maalesef Ahmet doğru söylüyordu. Fikret jandarmaya gidip civar köylerde kardeşinin arkadaşları olduğunu söyleyince jandarma detaylı bir araştırma başlatmış ve gerçekler gün yüzüne çıkmıştı. Rüstem’in Avrupa’ya gitmek için para biriktirdiğinden haberdar olan arkadaşları, onu memlekette bir çiftlik alacağız yalanıyla kandırmış, paralarını alıp Rüstem’i de öldürmüşlerdi.

Konuk Yazar : Senem Şahin

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve habergalerisi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
startup ekosistemi, kura çek