<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
                 <rss version="2.0" 
                 xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
                 xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" 
                 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" 
                 xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
                 <channel><title>Haber, gündem, köşe yazıları için bizi takip edin!</title>
                      <link>https://www.habergalerisi.com/rss.xml</link>
                      <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.habergalerisi.com/rss.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                      <language>tr</language>
                      <description>Türkiye ve Dünyadan son dakika haberleri, medya sponsorluğu, marmara haberleri, trakya haberleri, köşe yazıları, güncel, teknoloji, siyaset, haber, gündem.
</description>
                      <category>News</category>
                      <lastBuildDate>Sun, 19 Apr 2026 01:41:29 +0000</lastBuildDate>
                      <ttl>1</ttl>
                      <generator>Haber, gündem, köşe yazıları için bizi takip edin! - Haberler</generator>
                      <copyright>Copyright - 2026 - Haber, gündem, köşe yazıları için bizi takip edin!</copyright><item><title><![CDATA[Bağışıklık sistemi değişti! Kadınlar daha çok hissediyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-bagisiklik-sistemi-degisti-kadinlar-daha-cok-hissediyor-140048.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-bagisiklik-sistemi-degisti-kadinlar-daha-cok-hissediyor-140048.html</link>
                    <description><![CDATA[Yeni araştırmalar kadın ve erkeklerin ağrıyı yalnızca farklı hissetmediğini, bu süreci biyolojik olarak tamamen farklı deneyimlediğini ortaya koydu. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Bağışıklık sistemi kaynaklı spesifik bir proteinin, ağrının süresini belirleyen kritik faktör olabileceğine işaret ediyor. Uzmanlar, bu farkın psikolojik bir eşikten ziyade tamamen nörobiyolojik, hormonal ve immünolojik farklılıkların doğal bir sonucu olduğunu vurguluyor.

İSTANBUL (İGFA) - Science Immunology Dergisi’nde yayımlanan “Monocyte-derived IL-10 drives sex differences in pain duration” başlıklı yazıda enfeksiyon sonrası gelişen ağrının cinsiyetler arasındaki süre farkı fareler üzerinden inceledi. Araştırmaya göre ağrı kontrolünde etkili olan, vücudumuzun bağışıklık hücreleri tarafından üretilen, sitokin olarak bilinen özel bir protein türü olan IL-10’un, erkeklerde daha yüksek olduğu kanıtlandı. Bu protein, ağrının hafiflemesinde hayati bir öneme sahip.

Kadın hastaların rehabilitasyon süreci daha hassas planlanmalı

Ağrının oluşum mekanizmasının karmaşık bir süreç ve hekimliğin ağrı dindirme sanatı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Göçmen, yıllarca kadın hastaların kronik ağrı şikayetlerinin klinik ortamlarda yeterince ciddiye alınmadığını ya da hastanın duygusal durumlarıyla açıklandığını hatırlatarak, “Ancak bu yeni araştırmaya göre ortada somut bir bağışıklık sistemi farkı var. Kadınların ağrısı daha uzun sürüyor çünkü vücutları o ağrıyı kapatacak biyolojik mekanizmaya erkekler kadar kolay erişemiyor. Bu bulgular, kadın hastalarımızda ameliyat sonrası rehabilitasyon süreçlerini çok daha hassas planlamamız gerektiğini gösteriyor” açıklamasında bulundu.

Kadınlarda ağrıyı dindiren alarm daha geç devreye giriyor

Vücudumuzdaki yaralanma sonrası oluşan ağrıyı dindirmek için bağışıklık sisteminin bir noktada dur alarmı vermesi gerekiyor. Prof. Dr. Selçuk Göçmen, erkeklerdeki hormonların bu sinyali veren IL-10 proteinini artırdığını belirterek, “Erkeklerdeki hormonal destek, ağrıyı durduran doğal bir mekanizmayı tetikliyor. Kadınlarda ise bu destek daha zayıf olduğu için ağrı sinyali daha uzun süre açık kalıyor” diye konuştu.

Kişiselleştirilmiş tedavi yöntemleri yeni standart olacak

Son yıllarda araştırmacıların ‘tek tip ağrı tedavisi’ yaklaşımının hatalı olduğunu vurgulayarak cinsiyete özgü ağrı mekanizmalarını, hormon döngüsüne göre hazırlanan tedavi planlarını, bağışıklık sistemi temelli ağrı kontrolünü ve kişiselleştirilmiş analjezi yöntemlerini kapsayan yeni bir yaklaşımı savunduklarının altını çizen Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bilimsel çalışmalar, kadınların ağrıyı daha yoğun hissetmekten ziyade, biyolojik olarak farklı işleyen bir sinir-bağışıklık sistemi nedeniyle bu süreci daha uzun yaşadığını ortaya koyuyor. Uzmanlara göre bu önemli bulgu, ağrı tedavisinde cinsiyete özel yaklaşımların gerekliliğini net bir şekilde gündeme taşımak anlamına geliyor. Sonuç olarak kadınların ağrıyı daha uzun süreli tecrübe etmesi psikolojik veya kültürel bir durum değil, tamamen nöro-hormonal bir gerçeklik” açıklamasında bulundu.

Prof. Dr. Göçmen, “Hastanın sadece şikayetine değil, biyolojik kimliğine de odaklanan kişiselleştirilmiş tedavi yöntemlerinin önümüzdeki dönemde standart hale geleceğine inanıyorum” dedi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Bağışıklık sistemi değişti! Kadınlar daha çok hissediyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 18:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/18042026202745_5ea76a59218cce7a0660a224fea5c397.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/18042026202745_5ea76a59218cce7a0660a224fea5c397.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/18042026202745_5ea76a59218cce7a0660a224fea5c397.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Şiddet eğilimi bazı belirtiler verebiliyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-siddet-egilimi-bazi-belirtiler-verebiliyor-140052.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-siddet-egilimi-bazi-belirtiler-verebiliyor-140052.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, ekran kullanımının çocukların bağlanma, gelişim ve davranış süreçleri üzerindeki olumsuz etkileri ile sağlıklı ebeveyn tutumunun önemini hakkında bilgi verdi.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Çocukta &nbsp;şiddet eğilimi sinyalerine dikkat!&nbsp;

Şiddet eğiliminin çoğunlukla çevresel faktörlerle şekillendiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Genetik yatkınlık söz konusu olsa bile, doğru değerler kazandırıldığında çocuk bu eğilimleri kontrol etmeyi öğrenebilir.” dedi.

Şiddete eğilimli olabilecek çocuklarda bazı erken sinyaller gözlemlenebileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, şöyle devam etti:

“Sınırları kabul etmeme, akranlarına karşı saldırgan davranışlar, zorbalık, hayvanlara karşı duyarsızlık, yenilgiyi kabullenememe, öfke patlamaları, tehditkâr konuşmalar, intikam içerikli ifadeler &nbsp;ve dijital oyunlara aşırı bağımlılık bu belirtiler arasında yer alır. Bu tür durumlarda problemi görmezden gelmek yerine bir uzmandan destek almak önemlidir. Ebeveynlik, öğrenilen bir süreçtir ve herkes bu süreçte dengeyi bulmaya çalışır. Çocuğa sınırsız özgürlük tanımak kadar aşırı sert tutumlar da gelişimi olumsuz etkiler. Sağlıklı disiplin; kararlı, tutarlı ve sevgi temelli bir yaklaşım gerektirir.”

Ekranla meşguliyet, ebeveyn–bebek bağını zayıflatıyor!&nbsp;

Dijital dünyanın hayatımıza yoğun biçimde girmesinin, çocuk gelişiminin birçok aşamasını doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyebildiğini dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Bu nedenle her gelişim dönemini doğru anlamak ve bu dönemlerde çocuğun ihtiyaçlarını sağlıklı şekilde karşılamak büyük önem taşıyor.” dedi.

İnsan hayatının ilk yılının, temel güven duygusunun oluştuğu en kritik evre olduğuna dikkat çeken&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Bu dönem ‘bağlanma dönemi’ olarak adlandırılır. Bebek, öncelikle anneyle, ardından babayla güvenli bir bağ kurarak dünyayı güvenli bir yer olarak algılamayı öğrenir. Ancak ebeveynlerin bu süreçte sürekli ekranla meşgul olması, bebekle kurulan göz teması, temas ve duygusal iletişimi zayıflatabilir. Bu durum da güvenli bağlanmanın sağlıklı şekilde gelişmesini engelleyerek ilerleyen yıllarda psikolojik sorunlara zemin hazırlayabilir.” şeklinde konuştu.

Ekran karşısında geçirilen uzun süreler, çocuğun farkındalık kazanmasını zorlaştırıyor!

2 ila 3 yaş arası dönemin, çocuğun özerklik kazanmaya başladığı bir evre olduğunu kaydeden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Tuvalet eğitiminin de bu döneme denk gelmesi tesadüf değildir. Çocuk bu süreçte kendi bedensel farkındalığını geliştirir; açlık, tokluk ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlarını tanımayı öğrenir.” dedi.

Ancak ekran karşısında geçirilen uzun sürelerin, çocuğun bu farkındalıkları kazanmasını zorlaştıracağına vurgu yapan&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, şunları söyledi:

“Aynı şekilde ebeveynin de sürekli telefonla meşgul olması, çocuğun rehberlik alma sürecini sekteye uğratır. 3 ila 6 yaş arası ise ‘oyun çağı’ olarak tanımlanır. Bu dönemde çocukların hayal gücünü geliştiren oyunlar oynaması son derece önemlidir. Evcilik gibi sembolik oyunlar, çocuğun duygusal ve sosyal gelişimine katkı sağlar. Buna karşın, şiddet içerikli dijital oyunlara maruz kalmak, hayal gücünün gelişimini sınırlandırabilir. Bu yaşlardan itibaren çocukların disiplinle tanışması, kreş ortamında yaşıtlarıyla etkileşim kurması ve paylaşmayı öğrenmesi gerekir. Sürekli şiddet içerikleriyle büyüyen bir çocuğun empati ve vicdan gelişimini sağlıklı şekilde tamamlaması ise oldukça güçleşir.”

Sanal ve kolay başarı algısı gelişimi zayıflatıyor!&nbsp;

7 ila 11 yaş arası dönemin, okul çağı olduğunu ve çocukların bu dönemde başarıya yöneldiklerine işaret eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Akademik, sportif ya da sanatsal alanlarda takdir edilmek, özgüvenlerinin temelini oluşturur. Ancak günümüzde çalışmadan kazanma fikrinin öne çıkarılması, çocukların emek ve üretim kavramlarından uzaklaşmasına neden olabilmektedir. Oysa bireyin kendini değerli hissetmesi, ürettiğini görmesi ve bir işe katkı sağladığını fark etmesiyle mümkündür. Bu dönemde sorumluluk bilinci kazandırmak da önemlidir. Gerçek sorumluluklar yerine sanal dünyaya yönelen çocuklar, hayatın gerçek dinamiklerinden kopabilir.” dedi.

Ergenlik sürecinde ise bireyin kişiliğinin daha belirgin hale geldiğini dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Bu dönemde iki temel unsur öne çıkar: Aile ve çevre tarafından şekillenen üst benlik ile toplumun bireyden beklentileri. Eğer çocukluk döneminde sağlıklı bir değer sistemi oluşturulmamışsa ve toplum da kolay yoldan başarı, dış görünüş odaklılık gibi mesajlar veriyorsa, genç birey ciddi bir kimlik karmaşası yaşayabilir.” diyerek sözlerini tamamladı.&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Şiddet eğilimi bazı belirtiler verebiliyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/18042026202908_8f84bb89a110fa07db9ecdd673ff6e47.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/18042026202908_8f84bb89a110fa07db9ecdd673ff6e47.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/18042026202908_8f84bb89a110fa07db9ecdd673ff6e47.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Zayıf aile bağı ve küresel belirsizlik, şiddeti artıran 'güvenlik erozyonu'na yol açıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-zayif-aile-bagi-ve-kuresel-belirsizlik-siddeti-artiran-guvenlik-erozyonuna-yol-aciyor-140043.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-zayif-aile-bagi-ve-kuresel-belirsizlik-siddeti-artiran-guvenlik-erozyonuna-yol-aciyor-140043.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, dijitalleşme, değişen rol modeller, zayıflayan aile bağları ve küresel belirsizliklerin gençlerde değer erozyonu ve şiddet artışına nasıl zemin hazırladığı hakkında açıklamalarda bulundu.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Gençlerin ikonları karmaşıklaştı ve değerler erozyona uğradı!

Günümüzde artış gösteren şiddet olaylarının nedenleri incelendiğinde psikolojik, nörolojik ve sosyolojik pek çok faktörün karşımıza çıktığını ifade eden Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Ancak en kritik noktalardan biri, kimlik gelişiminin en kırılgan olduğu gençlik ve ergenlik dönemindeki değişimlerdir.” dedi.

Çocukların genellikle yakın çevrelerini örnek alırken, ergenler ve gençlerin daha çok dış dünyayı rol model seçtiklerine dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. Eryılmaz, “Eskiden ‘çevre’ dediğimiz olgu, dokunabildiğimiz ve görebildiğimiz insanlardan ibaretti. Ancak dijital araçlar bu sınırları ortadan kaldırdı; artık dünyanın öbür ucundaki birine anında bağlanabiliyoruz. Bu durum, ergenlerin örnek aldığı ‘kahraman’ ikonlarının da değişmesine yol açtı. Günümüzde; daha çok ‘like’ (beğeni) alan, daha çok izlenen, daha absürt davranan veya küfrederek dikkat çeken kişiler rol model haline geldi. Eskiden ‘güçlü kahraman’ anlayışı ahlaki değerlere dayanırken, günümüzde bu anlayış yerini popülarite odaklı ve absürt bir yapıya bıraktı. Gençlerin ikonları karmaşıklaştı ve değerler erozyona uğradı.” şeklinde konuştu.

Ailelerin koruyucu kalkanı ve kapsayıcı etkisi zayıflıyor!

Eskiden ailenin, birey için en güvenli sığınak, şefkat ve birliğin merkezi olduğunu hatırlatan&nbsp;Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Ancak bugün aile yapısı da ciddi bir erozyonla karşı karşıya.” dedi.

‘Teknostres’ olarak adlandırılan durum nedeniyle ekranların, adeta birer ‘dijital emzik’ haline geldiğine vurgu yapan&nbsp;Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Bu durum, aile içindeki sağlıklı bağı, iletişimi ve derinlemesine sohbetleri azalttı. Araştırmalar, sosyal medyada zorbalığa uğrayan gençlerin yüzde 50'den fazlasının bu durumu ailelerine anlatmadığını gösteriyor. Gençlerin ‘neden anlatmıyorsunuz?’ sorusuna verdikleri cevaplar ise düşündürücü; ‘beni anlamazlar’, ‘zaten bir şey yapamazlar’, ‘bir de üzerine azar işitirim’. Bu tablo, ailenin o koruyucu kalkanının ve kapsayıcı etkisinin zayıfladığını açıkça ortaya koymaktadır.” açıklamasını yaptı.

Aile bağlarının zayıflaması ve küresel belirsizlikler, şiddeti artıran ‘güvenlik erozyonu’na yol açar!

Dünya algımız ve psikolojik güven duygumuzun da büyük bir yara aldığını aktaran&nbsp;Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Eskiden savaşlar sadece meydanlardaydı; bugün ise ekonomik krizler, sosyal medya ve televizyon aracılığıyla her türlü çatışma evimizin içine kadar sızmış durumda.” dedi.

Dünyayı yöneten liderlerin güç gösterilerinin ve tehditkar dillerinin, bireylerde ‘güvende değiliz’ hissini pekiştirdiğine işaret eden&nbsp;Prof. Dr. Eryılmaz, “Sonuç olarak; ailedeki şefkat bağının zayıflaması, rol modellerin yozlaşması ve küresel belirsizliklerin yarattığı bu ‘güvenlik erozyonu’, şiddet olaylarının artmasına zemin hazırlayan en temel unsurlardır.” diyerek sözlerini tamamladı.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Zayıf aile bağı ve küresel belirsizlik, şiddeti artıran 'güvenlik erozyonu'na yol açıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 14:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/17042026115504_979dafc9a2a8b9cc9315b370c6453f0c.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/17042026115504_979dafc9a2a8b9cc9315b370c6453f0c.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/17042026115504_979dafc9a2a8b9cc9315b370c6453f0c.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Endoskopi raporlarında geçen “pangastrit" ne anlama geliyor?   ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-endoskopi-raporlarinda-gecen-pangastrit-ne-anlama-geliyor-140045.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-endoskopi-raporlarinda-gecen-pangastrit-ne-anlama-geliyor-140045.html</link>
                    <description><![CDATA[Toplumda sık görülen sorunlardan biri olan gastrit, mide iç yüzeyini kaplayan mukozanın iltihaplanmasıdır. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Endoskopi raporlarında zaman zaman görülen “pangastrit” ifadesi ise çoğu hastanın düşündüğü gibi ayrı bir rahatsızlık değil, gastritin midenin daha geniş bir bölümünü tuttuğunu anlatan tıbbi bir tanımlamadır. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Melih Özel, “Pangastrit, genellikle endoskopi veya patoloji raporlarında kullanılan bir ifadedir. Burada kastedilen şey, mide iltihabının midenin farklı bölgelerine yayılmış olmasıdır. Yani bu terim çoğu zaman ayrı bir hastalıktan çok, gastritin dağılımını anlatır” dedi.

Gastritin ve yaygın tutulum gösteren gastritlerin en sık nedenlerinden biri Helicobacter pylori enfeksiyonudur. Bunun yanı sıra özellikle ağrı kesiciler başta olmak üzere bazı ilaçların bilinçsiz ve uzun süreli kullanımı, sigara ve alkol tüketimi, safra reflüsü, bazı otoimmün durumlar ve eşlik eden bazı hastalıklar da mide mukozasında hasara yol açabilir. Hastaların, endoskopi raporlarındaki “pangastrit” ifadesini görünce ciddi ve farklı bir hastalıkla karşı karşıya olduklarını düşünebildiklerini paylaşan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Melih Özel, “Oysa önemli olan yalnızca raporda yazan ifade değil; hastanın şikâyetleri, endoskopi bulguları, gerekirse alınan biyopsi örnekleri ve altta yatan nedenin birlikte değerlendirilmesidir” şeklinde konuştu.

Alarm veren şikayetler önemsenmeli

Günlük yaşamda beslenme alışkanlıkları, kontrolsüz ilaç kullanımı, sigara, alkol ve çeşitli yaşam tarzı faktörleri mide sağlığını doğrudan etkileyebilir. Mide yakınmaları olan kişilerin; kusma, yutma güçlüğü, istemsiz kilo kaybı, kansızlık, siyah renkli dışkılama ya da mide-bağırsak kanaması düşündüren belirtiler yaşaması durumunda gecikmeden bir uzmana başvurmaları gerektiğini vurgulayan Özel, “Buna karşılık alarm bulguları olmayan birçok gastrit vakası, doğru saptandığında ve uygun şekilde yönetildiğinde kolaylıkla kontrol altına alınabilir” dedi.

Gastroenteroloji&nbsp;Uzmanı Prof. Dr. Melih Özel gastritten korunmak ve mide sağlığını desteklemek için önerilerini paylaştı:

Öğünler mideyi zorlamayacak şekilde düzenlenmeli, aşırı büyük porsiyonlardan kaçınılmalı. Aşırı yağlı, çok baharatlı, kızartılmış ve kişide yakınma oluşturan gıdalar dikkatle tüketilmeli. Özellikle ağrı kesici türü ilaçlar; gereksiz, kontrolsüz ve uzun süreli kullanılmamalı. Helicobacter pylori açısından gerekli durumlarda hekim değerlendirmesi yapılmalı. Sigara ve alkol, mide mukozasını olumsuz etkileyebileceği için mümkün olduğunca sınırlandırılmalı. Stres tek başına gastritin doğrudan nedeni olmasa da mide şikâyetlerini artırabileceğinden, yaşam düzeni ve stres yönetimi önemsenmeli. Uzun süren veya tekrarlayan mide şikâyetleri ihmal edilmemeli, uygun zamanda hekime başvurulmalı.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Endoskopi raporlarında geçen “pangastrit" ne anlama geliyor?    - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 19:15:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/17042026115513_c6d061de31d66c2d5a3c9003f09e1db0.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/17042026115513_c6d061de31d66c2d5a3c9003f09e1db0.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/17042026115513_c6d061de31d66c2d5a3c9003f09e1db0.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[V-NOTES Yöntemiyle Ameliyat İzsiz, Dikişsiz, Kesisiz Yapılıyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-140037.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-140037.html</link>
                    <description><![CDATA[Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gizem Boz İzceyhan, "Tıp teknolojisindeki gelişmeler yalnızca hayat kurtarmayı değil, hastaların yaşam kalitesini korumayı da önceliklendiriyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Halk arasında 'izsiz cerrahi' olarak bilinen Vaginal Natural Orifice Transluminal Endoscopic Surgery (V-NOTES) yöntemi, vücutta hiçbir kesi ya da iz bırakmadan gerçekleştirilebilmesiyle dikkat çekiyor" dedi.

Büyük kesilerle yapılan ameliyatların ve laparoskopik girişimlerin ötesinde bu tekniğin sağladığı avantajları anlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri'nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gizem Boz İzceyhan, "V-NOTES, cücudun sunduğu doğal açıklıklar kullanılarak, karın duvarına neşter vurmadan gerçekleştirilen kapalı bir ameliyat yöntemidir. Gelişmiş, yüksek çözünürlüklü kameralar ve cerrahi aletler karın cildinden değil, doğal yollardan içeri ilerletilir. Yani dışarıdan bakıldığında ameliyat olduğu kanıtlanacak tek bir dikiş izi bile olmaz" diye konuştu.

'AĞRISIZ İYİLEŞME SAĞLIYOR'

İzceyhan, "Ameliyat sonrası ağrının yüzde 90 sebebi karın kaslarının ve cildinin kesilmesidir. Bu yöntemde kesi olmadığı için hastalar çok daha az ağrı hissediyor. Estetik olarak vücut bütünlüğü tamamen korunuyor. Çoğu hasta ameliyatın akşamında ya da ertesi gün taburcu oluyor. Karın duvarı açılmadığı için ileride oluşabilecek 'ameliyat yeri fıtığı' riski bu yöntemde tamamen ortadan kalkıyor. Hastalar bir haftayı yatakta geçirmek yerine, birkaç gün içinde normal hayatlarına, işlerine dönebiliyorlar" ifadelerini kullandı.

'DAHA GÜVENLİ VE NET GÖRÜŞ SAĞLIYOR'

İzceyhan, "Rahim alınması (histerektomi), yumurtalık kistlerinin temizlenmesi, tüplerin bağlanması veya dış gebelik ameliyatları hatta bazı rahim sarkması operasyonlarını bu yöntemle gerçekleştirebiliyoruz. Her cerrahi yöntem her hasta için sihirli bir değnek değildir. Özellikle karın bölgesinde çok yağlanma (obezite) olan hastalarda veya daha önce geçirilmiş ameliyatlar nedeniyle karın duvarında çok fazla yapışıklık olan hastalarda V-NOTES bize çok daha güvenli ve net bir görüş alanı sağlıyor" dedi.

Bazı durumlarda bu yöntemin uygulanmayacağını söyleyen İzceyhan, "Rahim veya miyomlar çok devasa boyutlara ulaşmışsa veya çok ileri derecede, tüm organları birbirine yapıştırmış derin bir endometriozis (çikolata kisti) tablosu varsa, o zaman klasik kapalı veya robotik yöntemler tercih edilebiliyor. Ayrıca yöntemin doğal yollar üzerinden uygulanması nedeniyle henüz cinsel birliktelik yaşamamış hastalar için uygun değil" diye konuştu.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[V-NOTES Yöntemiyle Ameliyat İzsiz, Dikişsiz, Kesisiz Yapılıyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 17:45:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/16042026114640_88163648f37c0190c704599b618c64f2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/16042026114640_88163648f37c0190c704599b618c64f2.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/16042026114640_88163648f37c0190c704599b618c64f2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Her 3 çocuktan yaklaşık 1'i astım riski altında! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-her-3-cocuktan-yaklasik-1i-astim-riski-altinda-140033.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-her-3-cocuktan-yaklasik-1i-astim-riski-altinda-140033.html</link>
                    <description><![CDATA[Baharın gelmesiyle birlikte ağaçlardan ve çimenlerden yayılan polen miktarının artması çocuklarda alerjik nezle şikayetlerini belirgin şekilde tetikliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Sık tekrarlayan hapşırıklar, burun akıntısı ve kaşıntı gibi belirtiler çoğu zaman basit bir mevsimsel durum olarak görülse de alerjik nezle çocuklarda uykusuzluk ve yorgunluk gibi sorunlara neden olarak yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebiliyor.&nbsp;Acıbadem International Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, çocuklarda alerjik nezlenin hafife alınmaması gereken bir hastalık olduğuna dikkat çekerek, “Alerjik nezle, erken dönemde doğru önlemler alınmazsa orta kulak iltihabı, sinüzit ve astım gibi daha ciddi solunum yolu hastalıklarına zemin hazırlayabilir. Bu nedenle erken dönem takibi ve tedavisi son derece önemlidir” diyerek üç &nbsp;temel noktaya dikkat çekiyor.

Görülme sıklığı giderek artıyor!&nbsp;

Bahar ayları çocuklarda alerjik nezle şikayetlerini belirgin şekilde artırıyor. Bunun en önemli nedeni bu dönemde doğada polen yoğunluğunun artması. Alerjik nezle hem dünyada hem de Türkiye’de çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalıklarından birini oluşturuyor. Çocukların yaklaşık yüzde 10 ila 30’unu etkilediği tahmin edilirken, ülkemizde bu oran yüzde 15-25 seviyelerinde görülüyor. Bu rakamlar ülkemizde yaklaşık her 4 çocuktan 1’inin risk altında olduğunu gösteriyor. Alerjik nezleye özellikle 5-15 yaş aralığındaki çocuklarda daha sık rastlanıyor; çünkü bu dönemde çevresel alerjenlere maruziyet artıyor ve bağışıklık sistemi bu tetikleyicilere karşı daha hassas hale geliyor. Üstelik doğal yaşam koşullarının bozulması sebebiyle alerjik nezlenin görülme sıklığı dünya genelinde ve ülkemizde &nbsp;giderek artıyor. Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, “Bu artışın temel nedeni çocukların günlük yaşamlarının çok önemli bir kısmını ev ve okul gibi kapalı ortamlarda geçirmeleri ve bunun sonucunda kapalı ortamlarda bulunan alerjenlere daha fazla maruz kalmalarıdır” diyor.

Her 3 çocuktan yaklaşık 1’i astım riski altında

Alerjik nezle hayati tehlike oluşturmasa da çocukların günlük yaşamını ve gelişimini önemli ölçüde etkileyebiliyor. &nbsp;Alerjik &nbsp;nezle döneminde uyku düzeninin bozularak gün içinde yorgunluğa neden olabildiğini, okul başarısı ile dikkat süresinin olumsuz etkilenebildiğini ve çocuğun sosyal yaşamdan geri kalabildiğini belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. &nbsp;Dr. Feyzullah Çetinkaya, “Tedavi edilmeyen alerjik nezle sadece yaşam kalitesini düşürmekle kalmaz; sinüzit ve orta kulak iltihabı gibi ek hastalıklara zemin hazırlayabilir. Daha da önemlisi, yaklaşık her üç çocuktan birinde ilerleyen yaşlarda astım gelişme riski bulunmaktadır” diye konuşuyor.&nbsp;

Bu belirtiler 2 haftadan uzun sürüyorsa, dikkat!&nbsp;

Alerjik nezlenin belirtilerini sıralayan Prof. Dr. &nbsp;Feyzullah Çetinkaya, “Bu çocuklarda önemli belirtiler peş peşe gelen hapşırık nöbetleridir. Burun akıntısı şeffaf renkte ve su kıvamında olur, burun tıkanıklığı sıklıkla yaşanır. Gözler ve burun ucu kızarıktır ve çocuk boğazının da sıklıkla kaşındığını söyler. Eğer bu belirtiler iki haftadan uzun sürüyorsa, mutlaka hekime danışılmalıdır” diyor. &nbsp;

&nbsp;

Asla gelişigüzel ilaç vermeyin!&nbsp;

Alerjik nezlenin en önemli tetikleyicileri polenler, ev tozu akarları, küf mantarları ve evcil hayvanların tüyleri ile döküntülerden oluşuyor. Tetikleyici etkenlerden uzak durulması sonucunda belirtilerin büyük ölçüde kontrol altına alınabildiğini ifade eden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, ayrıca hekime danışılmadan gelişigüzel ilaç kullanılmaması gerektiği uyarısında bulunarak, şu bilgileri paylaşıyor: “İlaçlar hekim önerisi olmadan, özellikle de dekonjestan olarak bilinen burun spreyleri asla kullanılmamalıdır. Çünkü bu spreyler burun mukozasına zarar verebilir, yan etkilere yol açabilir ve asıl sorunun (alerjinin) maskelenerek kronikleşmesine sebep olabilir.” &nbsp;

Alerjik nezlede kritik 3 nokta

Prof. Dr. Feyzullah Çetinkaya, çocuklarda alerjik nezleye karşı ailelerin özellikle üç temel noktaya dikkat etmeleri gerektiğini vurguluyor:

Alerjik nezle sadece bir burun akıntısı değil, tedavi edilmediğinde astım ve sinüzit gibi daha ciddi kronik hastalıklara kapı aralayan bir sağlık sorunudur. Çocuğun okul başarısını ve uyku kalitesini doğrudan etkileyen alerjik nezlede tedavinin en önemli ayağı, tetikleyicilerden (polen, toz, sigara dumanı) korunmaktır.&nbsp; Eczaneden rastgele alınan ilaçlar yerine, mutlaka bir çocuk alerji uzmanı eşliğinde çocuğa özel planlanan tıbbi tedaviye sadık kalınmalıdır.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Her 3 çocuktan yaklaşık 1'i astım riski altında!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 15:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/15042026144634_09237a98aac3dd79d9b73fbf1a4f2437.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/15042026144634_09237a98aac3dd79d9b73fbf1a4f2437.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/15042026144634_09237a98aac3dd79d9b73fbf1a4f2437.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Gözdeki sinsi tehlikenin görülme sıklığı artıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-gozdeki-sinsi-tehlikenin-gorulme-sikligi-artiyor-140024.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-gozdeki-sinsi-tehlikenin-gorulme-sikligi-artiyor-140024.html</link>
                    <description><![CDATA[Son yıllarda göz hastalıkları arasında daha sık görülmeye başlayan gözde et büyümesi, tıp dilinde ‘pterjium’ olarak adlandırılıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Masum sanılan ancak tedavi edilmediğinde sinsice ilerleyerek ciddi sonuçlara yol açabilen göz eti, özellikle gözlerde kanlanma ve kızarma ile ortaya çıkıyor.

Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Tolga Birgül&nbsp;“Gözde et büyümesi çoğu zaman gözlerin buruna yakın iç kısımlarında yoğun kızarıklık ile fark edilir. Hastalar kendileri aynaya baktıklarında veya çevresindekilerin dikkat çekmesi ile fark ederler. Bu doku zamanla korneanın üzerine yürüyebilir ve görme alanını kapatabilir. Başlangıçta basit bir kızarıklık ve kanlanma gibi görülse de ilerlediğinde görme kaybına neden olabilmektedir. Bu nedenle geçmeyen göz kızarıklığı durumunda mutlaka doktora başvurulmalıdır” diyor.

Göz eti büyümesinde hastaların şikayetlerini ‘Gözüme sanki kum tanesi kaçmış gibi hissediyorum veya herkes bana gözlerin neden bu kadar kırmızı, az mı uyudun ya da alkol mü aldın diye soruyor’ gibi söylemlerle dile getirdiğini belirten Dr.Tolga Birgül, oysa bu durumun çoğu zaman gözde et büyümesinden kaynaklanabildiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Tolga Birgül, göz etine yol açan 4 önemli etkeni anlattı, belirtilere ve tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Güneş ışığı ve ultraviyole maruziyeti

Göz eti gelişiminde en önemli faktörlerden biri güneş ışığına uzun süre maruz kalmak. Araştırmalar, yoğun güneş ışığına maruz kalan kişilerde pterjiumun (gözde et büyümesi) daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor.

Rüzgar, toz ve kum gibi çevresel tahriş

Toz, kum ve rüzgar gibi çevresel faktörler, özellikle açık havada çalışan kişilerde riski artırıyor. Zira göze sık sık kaçan toz, kum ve yabancı cisimler göz yüzeyindeki dokuyu sürekli uyararak tahrişe neden olurken, bu tahriş zamanla dokunun (konjonktivanın) kalınlaşmasına ve korneaya doğru ilerleyen et büyümesine zemin hazırlayabiliyor.

Kronik göz kuruluğu

Uzun süre bilgisayar veya telefon ekranına bakmak da göz kuruluğuna yol açabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Tolga Birgül “Özellikle bilgisayar başında gerekli göz molalarını vermeden uzun süre kalan ve yine uzun süreler telefon ekranına bakan kişilerde göz kuruluğu arttığı için bu hastalığa daha sık rastlayabiliyoruz. Göz yüzeyinin yeterince nemli olmaması da pterjium gelişimini kolaylaştırabiliyor” diyor. &nbsp;

Göz yapısının kuruluğa yatkın olması

Bazı kişilerde göz yüzeyi doğal olarak daha hassas ve nem dengesini korumakta zorlanan bir yapıya sahip olabilir. Bu durum göz yüzeyinin dış etkenlere karşı daha kolay tahriş olmasına neden olur. Yeterli nem sağlanamadığında gözün koruyucu tabakası zayıflar ve konjonktiva dokusu zamanla kalınlaşıp korneaya doğru ilerleyebilir. Göz kuruluğu yaşayan kişilerde bu süreç daha kolay tetiklenebilir ve pterjium (gözde et büyümesi) gelişme riski artabilir.

Gözünüzde bu belirtilere dikkat!

Dr. Tolga Birgül, göz eti büyümesinin belirtilerini şöyle sıralıyor; &nbsp;

Gözde sürekli kızarıklık ve kanlanma Gözde yanma, batma ve sulanma Gözün iç kısmında kabarıklık oluşması Estetik olarak gözün kırmızı görünmesi Beklenmemiş şekilde Astigmat gelişmesi veya artması

Gözde et büyümesinin tedavisi nasıl yapılıyor!

Gözde et büyümesinin tedavisi hastalığın durumuna göre planlanıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Tolga Birgül “Her pterjiumun ameliyat edilmesi gerekmeyebiliyor. Eğer doku uzun süre aynı kalıyorsa, stabil ise takip edilebiliyor. Ancak aktif büyüyen ve korneaya ilerleyen pterjiumlarda cerrahi tedavi gerekiyor” diyor. Bu ayırımın yapılması için göz muayenesi yapılması gerektiğini, tedavide en önemli noktanın cerrahi sonrası tekrar oluşumun önlenmesi olduğunu vurgulayan Dr. Tolga Birgül şöyle konuşuyor: “Pterjium cerrahisinde sadece et dokusunun çıkarılması yeterli değildir. Asıl önemli olan ameliyat sonrası tekrar etmesini önlemektir. Bunun için özel cerrahi teknikler kullanıyoruz; et dokusunu çıkardıktan sonra konjonktival flep ve otogreft gibi yöntemlerle kapatmadan önce geride kalan yüzeyi elmas uçlu özel bir tur motoruyla mikro düzeyde temizliyoruz. Bu yöntemle geride kalabilecek mikroskobik dokular da temizleniyor ve tekrar etme riski önemli ölçüde azaltılıyor.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Gözdeki sinsi tehlikenin görülme sıklığı artıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 18:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140610_2705cd2774c15be319c9e883a25777e5.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140610_2705cd2774c15be319c9e883a25777e5.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140610_2705cd2774c15be319c9e883a25777e5.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ağız İçinde 3 Haftadan Uzun Süren Yaraya Dikkat!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-agiz-icinde-3-haftadan-uzun-suren-yaraya-dikkat-140035.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-agiz-icinde-3-haftadan-uzun-suren-yaraya-dikkat-140035.html</link>
                    <description><![CDATA[Ağız veya dudak bölgesinde anormal hücrelerin büyümesi sonucu oluşan kanser türü olan ağız kanseri; dudaklar, diş etleri, dil, ağız tabanı, yanak iç yüzeyi ve sert damak gibi birçok farklı kısımda görülebiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Hem fonksiyonel hem de estetik açıdan büyük önem taşıyan ağız kanserinin, her ne kadar Türkiye’de görülme sıklığı birçok ülkeye göre daha düşük olsa da, geç tanı konulan hastalarda hayati riski ciddi şekilde artış gösterebiliyor. Ağız içinde veya dudakta 3 haftadan uzun süren yara, leke veya renk değişikliğinin ihmal edilmemesi gerekiyor. Memorial Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Bölümü’nden Prof. Dr. Serdar Karahatay “Nisan Ayı Ağız Kanseri Farkındalık Ayı nedeniyle, ağız kanserlerinin nedeni, korunma yöntemleri ve tedavileri hakkında bilgi verdi. &nbsp;

Geçmeyen yaraları hafife almayın!

Ağız kanserlerinin en sık görülen belirtisi, ağız içinde veya dudakta iyileşmeyen yaralar ve renk değişiklikleridir. 3 haftadan uzun süren her lezyonun mutlaka değerlendirilmesi gerekmektedir.&nbsp;

Bunun yanı sıra;

Nedensiz diş sallanması veya kaybı Ağız içinde kanama Geçmeyen kötü ağız kokusu

gibi belirtiler de dikkate alınması gereken önemli belirtiler arasında yer alıyor.

Alkol ve sigara ağız kanseri riskini artırıyor

Ağız kanserlerinde en önemli risk faktörlerinin başında düzenli ve yüksek miktarda alkol tüketimi geliyor. Sigara ve pipo kullanımı da riski ciddi ölçüde artırıyor. Ayrıca; kötü ağız hijyeni, çürük ve kırık dişler, uyum bozukluğu olan protezlerin oluşturduğu kronik tahriş gibi faktörler de kanser gelişiminde etkili olabiliyor.&nbsp;

Erken tanı hayat kurtarıyor

Ağız kanserlerinde kesin tanı, çoğu zaman lokal anestezi altında yapılan basit bir biyopsi ile konulabiliyor. Tanı sonrasında hastalığın yayılımı, tomografi, MR veya PET/CT gibi görüntüleme yöntemleri ile değerlendiriliyor. Ağız içi kanserlerde tedavi prensibi, hastalıksız sağ kalımı öncelikli hedef alacak şekilde yutma fonksiyonları ve kozmetik görünümü de mümkün olan en üst düzeyde koruyacak şekilde cerrahi uygulamaktır. Tedavide öncelik cerrahi olurken, ileri evre hastalarda radyoterapi ve kemoterapi de uygulanabiliyor. Son yıllarda immünoterapi uygulamaları da umut verici sonuçlar göstermeye başladı. Ağız kanserlerinde en kritik nokta erken teşhistir. Tüm tedavi yöntemlerine rağmen ileri evre hastalarda başarı oranı düşük kalırken, erken yakalanan vakalarda:

Daha az doku kaybı yaşanıyor Konuşma ve yutma fonksiyonları korunabiliyor Estetik kayıplar minimuma indiriliyor

Ağız kanserini önlemek için bu 6 altın kurala dikkat!&nbsp;

Ağız kanserlerinden korunmak için alınabilecek önlemler ise oldukça net:

Sigara ve alkolden uzak durmak Ağız ve diş hijyenine özen göstermek Çürük ve kırık dişleri geciktirmeden tedavi ettirmek Protezleri düzenli kontrol ettirmek Akdeniz tipi beslenme alışkanlığını benimsemek Risk grubundaki bireylerin düzenli doktor kontrolüne gitmesi

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ağız İçinde 3 Haftadan Uzun Süren Yaraya Dikkat! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 14:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/15042026144652_33ae90c7014d2a34b094950e33621173.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/15042026144652_33ae90c7014d2a34b094950e33621173.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/15042026144652_33ae90c7014d2a34b094950e33621173.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Döllenmede son söz kadının]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-dollenmede-son-soz-kadinin-140023.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-dollenmede-son-soz-kadinin-140023.html</link>
                    <description><![CDATA[Son sözü yine kadın söylüyor. Spermler yumurtayı döllemek için yarışa dursunlar, yarışı kimin kazanacağına kadının yumurtası karar veriyor.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Spermlerin yumurtaya doğru yarıştığı, en hızlı gelen spermin yumurtayı döllediği anlatısı doğru değilmiş. Hangi spermle dölleneceğini kadının yumurtası belirliyormuş.

“Yumurta pasif değildir. Seçer. En hızlıyı değil, en uyumlu olanı seçer” diyen Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Kalay, bilimin yeni keşfi hakkında şu bilgileri verdi:

YARIŞ DEĞİL SEÇİM

“Hayat bir yarışla değil, biyokimyasal uyumla başlar. Stockholm Üniversitesi ve Manchester Üniversitesi’nden çığır açan araştırmalar, insan yumurtalarının pasif alıcılar olmadığını, aksine hangi spermin kendilerini dölleyeceğini seçen aktif yapılar olduğunu ortaya koyuyor. Yumurtalar, belirli ve uyumlu spermleri yönlendirmek için “kemoatraktan” adı verilen kimyasal sinyaller salgılar. Bu da sürecin hızla kazanılan bir yarıştan ziyade bir seçim olduğunu gösterir.

Yumurtalar, belirli spermleri çekmek için kemoatraktanlar salgılar ve genetik olarak daha uyumlu olanları tercih eder. Yani sadece en hızlı ya da en güçlü olanı değil.&nbsp;

Hatta yumurtalar, farklı erkeklerden gelen spermler arasında seçim yapabilir; bazen kadının partneri yerine başka bir erkeğin spermini tercih edebilir. Bu durum, yüksek düzeyde seçici bir kontrol olduğunu gösterir.&nbsp;

Spermlerin körü körüne yumurtaya doğru yarıştığı eski anlatı yanlıştır; bunun yerine döllenme, kimyasal olarak yönlendirilen karmaşık bir seçilim sürecidir.

DİĞER SPERMLERİN İÇERİ GİRMESİNİ ENGELLİYOR

Proceedings of the Royal Society B dergisinde yayımlanan bu çalışma, yumurtaların “gizli dişi seçimi”ni kolaylaştırmak için kimyasal sinyaller kullandığını göstermiştir. “Seçilen” sperm yumurtayla birleştiği anda, yumurta yapısını hızla değiştirerek diğer spermlerin içeri girmesini engeller.

Bu keşif, insan döllenmesini yeniden tanımlayarak yaşamın başlangıcının yalnızca bir yarış değil, biyokimyasal uyumla ilgili olduğunu vurgular.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Döllenmede son söz kadının - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 19:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140601_8c5ddfee175e98a30226de53699b3b2d.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140601_8c5ddfee175e98a30226de53699b3b2d.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140601_8c5ddfee175e98a30226de53699b3b2d.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[10 Yıl Genç Görünmek Bunlara Bağlı!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-10-yil-genc-gorunmek-bunlara-bagli-140022.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-10-yil-genc-gorunmek-bunlara-bagli-140022.html</link>
                    <description><![CDATA[Aynı yaşta iki insanın biri daha enerjik, daha sağlıklı ve daha genç hissederken diğerinin daha yorgun ve daha yaşlı görünmesinin nedeni ne olabilir? ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Bilimsel araştırmalar, yaşlanmanın yalnızca takvimde ilerleyen yıllardan ibaret olmadığını; metabolik sağlık, yaşam tarzı ve günlük alışkanlıkların bu süreci doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor. Yani aslında herkes aynı hızda yaşlanmıyor. Peki vücudumuzun gerçek yaşını ne belirliyor ve bu süreci değiştirmek mümkün mü?&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız’a göre yanıt düşündüğümüzden çok daha net: “Yaş almak kaçınılmaz olabilir ama nasıl yaşlandığımız büyük ölçüde bizim elimizde.” Yaşlılığı yönetmenin pek çok faktöre bağlı olduğunu belirten&nbsp;Dr. Sarıyıldız, yönetilebilir bir yaşlılığa dikkat çekiyor.&nbsp;

Yaşlanmak pasif bir süreç değil!

Yaşlanmanın çoğu kişi tarafından yalnızca takvimde ilerleyen yıllardan ibaret olarak görüldüğünü söyleyen&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız,&nbsp;“Oysa modern bilim bize başka bir şey söylüyor: Yaş almak kaçınılmaz olabilir, fakat nasıl yaşlandığımız büyük ölçüde yönetilebilir bir süreçtir. Bugün aynı takvim yaşına sahip iki insanın biyolojik olarak birbirinden on, hatta on beş yıl farklı olabildiğini gösteren çok sayıda bilimsel çalışma var. Bu farkın nedeni çoğu zaman genetik değil; metabolik sağlık, yaşam tarzı, beslenme, uyku, stres ve hareket gibi günlük alışkanlıklardır. Başka bir ifadeyle, insan yalnızca yaş almaz; aynı zamanda yaşını yönetir. Son yıllarda hızla gelişen sağlıklı uzun yaşam bilimi, yaşlanmayı artık pasif bir süreç olarak değil, biyolojik sistemlerin yavaş yavaş değiştiği ve doğru stratejilerle etkilenebilen bir süreç olarak ele alıyor. Bu yaklaşım yaşlanmayı durdurmayı değil, daha sağlıklı, daha enerjik ve daha üretken bir yaşam süresini uzatmayı hedefliyor” diyor.&nbsp;

Zincir metabolizma ile kırılıyor!

Araştırmalara göre yaşlanma hızını belirleyen en önemli faktörlerden birinin metabolik sağlık olduğunu söyleyen Dr. Erkan Sarıyıldız, “Kan şekeri dengesinin bozulması, insülin direnci, kronik inflamasyon ve lipid metabolizmasındaki değişimler vücudun biyolojik yaşını hızlandırabiliyor. Bu nedenle modern sağlık yaklaşımı yalnızca hastalıkları tedavi etmeye değil, bu süreçleri erken dönemde anlamaya ve yönetmeye odaklanıyor. Çünkü yaşlanma çoğu zaman bir anda ortaya çıkan bir durum değil; yıllar boyunca sessiz ilerleyen biyolojik değişimlerin sonucudur” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

Bu yaş, takvim yaşından daha önemli!&nbsp;

Biyolojik yaş kavramının önemine dikkat çeken&nbsp;Dr. Erkan Sarıyıldız, “Takvim yaşı yalnızca doğduğumuz günden bu yana geçen zamanı gösterir. Biyolojik yaş ise vücudumuzun gerçek fizyolojik durumunu ifade eder. Metabolik göstergeler, inflamasyon belirteçleri, hormon dengesi, vücut kompozisyonu, kas kütlesi, uyku kalitesi ve fiziksel aktivite düzeyi gibi birçok faktör bir araya geldiğinde vücudun yaşlanma hızı hakkında önemli ipuçları verir. Bu nedenle aynı yaşta iki insanın sağlık durumu arasında büyük farklar görmek şaşırtıcı değildir” diyor.&nbsp;

Yaşlılık&nbsp;yönetiminde 5 kural

Metabolik denge: Sağlıklı ve uzun yaşamın temelinde bulunan birkaç kritik biyolojik mekanizmadan birinin metabolik denge olduğunu söyleyen&nbsp;Acıbadem Life&nbsp;Danışmanı&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız,&nbsp;“Kan şekeri ve insülin seviyelerinin stabil olması hücresel yaşlanmayı doğrudan etkileyen faktörlerden biri. Bir diğeri kronik inflamasyonun kontrol altında tutulmasıdır. Vücutta düşük düzeyde fakat sürekli devam eden inflamasyon, birçok kronik hastalığın ve yaşlanma sürecinin önemli bir tetikleyicisidir. Hücresel enerji üretimi de yaşlanmanın merkezinde yer alır. Mitokondrilerin sağlıklı çalışması, hücrelerin enerji üretme kapasitesini ve dolayısıyla organların performansını belirler” diyor.&nbsp; Beslenme Alışkanlıkları: Beslenme alışkanlıklarının da bu sürecin önemli bir parçası olduğunu ifade eden Dr. Erkan Sarıyıldız, “Yeterli protein içeren, sebze, lif ve sağlıklı yağlar açısından zengin; işlenmiş gıdaların ise sınırlı olduğu beslenme modellerinin inflamasyonu azalttığı ve metabolik sağlığı desteklediği gösterilmiştir” ifadelerini kullanıyor.&nbsp; Kas Kütlesinin Korunması:&nbsp;Kas kütlesinin&nbsp;yaşlanma biyolojisinin kritik unsurlarından biri olduğunu söyleyen Dr. Erkan Sarıyıldız,” Kas dokusu yalnızca hareket için değil, metabolik denge için de önemli bir organdır. Düzenli fiziksel aktivite ve direnç egzersizleri bu nedenle sağlıklı yaşlanmanın temel araçlarından biri olarak kabul edilir” diyor.&nbsp; Uyku ve Stres yönetimi:&nbsp;Uyku ve stres yönetiminin çoğu zaman gözden kaçan ama son derece güçlü biyolojik etkiler yaratan faktörler olduğunu belirten Dr. Erkan Sarıyıldız, “Kronik stres, hormon dengesi ve bağışıklık sistemi üzerinde belirgin etkiler oluşturabilir. Kaliteli uyku ise metabolik dengeyi, beyin sağlığını ve hücresel onarım süreçlerini destekler” ifadelerini kullanıyor.&nbsp; Sosyal İlişkiler ve Zihinsel Canlılık:&nbsp;Son yıllarda yapılan araştırmaların sosyal ilişkilerin ve zihinsel canlılığın uzun ve sağlıklı yaşam üzerinde güçlü etkileri olduğuna değinen Dr. Erkan Sarıyıldız, “İnsan beyni, tıpkı kaslar gibi, kullanılmadığında hızla gerileyen bir organdır” diyor.&nbsp;

&nbsp;Doğru Alışkanlıklarla Herkes Sağlıklı Yaşlanabilir

Yaşlanmanın yalnızca zamanın geçmesi değil, vücudun nasıl yönetildiğiyle ilgili bir süreç olduğunu ifade eden&nbsp;Acıbadem Life&nbsp;Danışmanı&nbsp;İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız,&nbsp;“Sağlıklı beslenme, düzenli hareket, stres kontrolü ve metabolik denge, yaşlanma hızını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle modern tıp artık sadece hastalıkları tedavi etmeye değil, sağlığı yönetmeye odaklanıyor. Bu sayede yaş almak kaçınılmaz bir süreç olsa da yaşlılığımızda yönetilebilir hale geliyor. Doğru alışkanlıklarla herkes daha sağlıklı, daha enerjik ve daha kaliteli bir yaşam sürebilir” diyor.&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[10 Yıl Genç Görünmek Bunlara Bağlı! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 18:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140553_6b0e7fecbfb49b0f020fa909094073ca.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140553_6b0e7fecbfb49b0f020fa909094073ca.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140553_6b0e7fecbfb49b0f020fa909094073ca.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yaşamı Etkileyen Adet Ağrılarını “Normal" Kabul Etmeyin]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-yasami-etkileyen-adet-agrilarini-normal-kabul-etmeyin-140025.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-yasami-etkileyen-adet-agrilarini-normal-kabul-etmeyin-140025.html</link>
                    <description><![CDATA[Üreme çağındaki kadınların yaklaşık yüzde 10’unu etkileyen bu hastalık, çoğu zaman yıllarca fark edilmeden ilerleyebiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Şiddetli adet ağrısı, kronik kasık ağrısı ve hatta kısırlık gibi sorunlara yol açabilen endometriozis, erken tanı konulduğunda kontrol altına alınabilen bir hastalık olarak öne çıkıyor. Uzmanlar, özellikle günlük yaşamı etkileyen adet ağrılarının “normal” kabul edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Işıl Işık Okuyan, endometriozis belirtileri ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Her 10 kadından birini etkileyen hastalık&nbsp;

Endometriozis, normalde rahmin iç yüzeyini oluşturan endometrium dokusunun rahim dışında yerleşmesiyle ortaya çıkan kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Bu dokular tıpkı rahim iç tabakası gibi hormonlara yanıt verir. Adet döngüsü boyunca büyüyebilir ve kanayabilir. Ancak rahim dışındaki bu dokular vücuttan atılamadığı için çevrede iltihap, ödem ve zamanla skar dokusu oluşmasına neden olabilir. Bu durum, organlar arasında yapışıklıkların (adezyon) gelişmesine ve özellikle adet dönemlerinde şiddetli ağrıların ortaya çıkmasına yol açabilir.

Vücudun farklı bölgelerinde görülebiliyor

Endometriozis odakları vücudun farklı bölgelerinde bulunabilir. En sık görüldüğü alanlar yumurtalıklar, karın zarı, fallop tüpleri, rahmin dış yüzeyi, mesane ve üreterler, bağırsaklar ve rektumun dış yüzeyi, rahmin arkasındaki boşluklardır.

En önemli sinyal şiddetli ve yaşamı etkileyen adet ağrısı

Endometriozisin en yaygın belirtisi kronik pelvik ağrıdır. Bu ağrı çoğunlukla adet öncesinde ve adet sırasında belirgin hale gelir. Belirtilerin özellikle genç kadınlarda sıkça “normal adet sancısı” olarak değerlendirilmesinin tanıyı geciktirebilmektedir. Hastalığın diğer belirtileri arasında şunlar yer alabilir:

Şiddetli adet sancısı (dismenore) Cinsel ilişki sırasında ağrı Dışkılama sırasında ağrı (bağırsak tutulumu varsa) İdrar yaparken ağrı (mesane tutulumu varsa) Aşırı adet kanaması Kısırlık (infertilite)

&nbsp;Bazı kadınlarda hiç belirti vermeyebilir

Endometriozis her zaman belirti vermeyebilir. Bazı kadınlar hastalığı ancak gebelikte zorlanma yaşadıklarında veya başka bir nedenle yapılan ameliyat sırasında öğrenebilir. Bu nedenle uzmanlar, özellikle uzun süredir açıklanamayan pelvik ağrı yaşayan kadınların değerlendirilmesinin önemli olduğunu vurguluyor.

Tanı konulması 7-10 yıl gecikebiliyor

Endometriozis tanısının konulması bazı hastalarda 7-10 yıl kadar gecikebilmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden biri şiddetli adet ağrısının toplumda çoğu zaman normal kabul edilmesidir. Oysa günlük yaşamı etkileyen, iş veya sosyal hayatı kısıtlayan adet ağrıları normal kabul edilmemelidir. Özellikle uzun süredir devam eden kasık ağrısı, şiddetli adet sancısı veya ilişki sırasında ağrı gibi belirtiler varlığında kadınların bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından değerlendirilmesi önemlidir.&nbsp;

Yanlış gıda ağrıyı artırır, doğru gıda hafifletir!

Endometrioziste beslenme doğrudan hastalığın seyrini etkileyen bir özelliktedir. Yanlış gıdalar inflamasyonu artırarak ağrıyı şiddetlendirirken, doğru besinler şikayetleri belirgin şekilde azaltabilir. Lif açısından zengin sebze, meyve ve tam tahıllar hormon dengesini destekler. Omega-3 içeren balıklar, ceviz ve keten tohumu inflamasyonu azaltarak ağrıyı hafifletir. Antioksidan yönünden zengin renkli sebze ve meyveler de bu süreci destekler. Buna karşılık trans yağlar, işlenmiş gıdalar ve yoğun kırmızı et tüketimi şikayetleri artırabilir. Bu nedenle sebze ve meyve ağırlıklı, dengeli ve doğal beslenme endometriozis yönetiminde kritik rol oynar.

Endometrioziste hareketsizlik ağrıyı besler

Endometrioziste hareketsiz kalmak şikayetleri artırabilir. Düzenli egzersiz ise hem ağrıyı azaltır hem de hastalığın kontrolüne destek olur. Yürüyüş, yüzme ve bisiklet gibi hafif-orta şiddette egzersizler östrojen dengesini sağlar ve inflamasyonu azaltır. Yoga özellikle pelvik ağrının hafiflemesinde etkilidir. Pilates ve pelvik taban egzersizleri de destekleyici rol oynar. Ancak aşırı ve zorlayıcı egzersiz ters etki yaratabilir. Bu nedenle egzersize kontrollü başlamak ve sürdürülebilir bir program uygulamak gerekir.

Tanı ve tedavide doğru yaklaşım

Endometriozis tanısı klinik değerlendirme, görüntüleme yöntemleri ve gerektiğinde cerrahi yöntemler ile konulabilir. Bazı durumlarda hastalığın kesin tanısı cerrahi sırasında yapılan değerlendirme ile ortaya konulmaktadır. Tedavi planı ise hastalığın yaygınlığına, belirtilerin şiddetine ve kişinin gebelik isteğine göre belirlenir. Endometriozis tedavisinde medikal tedavi, cerrahi tedavi ya da bu iki yöntemin birlikte uygulanması tercih edilebilir. Tedavinin temel amacı ağrının kontrol altına alınması, hastalığın ilerlemesinin önlenmesi ve kişinin yaşam kalitesinin artırılmasıdır.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yaşamı Etkileyen Adet Ağrılarını “Normal" Kabul Etmeyin - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 19:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140612_48af1086d10c2d998572f0851b5f33f6.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140612_48af1086d10c2d998572f0851b5f33f6.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/14042026140612_48af1086d10c2d998572f0851b5f33f6.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Dikkat! Kış kilolarından kurtulmak isterken!.. ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-dikkat-kis-kilolarindan-kurtulmak-isterken-139999.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-dikkat-kis-kilolarindan-kurtulmak-isterken-139999.html</link>
                    <description><![CDATA[Bahar aylarının gelişiyle birlikte birçok kişi, kışın aldıkları fazla kilolardan kurtulmak ve ‘yaza fit girmek’ için harekete geçiyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Kimi spora başlayıp beslenmesini düzenlerken, kimileri ise hızlı sonuç alma isteğiyle internet ve sosyal medyada karşılaştığı şok diyetler ve zayıflama çaylarına yönelerek sağlığını ciddi riske atabiliyor!&nbsp;Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ceren Güven&nbsp;“Kışın azalan hareket ve değişen beslenme alışkanlıkları sonrası bahar dönemi adeta bir başlangıç fırsatı olarak görülür. Ancak çoğu zaman tüm çabalara rağmen kilo kaybı beklenen hızda ilerlemez. Bunun nedeni genellikle fark edilmeden yapılan hatalı alışkanlıklardır” diyor.

Hızlı kilo verme amacıyla uygulanan şok diyetlerin, vücutta kas kaybına yol açarak metabolizmayı yavaşlattığını ve sürdürülebilir olmadığını belirten Güven, kontrolsüz tüketilen zayıflama çaylarının ise karaciğer üzerinde toksik etki oluşturarak ciddi hasarlara neden olabileceği uyarısında bulunuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Güven, kilo verme sürecini zorlaştıran 9 kritik hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Öğün atlamak ve uzun süre aç kalmak

Öğün atlamak çoğu kişinin düşündüğünün aksine kilo vermeyi hızlandırmaz, tam tersine metabolizmayı yavaşlatabilir. Uzun süre aç kalan vücut kendini korumaya alarak enerji harcamasını azaltır. Bunun sonucunda bir sonraki öğünde daha fazla yemek yeme eğilimi ortaya çıkar. Ayrıca uzun süreli açlık, kan şekeri dengesini bozarak özellikle tatlı ve yüksek kalorili besinlere yönelimi artırır. Gün sonunda farkında olmadan alınan toplam kalori yükselir ve kilo verme süreci sekteye uğrar. &nbsp;

Yetersiz protein alımı

Protein hem kas kütlesinin korunması hem de metabolizmanın aktif çalışması için temel bir besin öğesidir. Yetersiz protein alımında kas kaybı yaşanabilir ve bu da metabolizma hızının düşmesine yol açar. Oysa protein, aynı zamanda tokluk hissini artırarak gereksiz atıştırmaların önüne geçer. Günlük beslenmede yumurta, yoğur, et, tavuk ve baklagiller gibi kaliteli protein kaynaklarına yeterince yer vermek, hem kilo kontrolünü destekler hem de daha dengeli bir beslenme sağlar.&nbsp;

Yetersiz su tüketimi

Su, metabolizmanın sağlıklı çalışması için vazgeçilmezdir. Yetersiz su tüketimi, metabolik süreçlerin yavaşlamasına neden olabilir. Ayrıca vücut susuz kaldığında bu durum çoğu zaman açlık hissiyle karıştırılır ve gereksiz kalori alımına yol açar. Gün içinde yeterli miktarda su içmek, hem iştah kontrolünü kolaylaştırır hem de yağ yakım süreçlerini destekler. Bu nedenle günlük ortalama 2-2,5 litre su tüketimi, kilo kontrolünün en basit ama en etkili adımlarından biridir.&nbsp;

Çok düşük kalorili diyetler&nbsp;

Hızlı kilo vermek için yapılan aşırı düşük kalorili diyetler, kısa vadede sonuç verebilse de uzun vadede sürdürülebilir olmadığı gibi ciddi riskler taşır. Bu tür diyetlerde vücut yeterli enerji alamadığı için kas kaybı yaşanır ve metabolizma hızı düşer. Ayrıca bu beslenme şekli sürdürülebilir olmadığı için diyet bırakıldığında veriln kilolar hızla geri alınabilir. Sağlıklı kilo kaybı, dengeli ve yeterli beslenme ile mümkündür. Aşırı kısıtlamalar yerine sürdürülebilir bir plan tercih edilmelidir.&nbsp;

Hareketsizlik

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ceren Güven “Sadece diyet yapmak kilo verme sürecinde çoğu zaman yeterli olmaz. Fiziksel aktivitenin yetersiz olması, harcanan enerinin düşük kalmasına ve kilo kaybının yavaşlamasına neden olur. Düzenli yürüyüş ve egzersiz, hem yağ yakımını hızlandırır hem de kas kütlesini korur. Hareketli bir yaşam tarzı, sağlıklı kilo kontrolünde vazgeçilmez bir önem taşımaktadır” diyor.&nbsp;

Yetersiz uyku

Uyku düzeninin bozuk olması, vücuttaki açlık hormonlarını doğrudan etkileyerek daha fazla yeme isteğine neden olabilir. Aynı zamanda gün içinde yorgunluk ve enerji düşüklüğü yaratarak fiziksel aktiviteyi azaltır. Bu durum, hem kalori alımını artırır hem de harcamayı düşürür. Düzenli ve kaliteli uyku, kilo kontrolü açısından en az beslenme kadar önemlidir.&nbsp;

Stres ve duygusal yeme

Stres altında birçok kişi farkında olmadan daha fazla ve genellikle sağlıksız besinler tüketir. Bu durum özellikle yüksek kalorili gıdalara yönelimi artırır. Bu durum ‘duygusal yeme’ olarak adlandırılır ve kilo alımının en önemli nedenlerinden biridir. Stresi doğru yönetmek, sadece ruh sağlığı için değil, kilo kontrolü için de kritik bir unsurdur. Nefes egzersizleri, yürüyüş ve sosyal destek gibi yöntemler bu süreçte yardımcı olabilir.&nbsp;

Şok diyetler uygulama

Hızlı kilo verme isteğiyle uygulanan şok diyetler, vücuda yeterli enerji ve besin öğesi sağlamadığı için kas kaybına ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olabilir. Bu tür diyetler kısa vadede kilo kaybı sağlasa da sürdürülebilir değildir ve diyet bırakıldığında verilen kilolar hızla geri alınabilir. Sağlıklı kilo kaybı için dengeli ve düzenli beslenme temel olmalıdır.&nbsp;

Zayıflama çaylarını bilinçsiz tüketmek

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ceren Güven “Zayıflama çayları genellikle bağırsakları hızlandırarak geçici kilo kaybı hissi oluşturur. Ancak bu durum yağ kaybı değil, sıvı kaybıdır. Kontrolsüz tüketildiğinde sıvı ve elektrolit dengesini bozabilir, ayrıca bazı bitkisel içerikler karaciğer üzerinde toksik etki oluşturarak ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle bu tür ürünler mutlaka uzman onayında ve kontrolünde kullanılmalıdır” diyor.&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Dikkat! Kış kilolarından kurtulmak isterken!..  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 14:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/10042026143847_999a253441e457dd6cc3aa645015a33f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/10042026143847_999a253441e457dd6cc3aa645015a33f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/10042026143847_999a253441e457dd6cc3aa645015a33f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Merak duygusunu canlı tutmak ve iyi beslenmeyle hafızayı korumak mümkün!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-merak-duygusunu-canli-tutmak-ve-iyi-beslenmeyle-hafizayi-korumak-mumkun-140000.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-merak-duygusunu-canli-tutmak-ve-iyi-beslenmeyle-hafizayi-korumak-mumkun-140000.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, unutkanlık hakkında açıklamalarda bulunarak hafızayı geliştirmeye yönelik öneriler paylaştı.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Hafızayı oluşturan esas unsur motivasyondur

Herkesin biyolojik olarak farklı özelliklere sahip olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Biyolojik olarak nasıl elimiz, yüzümüz, kolumuz farklıysa beynimizin de belirli alanlarında farklılıklar var. Hafıza ya da bellek dediğimiz şey de kişiden kişiye değişebiliyor. Ancak hafızayı oluşturan esas şey motivasyon ve ilgi alanıdır. Önce ilgilenilen konu hakkında motive olmak gerekiyor.” dedi.&nbsp;

Merak öğrenmeyi kalıcı hale getirir

Zorunlu olarak öğrenilen bilgilerin kalıcı olmadığına dikkat çeken Prof. Dr.&nbsp;Tarlacı, “Merak olması gerekiyor. Merak, motivasyonu tetikleyen bir şey. Merak varsa insan her türlü şeyi öğrenmeye çalışıyor ve bütün derinliğini öğreniyor. O zaman unutması da zor oluyor.” dedi.

Unutmayı da küçümsememek gerektiğini sözlerine ekleyen Prof. Dr.&nbsp;Tarlacı, “Eski bir söz var, ‘Tanrıya şükür, unutmak iyi ki var ve zorunlu.’ diyor. Çünkü unutmazsak birçok acı aynı canlılığını korurdu. Birçok sıkıntı aynı canlılığıyla tekrar tekrar hafızamıza gelirdi. İnsan doğası gereği unutuyor. Hatta çok unutuyoruz. Bireysel olarak da toplumsal olarak da unutuyoruz. Toplumsal bir hafıza da var. Yazılıysa buna tarih deniyor. Öte yandan tarihin ne kadar tartışmalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Herkesin yazdığı tarih farklı. Hafızanın ne kadar uçucu olduğunu, yeniden inşa ederken ne kadar yanıldığımızı gösteriyor.” şeklinde konuştu.

Anılar yeniden kurgulanarak hatırlanır

Hafızanın bilgisayar gibi olmadığını ve anıların dosyalar şeklinde geri gelmediğini dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “O an içinde bulunduğunuz koşullar, geçmişte anıyı yaşadıktan sonra üzerine eklenen yeni duygular, bilgiler ya da çıkarım yöntemleri zihinsel geçmişteki anınızı değiştiriyor. Yani onu yeniden kurgulayarak geri getiriyorsunuz. Anılarda yeniden kurgulama yapabildiğimize göre bu durum insanın iyileşmesine de yardımcı oluyor olabilir. Bilişsel terapiler vardır. Kişinin düşünce zincirini değiştirmeyi içerir. Bazen yanlış anılar ekleriz.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:&nbsp;

“Bu sebeple görgü tanıklıklarının kameralara göre güvenilmez olduğunu gösteren çalışmalar var. Kamera olayı birebir kaydediyor. Ama biz kurguluyoruz. Çünkü beyin esnek, yumuşak, akışkan. Zaman içerisinde değişiyor ve bu değişim anıları geri çağırırken boşluklara neden oluyor. O boşluklar bizi rahatsız ediyor. ‘Orada bir şey olması gerekiyor’ deyip onu başka bir şeyle dolduruyoruz. Böylece anınız değişiyor.”

Travmalar farklı şekilde kaydedilir

Beyindeki amigdala ve hipokampüs arasındaki güçlü bağa dikkat çeken Prof. Dr. Tarlacı, şiddetli travmaların hafızaya çok daha güçlü şekilde kazındığını söyledi. Bu durumun, travma sonrası stres bozukluğuna yol açabildiğini belirtti.

Unutkanlığı azaltmanın en etkili yolu tekrar

Bilgilerin kalıcı hale gelmesi için tekrarın şart olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, “Öğrenilen bilgilerin ilk gün, bir hafta ve bir ay sonra tekrar edilmesi hafızayı güçlendirir.” dedi.

Beyin sağlığı için doğru beslenme önemli

Beynin de bir organ olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sağlıklı çalışması için uygun beslenmek şart. Omega-3 yağ asitleri ve Akdeniz tipi beslenme beyin esnekliğini artırır. Balıklar, keten tohumu, ceviz gibi besinler bu açıdan zengin kaynaklardır. Margarin gibi yapay yağlar hem kalp-damar hem de beyin sağlığı üzerinde olumsuz etkilere neden olur. Omega-3 tüketiminin artırılması gerekir. Antioksidanlar vücudu zararlı maddelerden temizler. Özellikle rengi koyulaşan meyvelerde antioksidan oranı artar. Bu tür besinlerin düzenli tüketilmesi gerekir.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Merak duygusunu canlı tutmak ve iyi beslenmeyle hafızayı korumak mümkün! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 19:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/10042026143904_33fd573f20a58d4149ef54040fcb49dc.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/10042026143904_33fd573f20a58d4149ef54040fcb49dc.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/10042026143904_33fd573f20a58d4149ef54040fcb49dc.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Menopozda hormon tedavisi her kadın için uygun değil! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-menopozda-hormon-tedavisi-her-kadin-icin-uygun-degil-139983.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-menopozda-hormon-tedavisi-her-kadin-icin-uygun-degil-139983.html</link>
                    <description><![CDATA[Menopoz kadınlarda adet döngüsünün ve doğurganlığın sona erdiği yaşam evresi olarak tanımlanıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Dünya genelinde menopoz yaşı ortalama 50-52 iken ülkemizde kadınlar genellikle 47-49 yaşları arasında bu döneme giriyor.&nbsp;Kadının yaşamında doğal bir geçiş süreci olsa da beraberinde getirdiği fiziksel ve psikolojik değişimler yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Menopozda östrojen ve progesteron hormonlarının azalması; sıcak basmaları, gece terlemeleri, uyku sorunları ve ruh hali dalgalanmaları gibi sorunlara yol açabiliyor.&nbsp;Uzun vadede ise kardiyovasküler hastalıklar ve kemik yoğunluğunda azalma (osteoporoz) riski &nbsp;artıyor. Bu olumsuz etkileri azaltmada öncelikle yaşam tarzı değişiklikleri büyük önem taşıyor.&nbsp;Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı &nbsp;Dr. A. Ezgi Sancaklı,&nbsp;menopoz döneminde biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin (HRT) uygun hasta grubunda ve hekim kontrolünde önemli faydalar sağladığına dikkat çekerek, “Her kadın perimenopoz ve menopoz dönemindeki bulgularını takip etmeli ve gerekli durumlarda bu tedaviden faydalanmalıdır. Tedavi uygun hastaya, uygun dozda, uygun zamanda verildiğinde, düzenli doktor takibiyle birlikte oldukça etkili sonuçlar alınmaktadır” diyor.&nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı,&nbsp;hormon replasman tedavisi hakkında en &nbsp;çok yöneltilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Hormon replasman tedavisi &nbsp;(HRT) nedir?

Hormon replasman tedavisi, menopozla birlikte azalan östrojen ve progesteron hormonlarının takviye edilmesini &nbsp;amaçlıyor. Tedavinin temel &nbsp;hedefi; sıcak basması ve vajinal kuruluk gibi menopoz belirtilerini hafifletmek, ayrıca özellikle kemik ile kalp sağlığı üzerindeki uzun vadeli olumsuz etkilerini azaltmaktır. Hormon replasman tedavisi; sadece östrojen veya östrojen ile birlikte progesteron tedavisi olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Ağızdan, cilt üzerinden veya vajinal yoldan gerçekleştirilebiliyor. Bazı preparatlar enjeksiyon veya implant (cilt altı) olarak da uygulanabiliyor. Günümüzde tedavi planlamasında biyoeşdeğer hormonların tercih edildiğini belirten Dr. A. Ezgi Sancaklı, ”Biyoeşdeğer hormon tedavisi, klasik sentetik hormon tedavisinden farklı olarak, vücuttaki hormonlar ile birebir aynı kimyasal yapıdadır. Bu sayede, özellikle mikronize progesteronun kullanımı sentetik hormonlara göre yan etki risklerini azaltır. Biyoeşdeğer tedaviler kişiye özel dozlarda uygulanabilir” diyor.&nbsp;

Her kadın için gerekli midir?&nbsp;

Hormon replasman tedavisini her kadının kullanması zorunlu değildir. Ancak her kadında özellikle perimenopoz döneminde başlanarak yaşam tarzı düzenlemeleri öneriliyor.&nbsp;Kemik ve kas sağlığını artırmaya yönelik direnç egzersizleri yapmak, sigarayı bırakmak, kafein tüketimini azaltmak, sıvı tüketimini artırmak, dengeli ve düzenli beslenmek, yeterli protein almak, kalsiyum ve D vitamini alımını sağlamak yapılabilecek değişikliklerin başında geliyor.&nbsp;Bunların yanı sıra düzenli jinekolojik muayeneler, meme kanseri taramaları, kardiyovasküler &nbsp;değerlendirmeler ve kemik yoğunluğu ölçümü büyük önem taşıyor. Dr. A. Ezgi Sancaklı, yaşam tarzı değişikliklerinin ve tarama programlarının perimenopoz olarak adlandırılan menopoz öncesi dönemden itibaren önerildiğini belirterek, “Bazı kadınlarda özellikle sıcak basması ve vajinal kuruluk gibi semptomlar çok şiddetli olabilir. &nbsp;Uygun olan hasta grubunun bu şikayetlerinde biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinden faydalanması son derece kıymetlidir” bilgisini veriyor.&nbsp;

Tedavi nasıl planlanıyor?&nbsp;

Hormon replasman tedavisi standart bir uygulama değildir; tamamen kişiye özel planlanıyor ve düzenli doktor takibi gerekiyor. Kadının yaşı, şikayetleri, risk faktörleri, kronik hastalıkları, rahim alma ameliyatı öyküsü, menopoz süresi, kan değerleri ve pıhtılaşma riski gibi bulgular detaylı olarak değerlendiriliyor. Tüm bu veriler doğrultusunda hangi hormonun, hangi dozda, hangi yolla (ağızdan, vajinal veya cilt üzerine) ve ne kadar süreyle kullanılacağı belirleniyor. &nbsp;

Kimler hormon replasman tedavisinden faydalanamaz?&nbsp;

Hormon replasman tedavisi her kadın için uygun olmuyor. &nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı, hormon tedavisi önerilmeyen durumları “Tanı konulmamış vajinal kanama, meme kanseri öyküsü, daha önce geçirilmiş inme, pıhtılaşma bozukluğu, yumurtalık veya rahim kanseri, aktif karaciğer hastalığı veya yüksek riskli koroner kalp hastalığı” olarak sıralıyor.

Tedaviye ne zaman başlamak gerekiyor?

Hormon replasman tedavisine 60 yaşından önce veya menopozdan sonraki ilk 10 yıl içinde başlanması öneriliyor. Yapılan çalışmalar, bu dönemde başlanan tedavinin kadınlarda tüm hastalıklara bağlı ölüm riskini azaltabildiğini gösteriyor. Buna karşılık, menopozdan uzun süre sonra başlanan tedaviler ise pıhtı oluşumu ve kalp damar hastalıkları açısından risk oluşturabiliyor.

Hormon replasman tedavisi ne kadar sürüyor?&nbsp;

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı, hormon tedavisinin süresinin kişiye özel olarak belirlendiğini belirterek, şu bilgileri paylaşıyor: “Genel yaklaşım; en düşük etkili dozun gerekli olduğu süre boyunca kullanılmasıdır. Tedavi genellikle 2-5 yıl sürmektedir. Ancak, semptomlar devam ediyorsa ve tedavinin sağladığı fayda olası risklerden daha fazlaysa tedavi süresi doktor kontrolünde uzatılabilmektedir.”&nbsp;

Kalp hastalığı riskini önleyebilir mi?&nbsp;

Menopoz sonrası östrojen azalması kalp - damar hastalıkları riskini artırıyor. &nbsp;Yapılan çalışmalarda, menopoz sonrası erken dönemde başlanan hormon tedavisinin kadınlarda iskemik inme, venöz tromboembolizm ve kalp yetmezliği gibi kalp - &nbsp;damar hastalıklarının gelişme riskini azaltabildiği gösterilmiş. Ancak, hormon replasman tedavisine sadece kalp damar hastalıklarını önlemek amacıyla başlanması önerilmiyor.&nbsp;

Kemik erimesine karşı etkili oluyor mu?

Östrojen azalması kemik kaybını hızlandırabiliyor ve osteoporoz riskini artırabiliyor. Hormon replasman tedavisinin osteoporozun önlenmesinde ilk tedavi seçeneği olmadığını belirten&nbsp;Dr. A. Ezgi Sancaklı,&nbsp;“Hormon replasman tedavisi 45-55 yaşları arasındaki kadınlarda kemik kaybı ve kırık riskini azaltmaya yardımcı olabilmektedir” diye konuşuyor. &nbsp;

Hormon replasman tedavisi güvenli bir yöntem midir?&nbsp;

Güncel kılavuzlarda, biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin risk faktörü bulunmayan kadınlarda meme kanseri ve kalp krizi riskini&nbsp;arttırmadığı belirtiliyor. Ayrıca, doğru hasta grubunda, doğru zamanda ve doğru uygulama yoluyla kullanıldığında büyük ölçüde faydalı ve güvenli olduğu aktarılıyor. Biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin kadınlarda tüm nedenlere bağlı ölüm oranını azalttığı yapılan çalışmalarla gösterilmiş. 2025 yılında FDA (ABD Gıda ve İlaç Dairesi) hormon replasman tedavisi üzerinde bulunan “kara kutu” uyarısını resmen kaldırdığını duyurdu. Bu yenilikle biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin kullanımının uygun hastalar için güvenli olduğu belirtildi. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı,&nbsp;&nbsp;ancak hormon replasman tedavisinin&nbsp;uygun olmayan hasta gruplarında kullanıldığında pıhtı, inme ve endometrium kanseri riskini artırdığı uyarısında bulunarak, “Bu nedenle, hormon replasman tedavisi öncesinde tüm risk faktörlerinin dikkatlice değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır” diyor.&nbsp;

Bitkisel ürünler hormon replasman tedavisine alternatif olabilir mi?&nbsp;

Bitkisel ürünler (fitoöstrojenler) &nbsp;menopoza bağlı hafif semptomların giderilmesine yardımcı olabiliyor. Ancak, bu ürünler hormon replasman tedavisinin sağladığı vücuttaki bütüncül etkiyi yerine getiremiyor, etkinliği ve güvenilirliği hormon tedavisi kadar güçlü bilimsel verilerle desteklenmiyor.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Menopozda hormon tedavisi her kadın için uygun değil!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 17:35:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134407_fb5a076c262072fa4b671a62f3a5d8a9.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134407_fb5a076c262072fa4b671a62f3a5d8a9.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134407_fb5a076c262072fa4b671a62f3a5d8a9.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Çocuğunuz kulağını çok sık çekiyorsa dikkat!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-cocugunuz-kulagini-cok-sik-cekiyorsa-dikkat-139985.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-cocugunuz-kulagini-cok-sik-cekiyorsa-dikkat-139985.html</link>
                    <description><![CDATA[Çocuklarda ve bebeklerde sık görülen bir sağlık sorunu olan kulak ağrısının birçok sebebi olabiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Ağrının en önemli nedenlerinden biri olan kulak enfeksiyonları, her 6 çocuktan 5’inde 3 yaşına kadar görülebiliyor. Kulak ağrısına yol açan enfeksiyonlara zamanında müdahale edilmediğinde işitme kayıpları yaşanabiliyor. Konuşma yetisi olmayan küçük çocuklar ve bebekler ise ağrının varlığını kulaklarını çok sık çekerek belli edebiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Ufuk Ertural, çocuklarda huzursuz ve iştahsızlığın önemli bir nedeni olan kulak ağrısı hakkında bilgi verdi.&nbsp;&nbsp;

Çocuklarda kulak ağrısının 8 nedeni

Kulak enfeksiyonları ve diğer kulak, burun ve boğaz sorunları nedeniyle ebeveynler çocuklarını doktora çok sık getirmektedir. Çocuklarda kulak enfeksiyonlarının sık görülmesinin nedeni ise kulak zarının arkasında sıvı birikmesine neden olan östaki tüplerinin yetişkinlere oranla iyi çalışmaması ve bağışıklık sistemlerinin henüz gelişme aşamasında olmasıdır. Kulak enfeksiyonları, çocuklarda iştahsızlığa, uyku ve zamanla duyma problemine yol açmaktadır.&nbsp;

Çocuklarda kulak ağrısının nedeni şunlar olabilir;

Kulak enfeksiyonu (Orta kulak veya dış kulak enfeksiyonu olarak da adlandırılır). Kulakta biriken sıvı.&nbsp; Yüzücü kulağı (Suya maruz kalma). Kulak kirinin kanalı tıkaması. Kulağa sokulan ve orada sıkışıp kalan cisimler (Pamuk çubuklarının kullanımında kalan parçalar). Kulak kanalının tahriş olması ya da ortaya çıkan yaranın olması. &nbsp; Diş çürüğü veya diş çıkarma gibi bir diş probleminin varlığı. Sık tekrarlanan boğaz ağrısı.&nbsp;

Enfeksiyon aniden başlar&nbsp;

Çocuklardaki kulak enfeksiyonu çoğu zaman orta kulakta aniden ortaya çıkar. Orta kulak, kulak zarı ile iç kulağın arasında bulunan hava dolu boşluktur. Bu boşlukta, ses titreşimlerini kulak zarından iç kulağa ileten hassas kemikler bulunur. Orta kulağı, boğaz arkasına bağlayan kanalda ise östaki tüpleri vardır. Bu tüpler kulaktaki hava basıncını düzenler ve orta kulak boşluğunda sıvı birikmesini önler. Östaki borusundaki sorunlar ise orta kulak boşluğundan sıvı boşalmasının zorlaşmasına ve bu da işitme kaybına neden olabilir. Kulak enfeksiyonları da orta kulakta sıvı birikmesine yol açar. Sonuç olarak sıvı birikimi orta kulağın enfekte olmasının en önemli nedenidir.&nbsp;

Kulak enfeksiyonları etkili

Orta kulak enfeksiyonları:&nbsp;Virüsler veya bakteriler çocukların kulak zarının arkasındaki alandaki boşlukta enfekte olarak kulak ağrısına, ateş veya işitme kaybına neden olur. Genellikle 7 yaşın altındaki çocuklarda sık rastlanan bu durum, özellikle de soğuk algınlığı sonrasında etkili olur. Orta kulak ile burnun arka kısmını birbirine bağlayan östaki tüplerinin gelişmemiş olması nedeniyle orta kulakta sıvı birikir. Bu nedenle zararlı bakteriler bu alanda çoğalır.

Dış kulak enfeksiyonları:&nbsp;En önemli nedeni dış kulak kanalının enfekte olmasıdır. Sonuç olarak ağrı veya akıntı ortaya çıkar. Bu enfeksiyonlar büyük çocuklarda yaygın bir durumdur. Aşırı suya maruz kalma (yüzücü kulağı), tırnak ya da pamuk çubuklarıyla kulak kanalının tahriş edilmesinden kaynaklanabilir.&nbsp;

Oluşmaması için önlem alınmalı

Kulak ağrısı ile başlayan sürecin önlenmesinde, aşağıdaki yöntemler etkili olabilmektedir;

Çocuklara grip aşısının sezon başında yaptırılması enfeksiyonun oluşma olasılığını düşürecektir.&nbsp; Çocukların kulağı, pamuk çubukları veya sivri cisimlerle kesinlikle temizlenmemelidir.&nbsp; Mevsimsel nezlesi olan kişilerden çocuklar uzak tutulmalıdır. &nbsp; Diğer çocuklarla etkileşim halinde olan çocuklara el yıkama alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bebeklere yatar vaziyette kesinlikle biberon verilmemelidir.&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Çocuğunuz kulağını çok sık çekiyorsa dikkat! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 19:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134436_b78049ff92e9e067a93ad48a03a2b233.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134436_b78049ff92e9e067a93ad48a03a2b233.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134436_b78049ff92e9e067a93ad48a03a2b233.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Olumsuz duygular duygusal yeme bozukluğunu tetikliyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-olumsuz-duygular-duygusal-yeme-bozuklugunu-tetikliyor-139984.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-olumsuz-duygular-duygusal-yeme-bozuklugunu-tetikliyor-139984.html</link>
                    <description><![CDATA[Olumsuz duyguların yeme davranışını değiştirebildiğini belirten uzmanlar, duygusal yeme bozukluğunun sonuçlardan biri olduğunu söylüyor.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Kişinin fiziksel açlıktan ziyade stres, yalnızlık, kaygı, öfke gibi olumsuz duygulara tepki olarak yemek yemesiyle ortaya çıktığını ifade eden Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Açlık sinyallerinden çok duygusal uyarıcılarla tetiklenir.” dedi. Psikolojik faktörler, sosyal faktörler ve öğrenilmiş davranış örüntülerinin duygusal yeme davranışının gelişiminde etkili olduğuna dikkat çeken Aydın, duygusal yemede temel kaygının kilo değil, duyguları yönetmek olduğunu vurguladı. Aydın ayrıca, açlık günlüğü tutmanın, bireyin yeme anındaki duygu-düşünce ilişkisini fark etmesine yardımcı olabildiğini aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, duygusal yeme davranışının tetikleyici faktörleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Duygusal yeme açlık sinyallerinden çok duygusal uyarıcılarla tetiklenir!

Duygusal yeme bozukluğunun, kişinin fiziksel açlıktan ziyade stres, yalnızlık, kaygı, öfke gibi olumsuz duygulara tepki olarak yemek yemesiyle ortaya çıkan bir yeme davranışı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Açlık sinyallerinden çok duygusal uyarıcılarla tetiklenir.” dedi.

Fiziksel açlığın yavaş geliştiğini aktaran Aydın, “Her türlü yiyecekle giderilebilir ve doyma hissiyle son bulur. Oysa duygusal açlık ani başlar, genellikle yüksek kalorili yiyeceklere yöneltir ve doyma hissine rağmen devam edebilir. Sınav öncesinde çikolata krizine giren bir öğrenci, aslında fizyolojik açlığını değil kaygı kaynaklı duygusal açlığını gidermeye çalışıyor olabilir.” şeklinde konuştu.

Duygusal yemede kişi kilo kaygısını ikincil düzeyde yaşar!

Duygusal yeme bozukluğunun klinik yeme bozukluklarından farklı olduğuna işaret eden Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, şunları söyledi:

“Ruhsal bozukluklar arasında, anoreksiya nervoza veya bulimia nervoza gibi bağımsız bir tanı kategorisi olarak geçmez, daha çok yeme davranışını etkileyen bir eğilimdir. Klinik yeme bozukluklarında kilo, beden algısı ve davranış üzerinde ciddi bozulmalar olurken, duygusal yemede bireyin temel kaygısı kilo değil, duygularını regüle etmektir. Anoreksiyada kişi kilo almaktan yoğun korku duyar ve besin kısıtlamasına giderken, duygusal yemede kişi stresle başa çıkmak için aşırı yemek yer ama kilo kaygısını ikincil düzeyde yaşar.”

Duygusal yeme davranışını tetikleyen farklı faktörler var!

Duygusal yeme davranışının gelişiminde etkili olan faktörlere değinen Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Öz düzenleme becerilerinin zayıflığı, düşük benlik saygısı, kaygı bozuklukları gibi psikolojik faktörler; aile içinde yiyecekle ödüllendirilme, stresli yaşam olayları, sosyal destek eksikliği gibi sosyal faktörler ve öğrenilmiş davranış örüntüleri etkilidir.” dedi.

Çocuklukta ağladığında yiyecekle sakinleştirilen bir bireyin, yetişkinlikte de benzer bir baş etme biçimini sürdürebileceğine işaret eden Aydın, “Araştırmalar, duygusal yemenin özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde daha yaygın görüldüğünü, çünkü bu dönemde kimlik gelişimi ve sosyal ilişkilerdeki stresin yoğun olduğunu göstermektedir.” bilgisini verdi.

Açlık günlüğü, kişinin ne zaman ve hangi duygularla yemek yediğini anlamasına yardımcı olabilir!

Duygusal yeme davranışını fark etmek için kişinin, yeme anındaki duygu-düşünce ilişkisini gözlemlemesi ve açlık sinyallerini ayırt etmesi gerektiğini vurgulayan Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, şöyle devam etti:

“Günlük tutmak veya ‘açlık günlüğü’ oluşturmak, kişinin ne zaman ve hangi duygularla yemek yediğini anlamasına yardımcı olur. İşten geldikten sonra aslında tok olmasına rağmen stresten dolayı sürekli atıştıran biri, fiziksel açlık değil duygusal açlıkla hareket ettiğini fark edebilir. Ayrıca yeme sonrası suçluluk ve pişmanlık duygularının sık yaşanması da önemli bir ipucudur.”

Sosyal medyadaki ‘mükemmel beden’ kültürü, duygusal yemeyi tetikleyebilir!

Modern yaşamın hızlı temposunun, yoğun stres faktörleri ve sosyal medyanın ideal beden algısını sürekli dayatmasının, duygusal yeme davranışını güçlendiren unsurlar arasında olduğunu kaydeden Aydın, “Özellikle sosyal medyada karşılaştırma yapma eğilimi ve ‘mükemmel beden’ kültürü, bireylerde stres ve yetersizlik duygusu yaratırken, bu duygular duygusal yemeyi tetikleyebilir. Instagram’da fit yaşam içeriklerini sürekli gören bir genç, kendini yetersiz hissedip stresini atıştırarak gidermeye çalışabilir. Ayrıca modern yaşamın getirdiği hızlı hazır gıda erişimi, bu davranışı sürdüren bir kolaylaştırıcıdır.” açıklamasını yaptı.

Tedavide amaç, yeme davranışına yol açan duyguların fark edilmesi!

Duygusal yeme tedavisinde bilişsel davranışçı terapinin en sık kullanılan ve en etkili yöntemlerden biri olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Çünkü bireyin yeme davranışına yol açan otomatik düşünceleri fark etmesine ve daha sağlıklı baş etme becerileri geliştirmesine yardımcı olur.” dedi.

Mindfulness temelli yaklaşımların da kişinin duygu ve bedensel sinyallerini fark etmesine, yeme davranışını bilinçli hale getirmesine katkı sağladığını aktaran Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Grup terapileri, destek grupları ve sağlıklı yaşam becerilerinin öğretilmesi de tedaviyi güçlendirir. Örneğin mindful eating uygulamalarıyla kişi, bir çikolatanın tadını gerçekten fark ederek yavaş yediğinde, aşırıya kaçmadan tatmin olmayı öğrenebilir.”

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Olumsuz duygular duygusal yeme bozukluğunu tetikliyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 18:35:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134415_13a139f1dd43e0e15a44a76c6a3d6ac3.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134415_13a139f1dd43e0e15a44a76c6a3d6ac3.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/09042026134415_13a139f1dd43e0e15a44a76c6a3d6ac3.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Işık Saçan Bakterilerle Hızlı Tanı]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-isik-sacan-bakterilerle-hizli-tani-139974.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-isik-sacan-bakterilerle-hizli-tani-139974.html</link>
                    <description><![CDATA[Hastaya Uygun Antibiyotik Dakikalar İçinde Saptanıyor    ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Antibiyotik direnci, günümüzde küresel sağlık sistemlerinin karşı karşıya olduğu en ciddi tehditlerden biri olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre her yıl yaklaşık 1,27 milyon insan doğrudan antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitiriyor. Uzmanlar, etkili önlemler alınmadığı takdirde bu sayının önümüzdeki yıllarda çok daha yüksek seviyelere ulaşabileceğine dikkat çekiyor. Sorunun temel nedenlerinden biri ise enfeksiyon tedavisinde çoğu zaman doğru antibiyotiğin hemen belirlenememesi ve hastalara geniş spektrumlu ilaçların deneme-yanılma yöntemiyle verilmesi. Bu yaklaşım, hem hastanın tedavisinin gecikmesine hem de bakterilerin zamanla ilaçlara karşı direnç geliştirmesine yol açabiliyor.

Bu önemli soruna çözüm olabilecek yeni bir teknoloji ise Acıbadem Üniversitesi’nde geliştirildi. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tanıl Kocagöz ile Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Özge Can’ın kurucusu olduğu ve Acıbadem Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Merkezi’nde yer alan Bio-T Biyoteknoloji Çözümleri ve Üretim A.Ş.’de geliştirilen “Hızlı Antibiyotik Duyarlılık Testi”, hastadaki bakterinin hangi antibiyotiğe duyarlı olduğunu çok kısa sürede belirleyebiliyor. Testte, antibiyotiğin etkisiyle ölen bakteriler özel bir boya sayesinde ışık veriyor; böylece hangi antibiyotiğin işe yaradığı hızlı ve net bir şekilde anlaşılabiliyor. Bu hızlı antibiyotik duyarlılık testi sayesinde, normalde bir gün sürebilen antibiyotik duyarlılık belirleme süreci 15-90 dakikaya indirilebiliyor. Laboratuvar çalışmaları tamamlanan testin yakın zamanda sağlık sisteminde kullanıma girmesi hedefleniyor.

Antibiyotik İşe Yaradığında Işık Saçan Bakteriler&nbsp;

Geliştirilen test, enfeksiyon etkeni bakterinin farklı antibiyotiklere duyarlılığını hızlı bir şekilde saptayarak hastaya hangi ilacın etkili olacağını ortaya koyuyor. Böylece hekimler, vakit kaybetmeden hastaya doğru ve etkili tedaviyi başlatabiliyor. Prof. Dr. Tanıl Kocagöz yöntemi şu şekilde anlatıyor: “Bu yöntemde, bakterinin hücre zarından canlıyken içeri giremeyen özel bir boya kullanıyoruz. Bakteri, antibiyotiğin etkisiyle öldüğü anda hücre zarı geçirgen hale geliyor ve bu boya bakterinin içine sızıyor. İçeri giren boya, bakterinin DNA’sına bağlandığında ışık yaymaya başlıyor. Bu sayede bakterinin ölüp ölmediğini çok kısa sürede anlayabiliyoruz. Klasik testlerde ise bakterinin çoğalmasını ve besi yerinde gözle görülür bir bulanıklık oluşturmasını beklemek gerekiyordu. Bu da zaman kaybına yol açıyordu. Bizim geliştirdiğimiz yöntemde ise bunu beklemeye gerek kalmıyor; bakteri öldüğü anda boya içeri giriyor ve hemen ışık sinyali veriyor.”&nbsp;

Antibiyotik direnci olduğunda ise bakterinin hiç tepki vermediğini söyleyen Prof. Dr. Tanıl Kocagöz, “Eğer bakteri kullanılan antibiyotiğe dirençliyse ve ölmezse, boya hücre içine giremiyor ve herhangi bir ışık oluşmuyor. Bu durumda da o antibiyotiğin etkisiz olduğunu, o hastada işe yaramadığını, yani bakterinin dirençli olduğunu hızlıca saptayabiliyoruz” şeklinde konuşuyor.&nbsp;

Saatler İçinde Doğru Tedaviye Başlanıyor&nbsp;

Özellikle hastane enfeksiyonlarının yaygın olduğu ve çoklu ilaç direncine sahip mikroorganizmaların giderek arttığı günümüzde bu tür hızlı tanı yöntemleri büyük önem taşıyor. Yoğun bakım ünitelerinde ya da bağışıklık sistemi zayıf hastalarda, doğru antibiyotiğe hızlı ulaşmak, tedavinin başarısını doğrudan etkileyen kritik bir faktör olarak görülüyor.

Geliştirilen teknolojinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tanıl Kocagöz, klasik yöntemlerde antibiyotik duyarlılığını belirlemenin oldukça zaman aldığını vurgulayarak, “Bugüne kadar bir bakterinin hangi antibiyotiğe duyarlı olduğunu anlamak için en az bir gün beklemek zorunda kalıyorduk. Geliştirdiğimiz hızlı antibiyotik duyarlılık testi sayesinde bu süreyi bir buçuk saatten kısa bir süreye indiriyoruz. Bu da enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde çok önemli bir zaman kazancı anlamına geliyor” diyor.

Gereksiz Antibiyotik Kullanımına Karşı Güçlü Adım

Yanlış ya da gereksiz antibiyotik kullanımının antibiyotik direncinin en önemli nedenlerinden biri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tanıl Kocagöz, “Hangi antibiyotiğin işe yarayacağını bilmeden tedaviye başlamak çoğu zaman kaçınılmaz olabiliyor. Ancak bu durum hem hastanın doğru tedaviye geç ulaşmasına hem de bakterilerin direnç geliştirmesine yol açabiliyor. Bizim geliştirdiğimiz test, her hastaya uygun antibiyotiğin hızlı şekilde belirlenmesini sağlayarak gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçmeyi hedefliyor” ifadelerini kullanıyor.

Testin, kişinin enfeksiyonuna uygun antibiyotik kullanımının önünü açtığını vurgulayan Prof. Dr. Özge Can ise teknolojinin yalnızca bir tanı yöntemi değil, aynı zamanda tedavi başarısını artıran bir sistem olduğunu belirterek, “Gereksiz antibiyotik kullanımının önlenmesiyle, hem hasta için daha etkili bir tedavi sağlanıyor hem de antibiyotik direncinin yayılması engellenebiliyor” diyor.

Günümüzde birçok hastada test sonuçları beklenmeden geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanıldığını hatırlatan Prof. Dr. Özge Can, “Yanlış ya da gereksiz antibiyotik kullanımı yalnızca tedaviyi zorlaştırmıyor, aynı zamanda bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanmasına neden oluyor. Geliştirdiğimiz hızlı antibiyotik duyarlılık testi sayesinde her hastaya uygun, hedefe yönelik tedavi mümkün hale geliyor” ifadelerini kullanıyor.

Testin özellikle hastane enfeksiyonlarıyla mücadelede önemli bir rol oynayabileceğini de belirten Prof. Dr. Tanıl Kocagöz, geliştirdikleri sistemin kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımına katkı sunduğunu ifade ediyor. Prof. Dr. Tanıl Kocagöz, hastane enfeksiyonlarında en büyük sorunlardan biri, etken bakterinin hangi antibiyotiğe dirençli olduğunu hızlıca tespit edememek olduğunu belirtiyor.

Yeni testin bir diğer önemli katkısının, antibiyotiklerin daha akılcı kullanılmasına destek olmak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tanıl Kocagöz, “Bu yöntemle artık antibiyotik seçimi tahmine dayalı olmaktan çıkıyor. Veriye dayalı, hastaya özel bir tedavi planı oluşturulabiliyor” diyor.

Toplum Sağlığı İçin Önemli Adım&nbsp;

Laboratuvar aşaması tamamlanan ve yerli bir teknoloji olarak geliştirilen hızlı antibiyotik duyarlılık testinin yaygın kullanıma girebilmesi için çalışmalar sürüyor. Prof. Dr. Özge Can, “Bu teknolojinin en kısa sürede hastanelerde kullanılmasını istiyoruz. Şu anda piyasaya çıkması için sağlık endüstrisiyle görüşmeler gerçekleştiriyoruz. Amacımız, geliştirdiğimiz bu yöntemin hastalara en hızlı şekilde ulaşması” diyor.

Uzmanlara göre enfeksiyon hastalıklarında doğru tedaviye hızlı ulaşmak yalnızca bireysel hastalar için değil, toplum sağlığı açısından da kritik önem taşıyor. Hızlı antibiyotik duyarlılık testleri, gelecekte antibiyotik direnciyle mücadelede en önemli araçlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Işık Saçan Bakterilerle Hızlı Tanı - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 03:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/08042026121603_c992142f6d9df1d7b1b8b088b70b768f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/08042026121603_c992142f6d9df1d7b1b8b088b70b768f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/08042026121603_c992142f6d9df1d7b1b8b088b70b768f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Trend Olan Değil Dengeli Beslenme Kanserden Korur]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-trend-olan-degil-dengeli-beslenme-kanserden-korur-139968.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-trend-olan-degil-dengeli-beslenme-kanserden-korur-139968.html</link>
                    <description><![CDATA[Karbonhidratı kesenler, gluteni bırakanlar, şekeri tamamen hayatından çıkaranlar… ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Her yıl yeni bir beslenme akımı ortaya çıkıyor ve kısa sürede büyük ilgi gören bu trendler, çoğu zaman aynı hızla gündemden düşüyor. Oysa bilimsel veriler, sağlıklı beslenmenin tek bir besini hedef almakla değil; dengeli ve sürdürülebilir bir modelle mümkün olduğunu gösteriyor. Üstelik bu denge yalnızca kilo kontrolü için değil, kanser başta olmak üzere birçok kronik hastalığın riskini azaltmada da kritik rol oynuyor.&nbsp;

Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, 1-7 Nisan Ulusal Kanser Haftası kapsamında sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kanser riskine etkileri ve Akdeniz diyetinin bu süreçteki rolü hakkında bilgi verdi.

Akdeniz diyeti koruyucu etki gösteriyor

Araştırmalar sebze, meyve, zeytinyağı, tam tahıl ve balık ağırlıklı beslenmenin, özellikle kolorektal kanser başta olmak üzere birçok kanser türünde risk azalmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu etkinin temelinde; antioksidanlardan zengin beslenme, düşük inflamasyon ve bağırsak sağlığının korunması yer almaktadır. Yıllardır dünyanın en sağlıklı beslenme modeli olarak kabul edilen Akdeniz diyeti, yalnızca kalp sağlığını değil, kanser riskini de doğrudan etkileyen bir özelliğe sahiptir. Akdeniz diyeti modeli, güçlü bilimsel kanıtlarla da etkisini göstermektedir.

Fakir sofrasından modern tıbbın rehberine

Akdeniz diyeti, bir moda akımı değil; tarihsel bir gerçekliğin ürünüdür. 2. Dünya Savaşı sonrası yoksulluk döneminde şekillenen bu beslenme biçimi, 1950’lerde Amerikalı bilim insanı Ancel Keys tarafından yapılan çalışmalarla bilim dünyasının dikkatini çekmiştir. “Yedi Ülke Çalışması”, beslenme ile kronik hastalıklar arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur ve bugün hala referans alınan en önemli araştırmalardan biridir.

Kanserden korunmada asıl mesele “bütüncül beslenme”

Kanser gelişiminde tek bir besin suçlu değildir. Risk; uzun vadeli beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı ve metabolik dengeyle ilişkilidir. Akdeniz diyeti işlenmiş gıdaları sınırlar, liften zengin beslenmeyi destekler, sağlıklı yağları ön plana çıkarır ve anti-inflamatuvar etki gösterir. Bu bütüncül yaklaşım, hücresel hasarı azaltarak kanser gelişimini önleyici bir ortam oluşturur.

Tek suçlu gluten olarak görülmemeli

Son yıllarda gluten, kanser dahil birçok hastalığın nedeni gibi gösterilmektedir. Oysa bilimsel veriler bu yaklaşımı desteklememektedir. Toplumun yalnızca küçük bir kısmında görülen çölyak hastalığı dışında, glutenin genel popülasyon için doğrudan bir kanser riski oluşturduğuna dair güçlü bir kanıt bulunmamaktadır. Asıl problem çoğu zaman gluten değil; işlenmiş, rafine ve düşük lifli besinlerin fazla tüketimidir.

Glutensiz ürünler çoğu zaman daha az lif içerir ve besin değeri açısından zayıf olabilir. Oysa tam tahıllar; bağırsak sağlığını destekleyen ve özellikle kolorektal kanser riskini azaltan önemli bileşenlerdir. Bu nedenle beslenmede hedef, belirli bir bileşeni tamamen çıkarmak değil; sağlıklı dengeyi kurmaktır.

Beslenme planınızda sebze, tam tahıl ve zeytinyağı var mı?

Akdeniz diyeti yasaklar üzerine değil, denge üzerine kuruludur. Rafine yerine doğal olanı, aşırılık yerine ölçülülüğü savunur. Kanserden korunmada da en kritik nokta, kısa süreli radikal değişiklikler değil, sürdürülebilir sağlıklı alışkanlıklardır. Kanserden korunma, tek bir besini hayatımızdan çıkarmakla değil; doğru beslenme modelini istikrarlı şekilde sürdürmekle mümkündür. Bu nedenle sofraya bakarken yalnızca “neyi çıkardığımıza” değil, “neyi eklediğimize” odaklanmak gerekir. Sebze var mı? Tam tahıl var mı? Zeytinyağı var mı? Bu kontrolleri yapmamız gerekir. Sağlık çoğu zaman radikal değişimlerde değil, doğru dengeyi sürdürebilmekte gizlidir.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Trend Olan Değil Dengeli Beslenme Kanserden Korur - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 17:45:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125514_f1722583b06d41119986445358a082f5.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125514_f1722583b06d41119986445358a082f5.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125514_f1722583b06d41119986445358a082f5.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Bahar Alerjilerine Karşı Lazer Göz Cerrahisine İlgi Yükseliyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-bahar-alerjilerine-karsi-lazer-goz-cerrahisine-ilgi-yukseliyor-139961.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-bahar-alerjilerine-karsi-lazer-goz-cerrahisine-ilgi-yukseliyor-139961.html</link>
                    <description><![CDATA[Bahar aylarında polen, toz ve diğer alerjenlerin artması, kontakt lens kullanıcıları için ciddi rahatsızlıklara yol açıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Özellikle mevsimsel alerjik konjonktivit sorunu yaşayan bireyler, bu dönemde gözlerde kaşıntı, yanma, kızarıklık ve lensle uyumsuzluk gibi problemlerle karşı karşıya kalıyor. Bu mevsimsel sıkıntıların lazer göz cerrahisine olan ilgiyi artırdığını belirten Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Sezer Hacıağaoğlu “Lens kullanan hastalarımızdan bahar aylarında şikayetler belirgin şekilde artıyor. Gözde kuruluk, batma ve alerjik reaksiyonlar nedeniyle lens takmak neredeyse işkence haline gelebiliyor. Bu da birçok kişiyi kalıcı bir çözüm sunan lazer cerrahisine yöneltiyor.&nbsp;Teknolojik gelişmelerden en hızlı etkilenen alanların başında kuşkusuz tıp dünyası geliyor. 30 yılı aşkın bir süredir güvenle uygulanan göz lazer tedavileri, günümüzde minimal işlem süreleri ile gözlük ve lenslere veda imkânı sunuyor” dedi.

Kaygılar Ortadan Kaldırıyor

Göz cerrahisinde yıllardır uygulanan SMILE yönteminin, robotik cerrahinin gücüyle birleşerek SMILE Pro’ya dönüştüğünü belirten Op. Dr. Sezer Hacıağaoğlu, bu değişimi şu sözlerle özetliyor:

"Aslında temel yaklaşım aynı olsa da sistemin içine robotik cerrahinin dahil olması her şeyi değiştirdi. Eskiden dakikalar süren işlemler, artık inanılmaz bir hızla yapılabiliyor. Öyle ki, SMILE Pro ile tedavinin lazer aşaması sadece 9 saniye sürüyor. Bu süre hem biz hekimler hem de hastalar için büyüleyici bir hız.”

SMILE Pro teknolojisi, cerrahi süreci teknik bir müdahale olmanın ötesine taşıyarak hasta için üst düzey bir konfor deneyimine dönüştürüyor. Op. Dr. Hacıağaoğlu, bu teknolojik ferahlığın psikolojik etkilerini şu şekilde detaylandırıyor:

"SMILE Pro’da hastayı çevreleyen ve görüşü kısıtlayan tünel tipi yapılar tamamen devre dışı bırakılmıştır. Operasyon süresince sedyede uzanırken önünüzün tamamen açık olması, klostrofobik endişelere son vererek cerrahi kaygıyı minimize eder. Sadece lokal anestezi sağlayan damlalar eşliğinde, robotik kolun milimetrik bir hassasiyetle yaklaşarak işlemi 9 saniye gibi rekor bir sürede tamamlaması, hastanın operasyon boyunca kendisini güvende ve ferah bir ortamda hissetmesini sağlar.”

Günlük Hayata Hızlı Dönüş Sağlıyor

Yöntemin sunduğu en kritik klinik avantaj, cerrahi müdahalenin mikro düzeyde tutulması olduğunu belirten Op. Dr. Hacıağaoğlu şunları söylüyor:

“Operasyon sırasında gözde sadece 2 mm’lik mini bir kesi yapılıyor. Bu, doku bütünlüğünün maksimum seviyede korunması demek. Dokuya gösterilen bu hassasiyet, aslında hastanın ertesi güne kısıtlama olmadan taptaze bir bakışla uyanması demek. Hasta net bir görüşe kavuşurken, gözün o doğal ve güçlü yapısını da en üst düzeyde korumuş oluyoruz. Geleneksel yöntemlerde sıkça görülen göz kuruluğu riski bu yöntemde minimuma iniyor. Bu da özellikle ekran başında çok vakit geçiren profesyoneller için SMILE Pro’yu ilk tercih haline getiriyor.”

Lazer Cerrahisi Kimler İçin Uygun?

Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, lazer tedavileri için uzman bir hekimin detaylı muayenesi şart. Dr. Hacıağaoğlu, her vakanın titizlikle incelenmesi gerektiğinin altını çizerek uygunluk konusunda şöyle konuşuyor:

“18-40 yaş arası 8 dereceye kadar miyop, 6 dereceye kadar hipermetrop ve astigmat olan hasta grubunda lazer tedavisi ilk seçenek olarak kabul edilir.&nbsp;

Hastanın göz yapısı ve uygunluğu göz önünde bulundurulduğunda ilk tercih SMILE Pro’dur. SMILE Pro yöntemine uygun olmayan göz yapısına sahip kişilere iLASIK yöntemi uygulanabilir. Korneası daha ince olan hastalarda ise yüzeye uygulanan lazer yöntemleri (PRK, LASEK, Trans-PRK) tercih edilebilir. 40-45 yaş üzerindeki, yakın görme probleminin (presbiyopi) başladığı hastalarda ise hem uzağı hem yakını düzelten göz içi lens uygulamaları daha ideal bir çözüm olmaktadır. Bu yöntemle, aynı zamanda katarakt sorunu da tek seansta ortadan kaldırılabilmektedir.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Bahar Alerjilerine Karşı Lazer Göz Cerrahisine İlgi Yükseliyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 17:25:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125919_8680a5043185762597c092fe65f9cc29.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125919_8680a5043185762597c092fe65f9cc29.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125919_8680a5043185762597c092fe65f9cc29.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[“AMH Değerim Düşük, Anne Olamam" Yanılgısına Dikkat!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-amh-degerim-dusuk-anne-olamam-yanilgisina-dikkat-139960.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-amh-degerim-dusuk-anne-olamam-yanilgisina-dikkat-139960.html</link>
                    <description><![CDATA[Bebek sahibi olmak isteyen kadınların önemli kaygılarından biri de AMH Anti-Mullerian Hormon) testi düşüklüğüdür. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Bu test ile ilgili değerlerin düşük çıkması çoğu zaman halk arasında yanlış yorumlanarak “annelik ihtimalinin sona erdiği” algısını oluşturuyor. &nbsp;Oysa bilimsel veriler, bu testin tek başına bir belirleyici olmadığını ortaya koyuyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Tüp Bebek Merkezi’nden Op. Dr. Ali Osman Koyuncuoğlu, kadınların doğurganlıkla ilgili en sık merak ettiği soruları yanıtlayarak, AMH testinden yumurta dondurmaya kadar uzanan süreç hakkında önemli bilgiler verdi.

AMH düşüklüğü çocuk sahibi olunamayacağı anlamına gelmiyor

AMH testi yumurtalık rezervini gösteren bir parametredir ancak tek başına kesin sonuçlar vermemektedir. AMH değeri adet döngüsüne, ölçüm zamanına ve kullanılan laboratuvar yöntemlerine göre değişkenlik gösterebilmektedir. Bu nedenle düşük AMH değeri, bir kadının asla çocuk sahibi olamayacağı anlamına gelmemekte, yalnızca doğurganlık süresinin zaman olarak kısaldığını göstermektedir.

Aynı yaş grubundaki kadınlar arasında AMH düzeyi düşük olanlarla normal olanların hamile kalma olasılıkları benzerdir. Ancak düşük AMH saptanan kadınlar için zaman yönetiminin daha önemli hâle geldiğinin bilinmesi gerekir. Bu durumda ya daha erken tedavi planlaması yapılmakta ya da uygun hastalarda yumurta dondurma seçeneği gündeme gelmektedir.

Düzenli adet görmek doğurganlık garantisi değil

Üreme sağlığı konusunda kadınların bilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Toplumda yaygın olan “düzenli adet görüyorsam doğurganlığımda sorun yoktur” inanışı bilimsel olarak her zaman doğru değildir. Yumurtalık rezervi tükenmiş kadınlar bile 3-7 yıl boyunca düzenli adet görebilmektedir. Bu nedenle adet düzeni tek başına güvenilir bir gösterge olmamaktadır.

Doğurganlığın daha sağlıklı değerlendirilebilmesi için AMH testinin yanı sıra, ultrasonografi ile yumurta sayısının değerlendirilmesi ve adet döngüsünün ikinci günü yapılan FSH testinin birlikte ele alınması gerekmektedir. Bu çok yönlü yaklaşım, kadınlar açısından daha güvenli ve gerçekçi sonuçlar sunmaktadır.

Yüksek AMH değeri her zaman avantaj sağlamayabilir

AMH değeri yüksek çıkan kadınların kendilerini uzun yıllar boyunca güvende hissetmeleri de yanıltıcı olabilmektedir. Burada en belirleyici faktör kadın yaşıdır. Yaş arttıkça yumurtalarda kromozomal hatalar artmakta ve bu da gebelik şansını doğrudan etkilemektedir.

Yumurta sayısı yeterli olsa bile ileri yaşta elde edilen yumurtaların genetik olarak sağlıklı olma ihtimali düşebilmektedir. Bu nedenle doğurganlık planları yalnızca sayılar göz önünde bulundurularak değil, mutlaka yaş ve kişisel faktörlere göre yapılması gerekmektedir.

Anne olmak için önleminizi erken dönemde alabilirsiniz

Özellikle 20’li ve 30’lu yaşlardaki kadınların düzenli jinekolojik kontrollerini ihmal etmemeleri gerekir. Temel olarak, âdetin ikinci veya üçüncü günü yapılan FSH testine bakılması gerekir. Ayrıca ultrasonografi ile yumurta rezervinin, yani yumurta sayısının değerlendirilmesi mutlaka gereklidir. Eğer kariyer planı varsa, kadınlar evliliklerini bir süre ertelemek istiyorlarsa, düzenli olarak her yıl yumurta sayısına bakılmalıdır. Kritik sınırda bir azalma tespit edilirse, kadınların mutlaka hayatlarının merkezine yumurta dondurma stratejisini almaları gerekir. Çünkü daha ileri yaşlarda durum fark edildiğinde yumurta elde edilebilse bile, gebelik oluşturma şansı olan yumurtaların sayısı yaşla birlikte giderek azalır. Dolayısıyla rutin jinekolojik muayeneler, âdetin ikinci günü yapılan FSH testi ve aile öyküsü (özellikle erken menopoz öyküsü) önemlidir. Eğer birkaç yıl içinde yumurta sayısında dramatik bir düşüş başlamışsa, mutlaka üreme sağlığı uzmanı ile görüşülmeli, danışmanlık alınmalı ve henüz evlilik yoksa yumurta dondurma planı yapılmalıdır.

Yumurta dondurma doğurganlığın sigortası olabilmektedir

Modern yaşam koşullarının çocuk sahibi olma yaşını doğal olarak ileriye taşımış durumdadır. Kadınlar eğitim ve iş hayatına daha fazla katılmakta ve çocuk sahibi olma yaşı doğal olarak ertelenebilmektedir. Aynı durum erkekler için de geçerlidir. Günümüzde pek çok insan, hayatta önce kariyerini kurmayı, kendini güvende hissetmeyi ve ancak ondan sonra bir

çocuğu dünyaya getirmeyi tercih etmektedir. Bu da çocuk sahibi olmayı

listenin son sıralarına itmektedir. Bu anlaşılır bir durumdur ancak biyolojik gerçeklerin göz ardı edilmemesi gerekir.

Yumurta dondurma günümüzde kadınlara önemli bir zaman kazanımı sağlamaktadır. Bu yöntem bir tür doğurganlık sigortası olarak değerlendirilebilir. 35 yaşın altında yumurta rezervi azaldıysa, ailede erken menopoz öyküsü varsa ya da yumurta azalmasına sebep olabilecek herhangi bir kronik hastalık mevcutsa kadınlar kanunen yumurtalarını dondurabilmektedir. Ayrıca 38 yaş ve üzerinde, hiçbir kriter aranmaksızın, kadınlar yumurta dondurabilir. Ancak hangi yaşta ve ne kadar sayıda yumurta dondurulduğu çok önemlidir. Bu durum şöyle özetlenebilir: 35 yaşın altında en az 15 yumurta dondurulması gerekir. 35–40 yaş arasında dondurma yapılacaksa bu sayı 2 katına çıkar, yani yaklaşık 30 yumurta gerekir. 40 yaşın üzerinde ise bu sayı 3 katına çıkmaktadır; yaklaşık 40–45 yumurta gibi düşünülebilir. Bunun temel sebebi şudur: Genetik olarak normal 3 embriyo arka arkaya transfer edildiğinde, önemli oranda gebelik elde dilebilmektedir. Yani hedef, genetik olarak normal 3 embriyo elde etmektir. 35 yaşın altında bu embriyo sayısını elde etmek için 15 yumurta yeterli olurken, 35–40 yaş arasında 30 yumurta elde edildiğinde yine 3 genetik olarak normal embriyo elde etme oranı korunur. 40 yaşın üzerinde ise 40–45 yumurta ile bu oran korunabilmektedir. Dolayısıyla “Ben bir, iki, üç adet yumurta dondurdum; artık biyolojik saatimi durdurdum ve güvencem var” gibi düşünmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Bilimsel verilere göre sağlıklı bir gebelik şansı için belirli sayıda genetik olarak normal embriyo elde edilmesi gerekmektedir. İleri yaşlarda bu sayıya ulaşabilmek için çok daha fazla yumurtaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle yumurta dondurma ne kadar erken yapılırsa o kadar avantaj elde edilmektedir.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[“AMH Değerim Düşük, Anne Olamam" Yanılgısına Dikkat! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 18:45:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125912_c2a2fa4d283071bd64d91a749b3d2c55.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125912_c2a2fa4d283071bd64d91a749b3d2c55.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125912_c2a2fa4d283071bd64d91a749b3d2c55.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Diş Ağrısı Sanılıyor Sinir Hastalığı Çıkabiliyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-dis-agrisi-saniliyor-sinir-hastaligi-cikabiliyor-139962.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-dis-agrisi-saniliyor-sinir-hastaligi-cikabiliyor-139962.html</link>
                    <description><![CDATA[Yüzün bir tarafında aniden başlayan, elektrik çarpması gibi şiddetli ve keskin bir ağrı… ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Çoğu kişi bu durumu diş ağrısı ya da sinüzit sanıyor. Oysa bu tablo, ciddi bir sinir hastalığı olan trigeminal nevraljinin habercisi olabiliyor. Uzmanlar, özellikle tek taraflı ve yüz kaslarının kullanıldığı hareketlerle tetiklenebilen yüz ağrılarında vakit kaybetmeden değerlendirme yapılması gerektiğini vurguluyor. Memorial Göztepe Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Sakar, halk arasında “yüzde ağrı sendromu” olarak bilinen trigeminal nevralji hakkında önemli bilgiler verdi.

&nbsp;Yüzde ağrı ani başlıyor gün içinde tekrarlayabiliyor

Trigeminal nevralji, yüzün duyusunu taşıyan beşinci kranial sinirin etkilenmesiyle ortaya çıkan bir ağrı sendromudur. Sinirin bir noktada sıkışması ya da tahriş olması, ani ve çok şiddetli ağrı ataklarına yol açabilir. Ağrı çoğu zaman yüzün tek tarafında hissedilir. Elektrik çarpması ya da bıçak saplanması şeklinde tarif edilir. Saniyeler sürer ancak gün içinde defalarca tekrar edebilir. Diş fırçalama, konuşma, yüz yıkama hatta hafif rüzgarla bile tetiklenebilir. En sık neden, sinire temas eden bir damar baskısıdır. Daha nadir durumlarda yapısal sorunlar ya da nörolojik hastalıklar da tabloya yol açabilir.

&nbsp;Yüzünüzde bu sorunları yaşıyor musunuz?

Genellikle yüzün bir tarafında, saniyeler süren ama çok keskin bir ağrı şeklinde hissedilir. Elektrik çarpması, bıçak saplanması ya da yanma gibi tarif edilir. Diş fırçalama, yüz yıkama, konuşma, hatta hafif bir esinti bile ağrıyı tetikleyebilir. Ağrılar genellikle birden başlar ve kısa sürer, ancak gün içinde defalarca tekrar edebilir. Ağrı sırasında istemsiz yüz kasılmaları veya göz kırpma görülebilir. Ağrının olduğu bölgede dokunmaya karşı aşırı hassasiyet gelişebilir.

En çok diş ağrısı ve sinüzit ile karıştırılıyor

Yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bu hastalık doğru yaklaşımla kontrol altına alınabilir. Trigeminal nevralji bir diş ağrısı değildir. Sinir kaynaklı bir ağrı sendromu olduğu için diş ağrısıyla karışabilir ama mekanizması farklıdır. Ağrı yüzde tek taraflıdır. Çünkü trigeminal sinir, her iki tarafta birer tanedir. Hangi taraftaki sinir etkilenmişse, ağrı genellikle o yüz yarısında hissedilir.

Bu nedenle bu tarz tek taraflı, ani başlayan ve elektrik çarpması şeklinde tarif edilen yüz ağrıları sıradan bir diş ağrısı ya da sinüzit olarak değerlendirilmemelidir. Yanlış tanı sonucu gereksiz diş çekimleri yapılması olasıdır ve bu durum tanı sürecini geciktirebilir. Ağrının tek taraflı, kısa süreli ve tetiklenebilir olması önemli ipuçlarıdır. Gerekli durumlarda beyin MR görüntülemesi yapılarak sinir çevresinde damar teması ya da başka bir neden olup olmadığı değerlendirilir. Böylece doğru tanı konularak uygun tedavi planlanır.

Konuşmayı bile engelleyebiliyor

Hastalık ilerledikçe ataklar sıklaşabilir ve şiddetlenebilir. Bazı hastalar ağrıyı tetiklediği için konuşmaktan kaçınacak kadar etkilenebilir. Yıllarca çevreleri ile yazı tahtası aracılığıyoa iletişim kurmak zorunda kalan hastaların cerrahi tedavi sonrasında ağrısız konuşmanın rahatlığını yaşadığı görülmektedir. Trigeminal nevralji, doğru tanı konulduğunda etkili şekilde tedavi edilebilen bir hastalıktır. Tedavi planı, ağrıların sıklığına, şiddetine ve yaşam kalitesine etkisine göre belirlenir. Tedavi kişiye özeldir; her hastada farklı bir yol izlenebilir. Önemli olan, ağrının kontrol altına alınması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesidir.

&nbsp;Tedavi mümkün mü?

Tedavinin ilk basamağında sinir üzerindeki hassasiyeti azaltan bazı özel ilaçlar kullanılabilir. Sinir bloğu, radyofrekans ablasyon gibi girişimsel işlemlerle de ağrı kontrol altına alınabilir. Son aşamada ise cerrahi müdahale planlanabilir. Mikrocerrahiyle sinir üzerindeki baskının kaldırılması (mikrovaskülerde kompresyon) pek çok hastada yüksek başarı oranına sahiptir ve kalıcı çözüm sağlayabilir. Tedavide cerrahi şart değildir ve çoğunlukla ilaçlarla rahatlama sağlanabilir; ancak cerrahi uygun seçilmiş vakalarda çok yüksek başarı oranına sahiptir.&nbsp;

Yüzde ağrı sendromundan korunmak için öneriler;

Yüzünüzü sert bir şekilde ovmayın. Yüzünüzü ılık suyla yıkayın. Yumuşak diş fırçası kullanın. Rüzgarlı havada atkı ya da şal ile yüzünüzü koruyun. Çok sıcak ya da soğuk içeceklerden kaçının. Stresli ve yoğun günlerde kısa molalar verin, nefes egzersizleri yapın. Atakların sıklığını ve tetikleyicilerini not alın ve doktorunuzla paylaşın.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Diş Ağrısı Sanılıyor Sinir Hastalığı Çıkabiliyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 14:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125928_554e3eda07e38e297e6f29ebcc52908c.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125928_554e3eda07e38e297e6f29ebcc52908c.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/06042026125928_554e3eda07e38e297e6f29ebcc52908c.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yaşınızdan Daha Yaşlı Hissediyor Olabilir misiniz?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-yasinizdan-daha-yasli-hissediyor-olabilir-misiniz-139971.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-yasinizdan-daha-yasli-hissediyor-olabilir-misiniz-139971.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaş almak denince aklımıza çoğunlukla kırışıklıklar ya da fiziksel değişimler gelir. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Oysa bazen bedenimiz genç görünse de kendimizi yorgun, isteksiz, umutsuz ya da olduğumuz yaştan daha “yaşlı” hissedebiliriz. Uzun süreli stres, çözümlenmemiş duygular, yoğun yaşam temposu ve zayıflayan sosyal bağlar daha yaşlı hissetmenize neden olabilir. Bilimsel araştırmalar, kronik stresin beyin üzerinde iz bırakabildiğini ve ruhsal yaşlanmayı hızlandırabildiğini gösteriyor.&nbsp;Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Çelik,&nbsp;ruhsal yaşın değiştirilemez bir kader olmadığını, doğru destek ve alışkanlıklarla ruhun yeniden güçlenebileceğini vurguluyor.&nbsp;

YAŞLANMAK SADECE FİZİKSEL GÜÇ KAYBI DEĞİLDİR

Yaşlanma denildiğinde çoğu zaman akla ilk olarak biyolojik değişimler, kırışıklıklar ya da fiziksel güç kaybı gelebilir. Yaş alma sürecinin yalnızca bedende değil, zihinde ve duygularda da yaşandığını belirten&nbsp;Klinik Psikolog Cansu Çelik, “Kimi insanlar takvim yaşı genç olmasına rağmen kendini yorgun, isteksiz ya da olduğundan daha yaşlı hissedebilirken; bazıları ilerleyen yaşına rağmen hayata karşı enerjik ve esnek kalabilir. Buradaki farkı ise biyopsikososyal yani biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin her birini bütüncül şekilde ele alarak tabloyu daha iyi okuyabiliriz.” diyor.&nbsp;

KENDİNİZİ DAHA YAŞLI HİSSETMENİZİN 5 NEDENİ

Kronik Stres:&nbsp;Uzun süre devam eden stres, vücudun sürekli “tehdit altında” olduğu algısını yaratır. Bu durum kortizol seviyesini artırarak zihinsel yorgunluk, motivasyon düşüklüğü ve ruhsal tükenmişlik hissine neden olabilir. Sosyal İzolasyon:&nbsp;İnsanın sosyal bir varlık olduğunu belirten&nbsp;Klinik Psikolog Cansu Çelik, “Sağlıklı güçlü ilişkiler psikolojik dayanıklılığı artırır. İzolasyon ve zayıflayan sosyal bağlar ise stres tepkisini artırarak kişinin kendini daha yorgun ve yaşlı hissetmesine yol açabilir” diyor.&nbsp; Zorlayıcı Deneyimler:&nbsp;Geçmişte yaşanan ve uygun şekilde ele alınmamış bazı travmatik deneyimler, zamanla kişinin tehdit algısının hassaslaşmasına yol açabilir. Bu durum bazı kişilerin duygusal olarak daha kırılgan, kaygıya daha açık olmasına ya da zihinsel olarak daha yorgun hissetmesine sebep olabilir. Anlam Duygusunda Azalma:&nbsp;Hayatta amaç ve anlam duygusunun zayıflaması, motivasyon ve yaşam enerjisinde belirgin bir düşüş yaratabilir. Bu durum kişinin günlük yaşamda daha isteksiz, yorgun ve yaşlı hissetmesine yol açabilir. Uzun Süreli Yüksek Kortizol:&nbsp;Stres hormonu olarak bilinen kortizolün uzun süre yüksek seyretmesi, uyku düzenini, hafızayı ve duygusal dengeyi olumsuz etkileyebilir. Bu durum hem zihinsel hem de duygusal olarak erken yaşlanma hissini artırabilir.

UZUN SÜRELİ STRES BEYNİ DEĞİŞTİRİYOR

Psikolojik zorlanmaların yalnızca “duygusal” bir yük olmadığını, beynin yapısında ve işleyişinde de iz bırakabildiğinin nörobilimsel araştırmalarla desteklendiğini ifade eden&nbsp;Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Çelik, “Uzun süreli stres ve travmatik yaşantılar, beynin özellikle korku ve tehdit algısından sorumlu olan amigdala ile hafıza ve öğrenmede kritik rol oynayan hipokampus bölgelerinde yapısal ve işlevsel değişimlere yol açabiliyor. Bu değişimler, kişinin olayları daha tehditkâr algılamasına, risk değerlendirmesinde zorlanmasına, karar alma süreçlerinde daha kaygı temelli hareket etmesine neden olabiliyor. Sürekli tetikte olma hali ve yüksek kortizol düzeyi, zamanla hem zihinsel esnekliği hem de duygusal dayanıklılığı zayıflatabilirken; bireyin ruhsal olarak daha yorgun, daha kırılgan ya da kendini olduğundan daha “yaşlı” hissetme deneyimine yol açabiliyor” diyor.&nbsp;

YAŞLI HİSSETMEK KADERİNİZ DEĞİL!&nbsp;

Sürecin geliştirilebilir olduğuna dikkat çeken&nbsp;Klinik Psikolog Cansu Çelik, “Sosyal destek ağlarının güçlü olması, duygusal farkındalık geliştirmek, esnek düşünebilmek ve problem çözme becerilerini artırmak ruh sağlığını korumada ve genç tutmada etkili faktörlerdir. Benzer şekilde 80 yılı aşkın süredir devam eden Harvard yetişkin çalışmaları, bireylerin mutluluk oranlarının pozitif sosyal ilişkiler ve sahip olunan anlamlı bağlarla arttığını, hatta biyolojik stres yanıtını düzenlediğini göstermektedir. Yani stres, izolasyon ve çözümlenmemiş duygusal yükler ruhu yaşlandırabilirken; anlamlı ilişkiler, psikolojik dayanıklılık ve duygusal işleme becerileri ruhsal gençliği destekleyebiliyor” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

SAĞLIKLI YAŞLANMAK YALNIZCA HASTALIKLARDAN UZAK KALMAK DEĞİLDİR!

Ruhsal yaşın kronolojik yaştan farklı olabileceğini ancak stres yönetimi, duygusal işleme becerileri ve güçlü sosyal bağların ruhsal gençliği ve sağlıklı yaş almayı desteklediğini ifade eden&nbsp;Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Çelik, “Bu bulgular, yaşlanma sürecinin yalnızca kaç yıl yaşandığıyla değil, bu yılların nasıl deneyimlendiğiyle de yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Bireyin stresle baş etme biçimi, duygularını işleme kapasitesi, yaşamda anlam ve amaç duygusu geliştirmesi ile kurduğu sosyal ilişkilerin niteliği; psikolojik dayanıklılığı güçlendiren temel unsurlar arasındadır. Bu nedenle sağlıklı yaşlanma, yalnızca hastalıklardan uzak kalmayı değil; zihinsel esnekliği korumayı, duygusal dengeyi sürdürebilmeyi ve sosyal bağları canlı tutmayı da kapsayan bütüncül bir iyi oluş halini ifade etmektedir” diyor.&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yaşınızdan Daha Yaşlı Hissediyor Olabilir misiniz? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 08:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125529_3e20c55858f825aec63c7aea1100739f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125529_3e20c55858f825aec63c7aea1100739f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125529_3e20c55858f825aec63c7aea1100739f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Memorial Patoloji'de Tanılar Tam Dijital Laboratuvarda Konuluyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-memorial-patolojide-tanilar-tam-dijital-laboratuvarda-konuluyor-139970.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-memorial-patolojide-tanilar-tam-dijital-laboratuvarda-konuluyor-139970.html</link>
                    <description><![CDATA[Patoloji, modern tıbbın en kritik alanlarından biri olarak kabul ediliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Hastalıkların tanısının konulması, tedavi planının belirlenmesi, ameliyatların yönlendirilmesi ve tedaviye verilen yanıtın değerlendirilmesi gibi birçok aşamada belirleyici rol oynuyor. Bu nedenle patolojide hız, doğruluk ve hasta güvenliği büyük önem taşıyor. Memorial Patoloji Kurucu Hekimi ve Koordinatörü Prof. Dr. İlknur Türkmen, dijital patoloji ve tam dijital iş akışının bu alanda rolü hakkında bilgi verdi.&nbsp;

Patoloji laboratuvarı kuruluş aşamasında planlandı

Patoloji dünyada hala büyük ölçüde lamlar, mikroskopların olduğu analog sistemlerle yürütülmektedir. Ancak bu klasik yapı, hız ve güvenilirlik açısından önemli sınırlılıklar taşımaktadır. Memorial Sağlık Grubu Patoloji Laboratuvarı bu akışı değiştirerek bugün örnek gösterilen bir noktaya gelmenin gururunu yaşamaktadır. Patoloji’nin dijital dönüşüm hikayesi, merkezin kuruluşundan önce başlamıştır. Kurumun temel hedefi; hastalara zaman ve mekandan bağımsız, standart ve güvenilir hizmet verecek bir referans merkezi oluşturmaktı ve planlama bu doğrultuda yapıldı. Patoloji, doğrudan hasta başvurusu olan bir branş olmasa da, sağlık hizmetinin neredeyse tüm alanlarını besleyen kritik bir yapıdır. Bu nedenle patoloji hizmetini kurum bünyesinde ve tamamen dijital bir altyapıyla kurma kararı alındı. Böylece Türkiye’de ilk kez, tüm laboratuvar adımlarının dijital olarak takip edildiği, tam dijital iş akışına sahip bir patoloji laboratuvarı oluşturulmuş oldu.

Hata payını azaltan sistem

Patoloji süreci; hastadan alınan doku örneğinin işlenmesi, değerlendirilmesi ve raporlanmasına kadar uzanan çok aşamalı bir yapıdan oluşur. Geleneksel yöntemlerde bu süreçte insan kaynaklı hata riski ortaya çıkabilir. Memorial Patoloji’de ise dijital takip sistemi sayesinde tüm laboratuvar adımları anlık olarak izlenebilir, geçmişe dönük kayıtlar incelenebilir ve her işlem güvenli biçimde kayıt altına alınarak;&nbsp;

Numunelerin takibi eksiksiz yapılır Hata riski en aza indirilir İş süreçleri hızlanır Hasta güvenliği önemli ölçüde artar

Dijitalleşmenin arkasında güçlü bir ekip var

Memorial’daki dönüşüm yalnızca teknoloji yatırımıyla sınırlı kalmadı. Dijital sistemin hayata geçirilmesi için çalışanların yeni bir kültürü benimsemesi gerekti. Üst yönetimden laboratuvar çalışanlarına, bilgi işlemden satın alma ekiplerine kadar tüm birimler aynı hedef etrafında bir araya geldi. Sürecin her aşaması ayrıntılı şekilde planlandı ve dijitalleşme kararlılıkla uygulandı. Bu başarıda değişim yönetimi kritik rol oynadı. Yeni bir sistem kurmak cihaz satın almaktan ibaret değil. Asıl önemli olan, ekiplerin bu vizyonu sahiplenmesi ve aynı hedef doğrultusunda hareket etmesidir.&nbsp;

&nbsp;Güçlü kadro tanıyı güvenilir kılıyor

Uzmanlaşmış hekim kadrosu merkezin diğer bir güçlü özelliğidir. Bilgi çağında tek bir hekimin tüm alt branşlara aynı ölçüde hakim olmasının mümkün olmamaktadır. Bu nedenle branşlaşmış ekip modeli daha güvenilir sonuçlar vermektedir. Gerektiğinde farklı uzmanların birlikte değerlendirme yapması, dijital altyapı sayesinde daha kolay mümkün olabilmekte ve sıkça yapılabilmektedir. Böylece hastaların doğru ve güvenilir tanıya ulaşması sağlanmaktadır.&nbsp;

Yapay zeka tanıya destek veriyor

Dijital dönüşümün en dikkat çekici başlıklarından biri de yapay zeka uygulamalarıdır. Memorial Patoloji’de CE-IVD onaylı yapay zeka algoritmaları; meme, prostat ve akciğer PD-L1 vakalarında rutin olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Ki-67 ve CMV gibi biyobelirteçlerin değerlendirilmesinde de yapay zeka desteği aktif rol oynamaktadır. Bu sistem &nbsp;kişiselleştirilmiş tedavi planlarının daha güvenli biçimde oluşturulmasına da katkı sağlamaktadır. Yapay zeka sayesinde;&nbsp;

Hücre sayımı gibi tekrarlayan işlemler otomatik yapılmaktadır Patologlar daha karmaşık ve kritik alanlara odaklanabilmektedir Tanıda doğruluk ve standardizasyon artmaktadır Hastalara daha hızlı sonuç ulaştırılmaktadır.

Yenilikler Dünya’da referans merkezi olacak şekilde planlanıyor

Memorial Patoloji bugün Türkiye’de tam dijital patoloji laboratuvar altyapısını hayata geçiren ilk laboratuvar olma unvanını taşımaktadır. Ancak kurumun hedefi bununla sınırlı değildir. Önümüzdeki dönemde Ar-Ge çalışmaları, üniversitelerle yapılacak iş birlikleri ve yeni yapay zekâ algoritmalarının geliştirilmesiyle Memorial Patoloji’nin uluslararası düzeyde bir referans merkezine dönüşmesi amaçlanmaktadır. Memorial Patoloji’nin hikayesi, yalnızca bir laboratuvarın dijitalleşmesini değil; hasta güvenliği, hız, doğruluk ve ekip ruhu üzerine kurulan güçlü bir vizyonu temsil etmektedir. Beş yıl önce atılan bu adım, bugün Türkiye’de sağlıkta dijital dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri olarak gösterilmektedir.&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Memorial Patoloji'de Tanılar Tam Dijital Laboratuvarda Konuluyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 18:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125519_14347f5fdd312f8446b64f2a40bfafcc.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125519_14347f5fdd312f8446b64f2a40bfafcc.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125519_14347f5fdd312f8446b64f2a40bfafcc.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[En riskli grup 5 yaş altındaki çocuklar!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-en-riskli-grup-5-yas-altindaki-cocuklar-139969.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-en-riskli-grup-5-yas-altindaki-cocuklar-139969.html</link>
                    <description><![CDATA[Çocukluk çağında sık görülen viral enfeksiyonlardan biri olan el ayak ve ağız hastalığı, son yıllarda yaygın görülen sağlık sorunları arasında yer alıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Dünya genelinde her yıl milyonlarca çocuğun yakalandığı bu enfeksiyon en sık Coxsackie virüsünden kaynaklanıyor. &nbsp;Genellikle kreş ve okul öncesi dönemde, özellikle 5 yaş altındaki çocuklarda görülen hastalığın bu yaş grubunda yaygın olmasının temel nedeni ise bağışıklık sisteminin henüz tam gelişmemiş olması ve hijyen kurallarına yeterince dikkat edilmemesi. El ile ayak bölgesinde döküntüler ve ağız içinde yaralar ile kendini gösteren hastalık çoğu zaman hafif seyretmesine rağmen hızlı bulaşma özelliği nedeniyle dikkatle takip edilmeli.&nbsp;Acıbadem Kartal Hastanesi&nbsp;Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Muhammed Akif Atlan,&nbsp;genellikle 7-10 gün içinde kendiliğinden geçen el ayak ve ağız hastalığının nadiren de olsa ciddi tablolara yol açabileceğini belirterek, “Bu nedenle,&nbsp;erken dönemde doktora başvurmak hem çocuğun sağlığını korur hem de hastalığın yayılmasını önler” diyor.&nbsp;Nadiren de olsa sinir sistemi veya kalp tutulumu gibi ciddi komplikasyonlar gelişebileceği için&nbsp;hastalığın&nbsp;hafife alınmaması gerektiği uyarısında bulunan&nbsp;Dr. Muhammed Akif Atlan,&nbsp;“Çocuk yeterli sıvı alamıyorsa, yüksek ateş uzun sürüyorsa, belirgin halsizlik varsa veya çocuk genel olarak iyi görünmüyorsa mutlaka yeniden doktora başvurulmalıdır. Erken değerlendirme, özellikle sıvı kaybına bağlı komplikasyonların önlenmesi açısından çok önemlidir” diye konuşuyor.&nbsp;

En sık neden Coxsackie virüsü

El ayak ve ağız hastalığı; genellikle Coxsackie virüsü ve halk arasında 'bağırsak virüsleri' olarak bilinen enterovirüslerin neden olduğu viral bir enfeksiyondur. Hastalığın genellikle hafif ateş, halsizlik ve iştahsızlıkla başladığını vurgulayan Dr. Muhammed Akif Atlan, ilerleyen süreçte görülen belirtileri şöyle sıralıyor: “Ardından ağız içinde ağrılı yaralar gelişir. Bu yaralar çocukların yemek yemesini zorlaştırabilir. Daha sonra el içi, ayak tabanı ve bazen kalça bölgesinde döküntüler ortaya çıkar. Bu döküntüler bazen küçük kabarcıklar şeklinde olabilir.”

Çocuklarda hızla bulaşıyor!&nbsp;

El ayak ve ağız hastalığı hızla bulaşabilen bir viral enfeksiyon özelliği taşıyor. Virüs, hastalığı taşıyan çocuğun tükürüğü, burun akıntısı, dışkısı (özellikle bez değiştirme sırasında) ve vücut salgılarıyla temas edilmesi yoluyla kolayca bulaşabiliyor. Dr. Muhammed Akif Atlan, virüsün özellikle çocukların bir arada bulundukları kreş ve okul gibi toplu ortamlarda hızla bulaşabildiğini vurgulayarak, “Bulaşma riskine karşı çocuğun ellerinin sık sık yıkanması, oyuncakların ve ortak kullanılan yüzeylerin temizlenmesi ve hasta çocukların mümkünse evde dinlendirilmesi son derece önemlidir” diyor.&nbsp;

Tedavide amaç konforu artırmak

El ayak ve ağız hastalığında döküntüler birkaç gün içinde azalırken, ağız yaraları biraz daha uzun sürebiliyor. Hastalığa özgü bir tedavi yöntemi olmadığı için çocuğun şikayetlerini azaltmaya ve konforunu sağlamaya yönelik yöntemlere başvuruluyor. Dr. Muhammed Akif Atlan, virüs kaynaklı olması nedeniyle el ayak ve ağız enfeksiyonunda antibiyotik tedavisinin etkili olmadığına işaret ederek, şu bilgileri paylaşıyor: “Ateş düşürücüler ve yeterli sıvı alımı tedavinin temelini oluşturmaktadır. Ağız içindeki yaraların rahatlatılması amacıyla ağız gargaraları veya ağrı kesici spreyler kullanılabilir. Hijyen kurallarına dikkat etmek, çocuğun sıvı alımını korumak ve yeterli istirahat hastalığın yönetiminde en önemli üç noktayı oluşturmaktadır.”&nbsp;

Ebeveynlere 5 kritik uyarı!

Dr. Muhammed Akif Atlan, ebeveynlerin hastalık sürecinde dikkat etmeleri gereken kuralları şöyle sıralıyor:&nbsp;

Bol sıvı almasını sağlayın. Ağız yaralarını artırabilecek asidik ve sert gıdalardan kaçının.&nbsp; Yumuşak ve ılık gıdalar tercih edin.&nbsp; Viral bir hastalık olması nedeniyle gereksiz antibiyotik kullanımından kaçının.&nbsp; Yanlış tedavilere ve yan etkilere yol açabileceği için doktor önerisi dışında tedavi uygulamayın.&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[En riskli grup 5 yaş altındaki çocuklar! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 18:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125516_074da07ed3e898bfb78399acd7ee0928.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125516_074da07ed3e898bfb78399acd7ee0928.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/07042026125516_074da07ed3e898bfb78399acd7ee0928.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kök Hücre Tedavisi ile Ameliyatsız İyileşebilen 4 Cilt Problemi!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-139938.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-139938.html</link>
                    <description><![CDATA[Kök hücre temelli tedaviler, hasar görmüş dokuların onarılmasını destekleyerek yalnızca hastalıkların tedavisinde değil, aynı zamanda yaşlanma etkilerinin azalmasında da umut vadediyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Yenileyici tıbbın en önemli yapı taşlarından biri olan bu yöntemler, estetik ve fonksiyonel iyileşmeyi bir arada hedefliyor. Memorial Ankara Hastanesi Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Alper Kemaloğlu, kök hücre ve eksozom tedavileri hakkında bilgi verdi.&nbsp;

2000’li yılların başında kök hücrelerin keşfiyle birlikte tıpta önemli bir paradigma değişimi yaşandı. Daha önce yaşlanma ve doku hasarına yönelik tedaviler sınırlı kalırken, iyileşmenin büyük ölçüde mevcut hücrelerin kapasitesiyle gerçekleştiği düşünülüyordu. Ancak kök hücrelerin farklı hücre tiplerine dönüşebilme ve bulundukları dokuyu yeniden düzenleyebilme özellikleri sayesinde, dokuların orijinal yapısıyla onarılabileceği ortaya kondu. Bu gelişme, özellikle estetik ve plastik cerrahi alanında yeni tedavi yaklaşımlarının önünü açtı.

Vücut kendi hücreleriyle kendini onarıyor

İnsan vücudu aslında doğuştan güçlü bir yenilenme kapasitesine sahiptir. Anne karnında tek bir kök hücreden gelişen bu yapı, erişkin dönemde de vücutta varlığını sürdürür. Çoğunlukla yağ dokusu içinde bulunan kök hücreler; travma, stres veya açlık gibi durumlarda aktive olarak onarım sürecini başlatır. Günümüzde bu hücreleri kontrollü şekilde elde edip çoğaltarak yeniden hastaya uygulamak mümkün hale gelmiştir.

Yağ dokusundan elde edilen doğal tedavi&nbsp;

Klinik uygulamalarda en sık tercih edilen yöntem, hastanın kendi yağ dokusundan kök hücre elde edilmesidir. Lokal anestezi altında alınan yağ dokusu özel işlemlerden geçirilerek kök hücreden zengin bir içerik haline getirilir. Bu hücreler ihtiyaç duyulan bölgeye enjekte edildiğinde;

İnflamasyonu azaltır, Kolajen yıkımını yavaşlatır, Kanlanmayı artırır.

Böylece hem doku onarımı desteklenir hem de yaşlanma belirtilerinde belirgin iyileşme sağlanır. Hastanın kendi hücreleri kullanıldığı için tedavi tamamen doğal ve biyouyumlu bir yapıdadır.

Ciltteki problemler ameliyatsız iyileşebiliyor

Hücresel tedaviler günümüzde pek çok alanda etkili sonuçlar sunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde büyük cerrahi işlemlere gerek kalmadan, daha konforlu ve tatmin edici sonuçlar elde edilebilmektedir. Genellikle aşağıdaki durumlarda tercih edilmektedir:

Yüz gençleştirme, Erkek tipi saç dökülmesi, Yara ve iz tedavileri, Kronik yaraların iyileştirilmesi

Kişiye özel tedavi planlanıyor

Kök hücre tedavilerinin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Yağ dokusundan elde edilmesi gerektiği için cerrahi işlem açısından uygun olmayan hastalarda uygulanamayabilir. Ayrıca hücre kalitesi yaşla birlikte azaldığından ileri yaş hastalarda tedavi etkinliği düşebilir. Tekrarlayan uygulamalarda yeniden doku alınması gerekliliği de bir diğer önemli faktördür. &nbsp;

Son yıllarda yapılan çalışmalar, kök hücrelerin etkilerini büyük ölçüde salgıladıkları “eksozom” adı verilen biyolojik veziküller aracılığıyla gösterdiğini ortaya koymuştur. Eksozomlar; hücreler arası iletişimi sağlayan, DNA, RNA ve protein taşıyan mikro yapılardır. Hedef hücreye ulaştıklarında onarım ve yenilenme süreçlerini tetiklerler. Bu sayede kök hücrenin kendisini kullanmadan da benzer biyolojik etkiler elde edilebilmektedir.&nbsp;

Cerrahiye alternatif güçlü bir seçenek

Eksozom tedavileri;&nbsp;

Cerrahi işlem gerektirmemesi, Bağışıklık sistemi tarafından düşük reddedilme riski, Daha kolay saklanabilmesi

gibi avantajlarıyla öne çıkmaktadır. Özellikle kök hücre tedavisi için uygun olmayan hastalarda önemli bir alternatif sunmaktadır. Her ne kadar eksozom tedavileri henüz gelişim aşamasında olsa da, dozlama ve uygulama standartlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar hızla devam etmektedir. İnsan vücudundaki milyarlarca hücre sürekli bir iletişim halindedir. Bu iletişimi doğru şekilde yönlendirmek, hastalığın kökenine inmeyi mümkün kılmaktadır. Kök hücre ve eksozom tedavilerinin, modern tıbbın en güçlü ve en doğal iyileşme araçlarından biri olarak önümüzdeki yıllarda çok daha yaygın kullanılacağı öngörülmektedir.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kök Hücre Tedavisi ile Ameliyatsız İyileşebilen 4 Cilt Problemi! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 23:15:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/02042026120835_41a37a579854892131a3484f0b25d681.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/02042026120835_41a37a579854892131a3484f0b25d681.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/02042026120835_41a37a579854892131a3484f0b25d681.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA['Yağlı karaciğer' hastalığı hızla yaygınlaşıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-yagli-karaciger-hastaligi-hizla-yayginlasiyor-139939.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-yagli-karaciger-hastaligi-hizla-yayginlasiyor-139939.html</link>
                    <description><![CDATA[Son yıllarda ülkemizde de hızla yaygınlaşan obezite, insülin direnci ve yanlış yaşam alışkanlıkları nedeniyle yağlı karaciğer hastalığı her 3 kişiden birinde görülür hale geldi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Üstelik karaciğer, hasarın yüzde 80’ine kadar belirti vermeden ilerleyebildiği için birçok kişi hastalığını fark ettiğinde geç kalmış oluyor.&nbsp;Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Ümit Ünal, ‘karaciğer detoksu’ gibi masum görünen uygulamalarınsa sorunun fark edilmeden daha da ilerleyerek karaciğer yetmezliği hatta nakil ihtiyacına kadar götürebildiği uyarısında bulunuyor. Buna karşın erken dönemde yapılacak basit yaşam tarzı değişiklikleriyle karaciğer yağlanmasını önlemenin ve karaciğer sağlığını korumanın mümkün olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ünal, karaciğere ciddi hasar veren 5 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Şok diyetlerle hızlı kilo vermeye çalışmak

Kısa sürede verilen kilolar sağlıklı değil, aksine sağlığı tehlikeye atıyor. Çok düşük kalorili diyetler ve hızlı kilo kaybı, karaciğerde yağ depolanmasını artırabiliyor. Yapılan çalışmalar; haftada 1–1.5 kg’dan fazla kilo kaybının, karaciğer üzerindeki stresi artırarak zarar verebildiğini ve hastalığın ilerlemesini tetikleyebileceğini ortaya koyuyor.&nbsp;

Sadece diyet yapıp egzersizi ihmal etmek

Sadece diyet yapıp egzersiz yapmamak kas kaybına yol açıyor, metabolizmayı olumsuz etkiliyor ve insülin direncini tetikleyerek karaciğer yağlanmasını artırıyor. Düzenli yürüyüş gibi egzersizler, kas dokusunu koruyarak insülin direncini düşürmede ve böylece karaciğer yağlanmasını azaltmada en etkili yöntemlerden birini oluşturuyor.&nbsp;

Meyve tüketiminde aşırıya kaçmak

İçeriğindeki fruktoz nedeniyle meyve tüketiminde aşırıya kaçmak karaciğer yağlanmasını artıyor ve sağlığa fayda yerine zarar getiriyor. Özellikle meyve suyu gibi liften arındırılmış tüketimi, fruktozun daha hızlı emilmesine yol açıyor ve karaciğer yağlanmasını belirgin şekilde hızlandırıyor.&nbsp;

Karaciğeri temizliyor düşüncesiyle ‘bitkisel’ ürünler tüketmek

Prof. Dr. Ünal “Toplumumuzda ‘tamamen bitkisel, hiçbir zararı yok’ denilerek içeriği ve dozu bilinmeyen ürünleri, ‘doğal’ algısıyla tüketmek, karaciğere zarar veren en büyük yanlışlardan birini oluşturuyor! İçeriği standardize edilmemiş bitkisel ürünler, karaciğer hasarı hatta nakil gerektiren toksisitelere yol açabiliyor” diyor. Literatürde, bitkisel ürün kullanımına bağlı akut karaciğer yetmezliği ve nakil gerektiren vakalar bildirildiğini belirten Prof. Dr. Ünal “Karaciğerin ekstra detoksa ihtiyacı yoktur; yapısı gereği bazı basit önlemlere dikkat edildiğinde zaten kendini yenileyebilir” diye konuşuyor. &nbsp;

Alkolün “zararsız bir sınırı” olduğuna inanmak

Karaciğer hastalığı riskinin kişiden kişiye değiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Ünal sözlerine şöyle devam ediyor: “Alkol karaciğerde inflamasyonu artırarak yağlanmanın siroza dönüşme riskini artırıyor. Özellikle &nbsp;karaciğer yağlanması olan kişilerde az miktarda alkol tüketimi bile hastalığın ilerlemesini hızlandırabiliyor. Bu nedenle alkol tüketiminden uzak durmak gerekir.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA['Yağlı karaciğer' hastalığı hızla yaygınlaşıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 19:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/02042026120836_ba81e5d8ddd0e0764de7c89d47a91cf6.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/02042026120836_ba81e5d8ddd0e0764de7c89d47a91cf6.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/02042026120836_ba81e5d8ddd0e0764de7c89d47a91cf6.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kanser Sizi Bulmadan Siz Onu Bulun!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-kanser-sizi-bulmadan-siz-onu-bulun-139926.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-kanser-sizi-bulmadan-siz-onu-bulun-139926.html</link>
                    <description><![CDATA[Kanserde en sık konuşulan konu genellikle belirtilerdir: “Şu kanserin belirtisi nedir?”, “Hangi şikâyetler alarmdır?” gibi sorular sıkça gündeme geliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Peki kansere karşı sadece belirtileri takip etmek kanseri önlemek için yeterli olabilir mi? Birçok kanser türünün belirgin şikâyetler ortaya çıkmadan önce, uzun bir süre sessiz ilerlediğini belirten&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Yeşilyurt, “Günümüzde gelişen genetik ve moleküler teknolojiler sayesinde kanserle mücadelede yeni bir yaklaşım öne çıkıyor: riski henüz hastalık ortaya çıkmadan önce ölçmek. Genetik taramalar ve moleküler analizler sayesinde bireylerin kanser yatkınlığı belirlenebiliyor, böylece riskli kişilerin daha erken ve daha sık taranarak kanser oluşmadan önlenmesi ya da çok erken evrede yakalanmasının mümkün olabiliyor” diyor.&nbsp;

Kanser genetiğimizde var mı?&nbsp;

Kanserlerin oluşum nedenlerine göre ikiye ayrıldığını söyleyen&nbsp;Doç. Dr. Ahmet Yeşilyurt, “Bunlar sporadik yani sonradan gelişen kanserler ve kalıtsal kanserlerdir. En sık görülen kalıtsal olmayan kanserlerin gelişiminde; karsinojenik kimyasallar, radyasyon, bazı virüsler ve yaşam tarzına bağlı çevresel risk faktörleri önemli rol oynuyor. Kalıtsal kanserlerde ise kanser gelişimine zemin hazırlayan genetik değişiklikler söz konusu oluyor. Bu tür kanserlerde risk, çoğu zaman anne veya babadan aktarılan, daha nadir durumlarda ise kişinin doğuştan DNA’sında bulunan zararlı bir gen mutasyonundan kaynaklanabiliyor. Bu nedenle bazı bireylerde kanser gelişimi, genetik yatkınlıkla ilişkili olarak daha erken yaşlarda veya daha yüksek riskle ortaya çıkabiliyor” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

Kanser belirteçleri kanda gizleniyor

Genetik bilgilerin ve teknolojilerin sağladığı gelişmeler sayesinde bir kişinin DNA’sında kalıtsal kanserlerden birine yol açabilecek zararlı mutasyon bulunup bulunmadığının tespitinin oldukça kolay olduğunu ifade eden&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, &nbsp;Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Yeşilyurt, “Örneğin, meme ve over kanserine yol açabilen BRCA1 ve BRCA2 mutasyonları, endometrium (rahim) ve kolorektal (kalın barsak) kanserlere yol açabilen MLH1, MSH2 kalıtsal (germline) gen mutasyonları gibi kanserlerle ilişkili tüm bilinen genler kandan elde edilen DNA’dan incelenebilmekte. Öte yandan sporadik yani sonradan gelişen kanserlere olan yatkınlığımızın (Poligenik Risk Skoru) toplum riskine göre daha yüksek olup olmadığının ölçülmesi de yine koldan alınan küçük bir kan örneği ile mümkün olabiliyor” diyor.&nbsp;

“Ya kanımda kanser riski çıkarsa?”

Kalıtsal genetik taramalarla&nbsp;“aileden aktarılabilen kanser riski”ni taşıyan bireylerin erken dönemde belirlenmesini sağladığını söyleyen&nbsp;Doç. Dr. Ahmet Yeşilyurt, “Bu sayede yüksek risk grubunda yer alan kişiler daha yakından takip edilebilir; gerekli durumlarda koruyucu cerrahi ya da ilaçla risk azaltıcı tedaviler gibi önleyici yaklaşımlar planlanabilir. Benzer şekilde,&nbsp;poligenik risk skoru&nbsp;yüksek olan yani belirli bir kanser türüne yakalanma olasılığı toplum ortalamasına göre daha fazla olan bireyler de standart tarama programlarından farklı olarak daha erken yaşta ve daha sık taranabilir. Böylece kanser gelişmesi durumunda hastalık çok daha erken evrede yakalanabilir; ayrıca o kansere özgü yaşam tarzı değişiklikleriyle riskin azaltılması ve mümkünse hastalığın hiç ortaya çıkmaması hedeflenir” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

O testler halen çok önemli. Çünkü…

Günümüzde meme kanseri için mamografi, rahim ağzı kanseri için Pap smear, kalın bağırsak kanserleri için kolonoskopi ve gaitada gizli kan testleri, akciğer kanseri için ise akciğer grafisi ya da düşük doz bilgisayarlı tomografi gibi taramaların kanserin erken yakalanmasında hâlâ en önemli yöntemler arasında yer aldığını belirten&nbsp;Doç. Dr. Ahmet Yeşilyurt, “Gelişen teknoloji sayesinde erken tanı artık yalnızca bu klasik yöntemlerle sınırlı değil. Günümüzde kanda, tümör hücrelerinden dolaşıma karışan DNA parçalarının tespit edilmesi mümkün hale geldi. Bu sayede hem kanserin çok daha erken dönemde fark edilmesi hem de kanser hastalarında tedaviye verilen yanıtın takip edilmesi mümkün olabiliyor. Ayrıca DNA’daki bazı biyolojik değişiklikleri inceleyen yeni nesil testlerle, tek bir kan örneği üzerinden birden fazla kanser türünü erken dönemde saptamayı hedefleyen yöntemler geliştiriliyor. Bu gelişmeler, kanser taramasında gelecekte çok daha erken ve kişiye özel bir sağlık yönetiminin önünü açacak” diyor.

Kanserde “kitle saptama” dönemi yerini “kanserleşme sürecini izleme”ye bırakıyor

Kanserin erken tanısının “kitle saptama” yaklaşımından daha çok “kanserleşme sürecini izleme” yaklaşımına doğru evrildiğini vurgulayan&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Yeşilyurt, “Genetik ve moleküler teknolojilerdeki hızlı gelişmeler, kanserin erken tanısında yeni bir dönemin kapılarını aralıyor. Günümüzde farklı biyolojik verilerin birlikte değerlendirildiği analizler, yapay zekâ destekli risk hesaplamaları ve çeşitli biyobelirteçlerin takibi giderek daha fazla kullanılmaya başlanıyor. Bu yaklaşımlar sayesinde genetik taramalar ve hücresel düzeydeki değişikliklerin izlenmesi, klasik tarama yöntemlerini tamamlayan güçlü araçlar haline geliyor. Yakın gelecekte sağlık yönetiminin odağı, kanser ortaya çıktıktan sonra tedavi etmekten ziyade, henüz klinik bir hastalık oluşmadan önce kanser riskini belirleyip yönetmek olacak. Böylece kişiye özel sağlık yaklaşımlarıyla kanserin mümkün olduğunca erken saptanması ve hatta bazı durumlarda ortaya çıkmadan önlenmesi hedefleniyor” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kanser Sizi Bulmadan Siz Onu Bulun! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 18:15:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/31032026122405_c0cb55b84eb418d1780283b3d0afc6f4.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/31032026122405_c0cb55b84eb418d1780283b3d0afc6f4.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/31032026122405_c0cb55b84eb418d1780283b3d0afc6f4.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ağrısı çok, tanısı geç hastalık!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-agrisi-cok-tanisi-gec-hastalik-139913.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-agrisi-cok-tanisi-gec-hastalik-139913.html</link>
                    <description><![CDATA[Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen endometriozis, ülkemizde üreme çağındaki 2 milyonu aşkın kadını, bir başka deyişle her 10 kadından birini etkileyen ve bazen organ kayıplarına ya da anneliğe engel olan önemli bir hastalık. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Rahim iç dokusunun rahim dışına yayılmasıyla gelişen bu hastalık, farklı rahatsızlıklarla karıştırıldığı için tanısı çoğu zaman gecikiyor bazen yıllarca tanı konulamayabiliyor.&nbsp;

İşte, Mart ayı-Endometriozis Farkındalık Ayı kapsamında Acıbadem Altunizade Hastanesi’nde “Olağan Şüpheli: Endometriozis” etkinliği düzenlendi. Etkinlik kapsamında gerçekleştirilen söyleşinin moderatörlüğünü&nbsp;Sunucu ve televizyon programcısı Esra Erol&nbsp;yaptı.&nbsp;Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta,&nbsp;yıllarca teşhis konulamamasından dolayı, kadınlarda gelişebilen infekritilite (kısırlık) başta olmak üzere böbrek kaybına kadar ilerleyen önemli ve ciddi hastalığa, tedavisindeki en yeni yöntemlere yönelik önemli bilgiler verdi. Hastalar da geç tanı, şiddetli ağrılar ve zorlu süreçlerini içtenlikle paylaştı.

Söyleşinin ardından atölye çalışmasında katılımcılar hep birlikte, Endometriozis Farkındalık Ayı kapsamında bahar çiçeklerinden süsler hazırladılar.&nbsp;

Prof. Dr. Taner Usta: “Hastalık her 10 kadından 1’ini etkiliyor”

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta, dünyada çok yaygın bir hastalık olan endometrioze tanı konulmasının çok uzun yıllar alabildiğini beirterek şöyle konuştu: “Rahmin iç zarının olmaması gereken yere yerleşip özellikle de yumurtalıklara yerleşip, bazen de komşu organlara yerleşip çok ciddi ağrılarla seyredebilen, kısırlık yapabilen ve kadınların 20’li ve 30’lu yaşlarında ortaya çıkabilen bir hastalık olmasıyla da önem arz ediyor. 10 kadından 1 tanesini etkileyen bir riskten bahsediyoruz. Kontrole kadın doğum uzmanına gitmeli ve akla özellikle çikolata kisti hastalığı geliyorsa bu konuyla ilgilenen kadın doğum uzmanının görmesi çok önemli. İlerleyince hastalık rahim, tüpler, yumurtalıklar bir çok yeri çok etkilemiş oluyor. Bu grup hastada işimiz çok zor. Zaten aslında bu farkındalık etkinliklerinin en önemli amacı; erken tanı koyalım, tedaviyle ilgili fırsat zamanını kaçırmayalım.”

Endometriozisin yol açtığı ağrıların, başka hastalıklarda da görülebildiğini belirten Prof. Dr. Taner Usta, bu nedenle tanı konulmasında gecikme yaşanabildiğini vurguladı:&nbsp;“Karındaki ağrılar birçok hastalıkta görülebiliyor. Mesela bel fıtığı hastalığıyla karışabiliyor veya hassas bağırsak sendromu ile karışabiliyor. Ama pelvik bölgede bir kadında adetlerle bağlantılı veya yumurtlamayla bağlantılı eğer bir ağrı durumu varsa mutlaka akla endometriozis gelmeli. Birçok durumda da karşımıza endometriozis &nbsp;çıkıyor.”&nbsp;

Prof. Dr. Taner Usta tedaviye yönelik şu bilgileri verdi:&nbsp;“Tedavide ilaç tedavilerinden çok faydalanıyoruz. Endometriozis eğer yumurtalık rezervini azalttıysa yumurtaları dondurma veya embriyo dondurma gibi tedavi seçeneklerini mutlaka düşünüyoruz ve hastayla tartışıyoruz. Özellikle çok derin tutulumlar, organları tehdit eden tutulumlar var veya şüpheli bir görüntü varsa da böyle bir durumda cerrahi tedaviye başlıyoruz.”&nbsp;

Esra Erol: “Endometriozisi de toplumda yüksek sesle konuşabilmeliyiz”

Etkinlik kapsamında gerçekleştirilen söyleşinin 2. kez moderatörlüğünü yapan&nbsp;Sunucu ve televizyon programcısı Esra Erol&nbsp;da; endometriozis hastalığı konusunda toplumsal farkındalık oluşmasının son derece önemli olduğunu vurguladı. Erol şöyle konuştu:&nbsp;

“Kadın hastalıklarına dair toplumda çok yüksek sesle konuşamıyoruz. Bunun tabi kültürel yapıdan, kadının toplumdaki yerinden ve halk arasındaki önyargılardan kaynaklandığını düşünüyorum. Bazı hastalıklarda olduğu gibi bence endometriozisi de yüksek sesle konuşmalıyız.”

Kadınların yaşamını kabusa çevirebilen bu hastalığa yönelik toplumsal farkındalık oluşturabilmek için katkıda bulunmaya özen gösterdiğini vurgulayan Erol, sözlerine şöyle devam etti: “Bulunduğum konum itibariyle de bu konuda bir farkındalık yaratabiliyorsak ne mutlu. Çünkü halk arasında endometriozis ile ilgili bu hastalığı bilmeyen insanlar genelde şunu söylüyorlar; ‘yaa ne kadar nazlı niyazlı, sanki ağrıları birazcık abartıyor, sanırım senin ağrılarının bir psikolojik karşılığı var’ Aslında böyle değil, çok ciddi bir hastalık. Biz bu hastalığı ne zaman yüksek sesle konuşur farkında olursak sanırım erken teşhis ve tanı ve sürecin anlaşılmasını sağlayabiliriz.”

&nbsp;“7 yılda tanı aldım, keşke daha önce bilseydim”

Etkinlikte konuşan&nbsp;48 yaşındaki Aygen Yapıcıkardeşler&nbsp;de hastalığına 7 yıl tanı konulmadığını belirterek, bir yıl önce, bağırsağında da görülen ‘bağırsak endometriozisi’ tanısı aldığını söyledi. Bağırsağında 4,5 santimlik endometriozis nedeniyle geçtiğimiz ay Prof. Dr. Usta’ya ameliyat olan Yapıcıkardeşler, tanı konulana kadar yaşadığı zorlu süreci şöyle anlattı:&nbsp;

“Bundan 8 sene kadar önce sol tüpümde tıkanıklık olduğu fark edildi, fakat o zaman teşhis konulmadı. Endometriozis kelimesini de aslında çok yakın bir zamanda duydum. 2024’ün Aralık ayında yaptırdığım check-upta doktorlarımdan bir tanesi ‘çikolata kisti ama bu endometriozis olabilir’ dedi. Benim için kistti, çok bir şey ifade etmiyordu açık söyleyeyim bu konuda tabiri caizse cahil olduğumu düşünüyorum. Bu kelime ‘kist’ demek ki dedim ve çok önemsemedim ama doktorum üzerine gitti, 3 ay sonra tekrar kontrole çağırdı. Başka bir şikayetim var mı anlamaya çalıştı ama ben yine aynı şekilde rahimle bağırsak arasında bu kadar büyük bir ilişki olduğunu bir kadın olarak bilmiyordum. Benim teşhisim Derin Endometriozis olarak konuldu&nbsp;ama bağırsak endometriozisydi asıl, evet rahimde endometriozis vardı ama bağırsağa da sıçramıştı. Teşhis konulduğunda 4,5 cm kadar bağırsakta endometriozis vardı”

48 yaşında olduğunu ve her yıl check-up yaptırdığını belirten Yapıcıkardeşler, 8 yıl önce başlayan sorunlarına ancak bir yıl önce tanı alabildiğinden yakındı: “

“Yaptırdığım checkuplarda sol tüpümün tıkalı olduğu fark edildi amaı teşhis 8 yıl önce konulmadı. Dolayısıyla ben endometriozis kelimesini 8 yıl önce değil, son 1 sene içerisinde yaptığım görüşmelerde duydum. Bir ay önce olduğum ameliyatın sonucunda da aslında o tarihte tüpümün tıkalı olmasının sebebinin de endometriozis olduğu çok yeni ortaya çıkmış oldu. Belki 8 sene önce tanı konulsaydı farklı bir tedavi uygulanırdı, bağırsak yoluna gitmezdi, bağırsak endometrizoisi olarak sçırmayıp medikal tedaviyle sonuçlanırdı belki de.”

“Hamileliğimin 30. Haftasında aldığım haberle şok oldum”

Bir bebek annesi olan 28 yaşındaki Öykü Güncan da hiçbir şikayeti yokken 2023 yılında rutin kontrolde endometriozis tanısı aldığını ama bunu önemsemediğini söyledi. Evlendikten haftalar sonra çikolata kistinin patlamasıyla acil ameliyata alınan Güncan, hamileliğinde yaşadığı şoku da şöyle paylaştı:&nbsp;

“Herhangi bir sorun yok diye düşünüyorduk fakat çikolata kisti büyümeye devam etmiş içerde. Kist hamile kalınca da büyümeye devam etti ve doktorum, o süreci takip eden doktorum yani sorun yaratmadı en başta ama 30. Haftaya geldiğimizde ‘bu şekilde doğum yaptıramayacağım dedi. Daha sonra yeni bir doktor arayışına girdik ve Taner hocayı bulduk, sağ olsun kabul etti bizi.”&nbsp;

Prof. Dr. Taner Usta tarafından yakın klinik izleme alınan Güncan, doğuma kadar da herhangi bir müdahale yapılmadan izlendi. 30 haftalıkken 6 santim olan endometriozisin doğumda 8 santime ulaştığı görüldü. Bebeğini dünyaya getirmek için sezaryen ameliyatı olan Öykü Güncan’ın ameliyat sırasında çikolata kistinin içi boşaltıldı.. Bebeğine kavuşan Öykü Güncan, endometriozisin oluşturduğu sağlık sorunundan da kurtuldu.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ağrısı çok, tanısı geç hastalık! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 19:15:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125627_1ee4c10caed4207e94a2a68146e27528.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125627_1ee4c10caed4207e94a2a68146e27528.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125627_1ee4c10caed4207e94a2a68146e27528.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Beyin dokusu acıyı hissetmiyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-beyin-dokusu-aciyi-hissetmiyor-139914.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-beyin-dokusu-aciyi-hissetmiyor-139914.html</link>
                    <description><![CDATA[Beyin, vücudun en hayati ve en karmaşık organlarından biri. Tüm hareketleri ve düşünceleri yönetir. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Ağrıyı algılasa da kendi dokusu ağrı hissetmez. Beyin cerrahisinin de ileri düzey uzmanlık ve titizlik gerektirdiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Günümüzde beyin cerrahisinde en sık ameliyat gerektiren durumlar; omurgada sinirlere baskı yapan fıtıklar, beyin tümörleri ve beyin damar hastalıklarıdır. Ağrıyı algılayan merkez olmasına rağmen beyin dokusunun kendisinin ağrı hissetmemesi, bazı cerrahi aşamaların hastanın konforu korunarak farklı şekillerde yapılabilmesine imkân tanır” ifadelerini kullandı.

Beyin dokusunun ağrı hissetmemesi, bazı ameliyatların hastanın uyanık olduğu şekilde planlanabilmesini de mümkün kılar. Ancak uyanık beyin ameliyatının sanıldığı gibi yeni bir yöntem olmadığını, kökeninin 1970’lere uzandığını ve uzun yıllardır uygulandığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Beyin dokusu ağrıyı algılasa da kendisi ağrı hissetmez, buna karşılık cilt ve kafatası zarı ağrıya duyarlıdır. Bu nedenle bu bölgeler uyuşturularak ameliyatın belirli aşamaları yapılabilir. Özellikle konuşma ve hareket merkezlerine yakın tümörlerde hastanın tepkileri izlenerek ameliyat daha güvenli şekilde gerçekleştirilir. Bu süreç, ameliyatın belirli aşamalarında hastanın kontrollü şekilde uyandırılması ya da ameliyatın tamamen uyanık olarak gerçekleştirilmesiyle yönetilir. Ayrıca hasta bu süreçte herhangi bir ağrı hissetmez, anestezi uzmanları gerekli ayarlamaları yaparak konforu sağlar” dedi.

Beyin ameliyatları titizlikle planlanmalı

Beyin cerrahisinde ameliyat kararı verilirken birçok unsurun birlikte değerlendirildiğini vurgulayan Kaya, “Örneğin bir tümör söz konusuysa, kitlenin bulunduğu yer, hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve yol açtığı şikâyetler dikkate alınarak en uygun tedavi planı belirlenir. Günümüzde cerrahi müdahale gerektiren durumlar incelendiğinde; omurgada sinirlere baskı yapan fıtıklar, beyin tümörleri, beyin içinde kanamaya yol açan durumlar ile beyin damar hastalıkları en sık karşılaşılan tablolar arasında yer alır. Bu hastalıkların bir kısmı doğuştan gelen damar yapısı farklılıklarından kaynaklanabilir. Beyin, oldukça hassas bir yapıya sahip olduğundan ve çevresindeki dokuların karmaşıklığı nedeniyle bu alandaki ameliyatlar dikkatli bir planlama gerektirir. Bu nedenle iyi kurgulanmış bir cerrahi yaklaşım büyük önem taşır” şeklinde konuştu.

Her beyin tümöründe ve kanamasında cerrahi gerekmez

Cerrahinin fayda sağlamayacağı durumlar olduğunu da belirten Kaya,&nbsp;“Gerek beyin tümörlerinde gerekse beyin kanamalarında tedavi kararı hastalığın türüne ve seyrine göre belirlenir. Bazı tümörler bulundukları bölgede sınırlı kalır ve şikâyete yol açmaz ise cerrahi yerine düzenli takip yeterli olabilir. Ancak bazı tümörler normal beyin dokusuyla iç içe olduğu için tamamen çıkarılamaz ve biyopsi ile tanıyı netleştirdikten sonra uygun tedavi seçilir. Öte yandan cerrahinin kaçınılmaz olduğu durumlarda amacımız, tümörü güvenli şekilde çıkarırken sağlıklı beyin dokusunu korumaktır. Benzer şekilde beyin kanamalarında da her zaman ameliyat gerekmez, bazı hastalar yakından izlenebilir. Ancak kanama beyne baskı yapıyor ve hayati risk oluşturuyorsa, bu durumda acil cerrahi hayat kurtarıcıdır” dedi.

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Beyin dokusu acıyı hissetmiyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 19:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125629_747a066383e904ded8512c6478814708.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125629_747a066383e904ded8512c6478814708.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125629_747a066383e904ded8512c6478814708.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Dünyada Yılda 2 Milyon, Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-dunyada-yilda-2-milyon-ulkemizde-22-bin-kisi-kolon-kanseri-oluyor-139916.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-dunyada-yilda-2-milyon-ulkemizde-22-bin-kisi-kolon-kanseri-oluyor-139916.html</link>
                    <description><![CDATA[Kolorektal kanser, küresel çapta en yaygın kanser türlerinden biri olarak gösteriliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Dünyada her yıl yaklaşık 2 milyon yeni vaka görülürken, ülkemizde yılda yaklaşık 22 bin kişi bu hastalıkla karşı karşıya kalıyor. Bu rakamlar, hastalığın özellikle 50 yaş üstü bireyleri etkilediğini gösterse de, 50 yaş altı genç yetişkinlerde de vaka sayısında belirgin bir artış görülüyor. Ülkemizde özellikle Kuzeydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da hayat kaybı oranlarında artış gözleniyor. Kolon kanseri erken evrede tespit edildiğinde yüksek oranda tedavi edilebilir olmasına rağmen, geç teşhis durumunda ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile kolorektal kanser riski %30-50 oranında azaltabiliyor ve erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı %90'ın üzerine çıkabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, kolon kanserinin nedenleri, korunma yöntemleri ve tedavileri hakkında bilgi verdi.&nbsp;

50 yaş üstü kişilerin özellikle dikkat etmesi gerekiyor

Kolorektal kanser, kalın bağırsak ve rektum hücrelerinin kontrolsüz büyümesiyle oluşur ve genellikle poliplerin zamanla kansere dönüşmesiyle başlar. Kesin nedeni tam bilinmese de, risk faktörleri arasında genetik yatkınlık, ileri yaş (özellikle 50 yaş üstü), sağlıksız beslenme, obezite, sigara ile alkol kullanımı, hareketsiz yaşam tarzı ve inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn veya ülseratif kolit gibi) yer alır. Bu faktörler hücrelerde genetik değişikliklere yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir.

Bu belirtileri görmezden gelmeyin

Kolon kanserinin belirtileri genellikle erken evrede belirgin olmayabilir ve kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın olan belirtiler aşağıdaki gibidir;

Dışkıda kan görülmesi Bağırsak alışkanlıklarında değişiklik (ishal, kabızlık veya dışkı şeklinde incelme) Karın ağrısı veya kramplar Açıklanamayan kilo kaybı Yorgunluk ve halsizlik&nbsp;

Bu belirtiler fark edildiğinde doktora başvurmak önemlidir, çünkü erken tanı tedavi şansını artırır.

Kolon kanserinden korunmak için bunlara dikkat edin;

Kolorektal kanser büyük ölçüde yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir. Aşağıdaki maddeleri uygulayarak riskinizi önemli oranda azaltabilirsiniz:

Sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinin:&nbsp;Meyve, sebze ve tam tahıllar açısından zengin bir diyet uygulayın. Kırmızı et ve işlenmiş et tüketimini sınırlayın. Lifli gıdalar bağırsak sağlığını korur ve kanser riskini düşürür. Sigara ve alkolü bırakın: Sigara içmek kolorektal kanser riskini artırır. Alkol tüketimini minimuma indirin veya tamamen bırakın, çünkü bu maddeler bağırsak hücrelerine zarar verir. Kilonuzu kontrol altında tutun:&nbsp;Fazla kilolar, özellikle karın bölgesindeki yağlanma, kanser riskini yükseltir. İdeal kilonuza ulaşmak için dengeli beslenme ve hareketli bir yaşamı tercih edin. Düzenli egzersiz yapın:&nbsp;Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz bağırsak hareketlerini düzenler ve kanser riskini azaltır. Her gün 30 dakika yürümek bile faydalı olabilir. Tarama testlerini ihmal etmeyin:&nbsp;45-50 yaşından itibaren düzenli kolonoskopi yaptırın. Erken evrede polip tespiti, kanserin önlenmesini sağlar. Aile öyküsü varsa daha erken başlayın. Su tüketimini artırın ve kabızlıktan kaçının:&nbsp;Bol su içmek ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bağırsak sağlığını korur. Kabızlık, uzun vadede risk yaratabilir.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Dünyada Yılda 2 Milyon, Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 18:20:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125638_8c94b335f744f96eae0970d23fabe5f0.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125638_8c94b335f744f96eae0970d23fabe5f0.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/30032026125638_8c94b335f744f96eae0970d23fabe5f0.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Hiçbir şikayetiniz olmasa bile]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-hicbir-sikayetiniz-olmasa-bile-139887.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-hicbir-sikayetiniz-olmasa-bile-139887.html</link>
                    <description><![CDATA[Dünya genelinde ve ülkemizde kanserin görülme sıklığı giderek artıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Bu artışın başlıca nedenleri arasında; yaşam süresinin uzaması, sigara kullanımı, obezite, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, fiziksel hareketsizlik ve bazı çevresel risk faktörleri yer alıyor. Üstelik kanser kalp damar hastalıklarından sonra dünya genelinde en sık görülen ikinci ölüm nedeni olarak öne çıkıyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde bazı yaş gruplarında ise birinci sıraya yaklaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 20 milyon kişiye kanser tanısı konuluyor ve yaklaşık 10 milyon kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Türkiye’de de her yıl yaklaşık 230–240 bin yeni kanser vakası görülüyor. &nbsp;Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez,&nbsp;aslında kanserin risk faktörlerinin önemli bir kısmının kontrol altına alınabildiğini belirterek, “Bilimsel çalışmalar, uygun önlemler alındığında kanserlerin yaklaşık yüzde 30–40’ının önlenebileceğini göstermektedir. Kanserden korunmada en temel kurallar ise sigara kullanmamak, sağlıklı beslenmek ve düzenli egzersiz yapmaktır. Bunların yanı sıra tarama tetkiklerini düzenli olarak yaptırmak da kanser riskini önemli ölçüde azaltabilmektedir” diyor.&nbsp;&nbsp;Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez,&nbsp;kanserden korunmak için dikkat etmemiz gereken 10 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.&nbsp;

Sigara ve tütün ürünlerinden uzak durun

Sigara dumanında dört binden fazla kimyasal madde bulunuyor ve bunların 50’den fazlasının kansere yol açabildiği biliniyor. Bu etkisi nedeniyle sigara ve tütün ürünleri; başta akciğer kanseri olmak üzere ağız, gırtlak, pankreas, mesane ve böbrek gibi pek çok kanser türüne yol açabiliyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, “Araştırmalar, akciğer kanserinin yüzde 90’ından sigara ve tütün ürünlerinin sorumlu olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, bu zararlı alışkanlığın bırakılması yaşamsal önem taşımaktadır” diyor.

Akdeniz tipi beslenin

Sebze, meyve, tam tahıllar ve liften zengin besinlerin tüketildiği “Akdeniz tipi” beslenme kanser riskinin azalmasında önemli bir rol oynuyor. Bu besinler içerdikleri antioksidanlar, vitaminler ve fitokimyasallar sayesinde hücrelere zarar veren serbest radikalleri azaltarak DNA hasarını önlemeye yardımcı oluyor. Bunun yanı sıra liften zengin besinler, bağırsakta zararlı maddelerin daha hızlı atılmalarını sağlayarak, özellikle kolorektal kanser riskini düşürüyor. Araştırmalar, liften zengin beslenmenin bazı kanser türlerinde riski yaklaşık yüzde 20 oranında azaltabileceğini gösteriyor.&nbsp;

Sağlıklı kilonuzu koruyun&nbsp;

Çağımızın önemli sağlık sorunlarından biri olan obezite, kanser riskini artıran başlıca faktörler arasında yer alıyor. Obezite; kronik iltihap, artmış insülin ve IGF-1 hormon düzeyleri ile yağ dokusundan salgılanan östrojen gibi bazı hormonların artışı yoluyla hücre çoğalmasını tetikleyebiliyor. Bu durum bazı kanser türlerinin gelişimine zemin hazırlayabiliyor. Obezitenin özellikle meme, kolon, rahim, pankreas ve karaciğer kanseriyle ilişkili olduğu belirtiliyor. &nbsp;

Haftada en az 150 dakika egzersiz yapın&nbsp;

Düzenli egzersiz; bağışıklık sistemini güçlendirmesi, hormon dengesini düzenlemesi, bağırsak hareketlerini artırması ve kronik iltihabı azaltması sayesinde kanser riskini &nbsp;düşürebiliyor. Büyük ölçekli çalışmalar; düzenli egzersizin kanser riskini yaklaşık yüzde 10 – 30 oranında azalttığını gösteriyor. Düzenli fiziksel aktivitenin özellikle kolon ve meme kanseri üzerinde etkili olduğunu belirten&nbsp;Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, “Sağlıklı bir yaşam için haftada en az 150 dakika orta düzeyde egzersiz yapılması önemlidir” &nbsp; diyor.&nbsp;

Alkolden uzak durun

Alkol vücutta asetaldehit adı verilen toksik bir maddeye dönüşerek oksidatif stres ve hormonal değişikliklere yol açabiliyor. Bu durum DNA’ya zarar vererek hücrelerin kontrolsüz çoğalmasını kolaylaştırabiliyor. Alkol tüketimi; karaciğer, ağız, yemek borusu, meme ve kolon kanserleriyle ilişkili oluyor. Alkol tüketimi arttıkça kanser riski de yükseliyor. &nbsp;

İşlenmiş et ürünlerinden kaçının

İşlenmiş et tüketimi özellikle kolorektal kanser riskini artırabiliyor. Salam, sucuk ve sosis gibi işlenmiş ürünler; içerdikleri nitrit ve nitratların kansere neden olabilen N-nitrozo bileşiklerine dönüşmesi sebebiyle risk oluşturuyor. Ayrıca, bu ürünler yüksek sıcaklıkta pişirildiğinde oluşan zararlı bileşikler de DNA hasarına yol açabiliyor.&nbsp;

Güneşin zararlı ışınlarından korunun

Aşırı güneş ışığına maruz kalmak cilt kanserlerinin en önemli nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Güneşten korunmak ve yüksek koruma faktörlü güneş kremi kullanımı riski azaltabiliyor. Bu nedenle güneşin zararlı ultraviyole ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 11:00 – 15:00 saatleri arasında mümküne dışarı çıkmayın. Mecbursanız güneş koruyucunuzu güneşe çıkmadan yarım saat önce uygulamayı ihmal etmeyin.

Enfeksiyonlara karşı aşı olun

HPV (Human Papilloma Virüsü) enfeksiyonu rahim ağzı kanseri; hepatit B ve C virüsleri ise karaciğer kanseriyle ilişkili oluyor. Aşı olmak bu kanserlerin önlenmesinde etkili bir yöntem olarak yerini koruyor.&nbsp;

Tarama programlarını ihmal etmeyin!

Meme kanseri için mamografi, kolon kanseri için kolonoskopi ve rahim ağzı kanseri için Pap smear ile HPV (Human Papilloma Virüsü) tarama testleri kanserin önlenmesi açısından büyük bir öneme sahip. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, hiçbir yakınmanız olmasa bile bu tarama yöntemlerini düzenli olarak yaptırmanızın yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekiyor.&nbsp;

Kolonoskopi:&nbsp;Kansere dönüşebilen poliplerin saptanması için 45 yaşından itibaren 5-10 &nbsp;yılda bir kolonoskopi öneriliyor. Ailede kolon kanseri öyküsü varsa tarama 40 yaşında başlatılabiliyor. İltihabi bağırsak hastalığı gibi risk faktörlerinde takvim daha öne çekilebiliyor.&nbsp;

Pap smear ve HPV DNA testi:&nbsp;21 yaşından itibaren her 3 yılda bir Pap smear testi yaptırılması gerekiyor. 30 yaşından sonra 5 yılda bir Pap Smear ile birlikte &nbsp;HPV DNA testinin yapılması, rahim ağzı kanserine neden olabilen CIN&nbsp;(Cervical Intraepithelial Neoplasia)&nbsp;lezyonlarının erken saptanmasını sağlıyor.

Mamografi:&nbsp;40 yaşından itibaren yılda bir kez yapılan mamografi taramasıyla meme kanserinin öncül lezyonları tespit edilebiliyor. &nbsp;

Zararlı çevresel maddelerden kaçının

Hava kirliliği ve bazı kimyasallar (asbest, kurşun, arsenik, pestisit ve civa) DNA hasarına ve inflamasyona neden olarak özellikle akciğer kanseri riskini artırabiliyor.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Hiçbir şikayetiniz olmasa bile - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 02:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/27032026113606_694db019a338f17a6d9169bf9651f25f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/27032026113606_694db019a338f17a6d9169bf9651f25f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/27032026113606_694db019a338f17a6d9169bf9651f25f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Alerjiler kalp sağlığını etkileyebilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-alerjiler-kalp-sagligini-etkileyebilir-139894.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-alerjiler-kalp-sagligini-etkileyebilir-139894.html</link>
                    <description><![CDATA[Vücut, farklı hastalıklara karşı çeşitli tepkiler geliştirebilen karmaşık bir yapıya sahip. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Öyle ki bağışıklık sisteminin verdiği tepkilerle kalp sağlığının kesiştiği durumlara da rastlanabiliyor. Kounis Sendromu’nun, bağışıklığın aşırı koruyucu tepkisinin kalbi zorlamasıyla ortaya çıktığını belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Alerjik bünyeye sahip olanlarda ya da bilinen kalp rahatsızlığı bulunan kişilerde ani gelişen reaksiyonlarla birlikte görülen göğüs ağrısı önem taşıyor. Erken tanı ve doğru müdahale ile kalıcı hasar riski en aza indirilebiliyor. Kalp ve bağışıklık sistemi birlikte çalıştığı için birinde yaşanan sorun diğerini de etkiliyor” dedi.

Reçetesiz satılan bir ilaç, arı sokması ya da akşam yemeğinde tüketilen deniz ürünleri… Vücudun bu tür etkenlere verdiği alerjik yanıtın bazı durumlarda kalbi de etkileyebildiğini açıklayan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Kounis Sendromu, alerjik veya aşırı duyarlılık reaksiyonları sırasında ortaya çıkan akut koroner sendrom olarak tanımlanır. Halk arasında alerjik kalp krizi ya da alerjik anjina olarak da bilinen bu tabloda, bağışıklık hücrelerinin aktive olmasıyla salınan bazı maddeler, kalp damarlarında spazma yol açabilir” dedi.

Fındık, fıstık gibi yüksek alerjen içeren besinler tehlikeyi artırıyor

Kounis Sendromu teşhisini zorlaştıran en önemli etkenin, alerji belirtileri ile kalp krizi semptomlarının iç içe geçmesi olduğunu vurgulayan Koylan, “Hastalarda göğüs ağrısı ve sıkışma hissi, nefes darlığı ve çarpıntı ile birlikte vücutta yaygın kaşıntı, kızarıklık veya kurdeşen görülebilir. Buna tansiyon düşüklüğü, bayılma hissi ya da bilinç kaybı da eşlik edebilir. Sendromu tetikleyen en yaygın unsurlar; antibiyotikler başta olmak üzere bazı ilaçlar, ağrı kesiciler ve kontrast maddeler, arı ve eşek arısı sokmalarıdır. Kabuklu deniz ürünleri, fındık ve fıstık gibi yüksek alerjen içeren besinler ile lateks alerjisi ya da bazı kimyasal maruziyetler de tetikleyici olabilir” dedi.

Bazı vakalarda adrenalin hayat kurtarıyor

Teşhis aşamasında EKG, troponin testleri ve bazı durumlarda ekokardiyografinin kullanıldığını açıklayan Koylan, “Tanıda en kritik nokta hastanın öyküsünde alerjen maruziyetinin olup olmadığının belirlenmesidir. Tedavi sürecinde ise hem alerjik reaksiyonun baskılanması hem de kalp damarlarının rahatlatılması gerekir. Şiddetli vakalarda adrenalin hayat kurtarıcı olabilirken, Tip I Kounis vakalarında damar spazmını artırabileceği için dikkatli kullanılmalı. Bu süreçte hipertansiyon ve damar sağlığına yönelik yaklaşımlar hastanın uzun dönem takibinde önemli rol oynar” dedi.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Alerjiler kalp sağlığını etkileyebilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 21:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/28032026131344_6e3c2e14c521aaa9c3ae58d92886154b.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/28032026131344_6e3c2e14c521aaa9c3ae58d92886154b.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/28032026131344_6e3c2e14c521aaa9c3ae58d92886154b.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Amalgam Dolgular Değiştirilmeli mi?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-amalgam-dolgular-degistirilmeli-mi-139886.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-amalgam-dolgular-degistirilmeli-mi-139886.html</link>
                    <description><![CDATA[Diş dolgularının temel amacı; çürük nedeniyle zarar gören diş dokusunu onarmak, çiğneme fonksiyonunu korumak ve yeni çürük oluşumunu önlemek olarak tanımlanıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Bu amaçla kullanılan amalgam dolgular, yıllardır yaygın olarak tercih edilen restoratif materyaller arasında yer alıyor. Amalgam dolgu; diş çürüğü temizlendikten sonra oluşan boşluğun doldurulması için kullanılan, gümüş renkli ve metal içerikli bir dolgu türü olarak biliniyor. Amalgam; cıva, gümüş, kalay ve bakır gibi materyallerin belirli oranlarda karıştırılmasıyla elde ediliyor.

Bilimsel Raporlar Ne Diyor?

Ulusal ve uluslararası sağlık otoriteleri tarafından yayımlanan bilimsel raporlarda, amalgam dolguların içerdiği düşük düzeydeki cıva buharının, genel popülasyonda sistemik bir sağlık sorununa yol açtığına dair yeterli kanıt bulunamadığı belirtiliyor. Bu nedenle, işlevini sürdüren amalgam dolguların yalnızca cıva kaygısıyla değiştirilmesi önerilmiyor.&nbsp;

Gereksiz Müdahale Daha Fazla Risk TaşıyabilirDoç. Dr. Kaynar, sağlam bir amalgam dolgunun gereksiz yere çıkarılmasının bazı riskler barındırdığını belirtiyor: “Dolgu sökümü sırasında geçici olarak daha fazla cıva buharına maruz kalınabilir ve sağlıklı diş dokusu gereksiz yere kaybedilebilir. Bu nedenle karar korkuya değil, klinik gerekliliğe dayanmalıdır.”

Dolgu Değişimi Hangi Durumlarda Gerekli?

Güncel bilimsel veriler ışığında bakıldığında amalgam dolgular, çoğu birey için güvenli kabul ediliyor. Ancak tüm dolgu türlerinde olduğu gibi, amalgam dolgular da zamanla aşınabilir, kenar sızıntıları oluşabilir veya dolgunun altında yeniden çürük gelişebilir. Bu tür durumlarda dolgu değişiminin, diş hekiminin klinik değerlendirmesi doğrultusunda yapılması önemli.&nbsp;Doç. Dr. Zeynep Buket Kaynar&nbsp;da bu noktanın altını çiziyor ve dolgu değişimiyle ilgili kararların bireysel riskler ve ağız-diş sağlığı durumu göz önünde bulundurularak, hekim önerisiyle verilmesi gerektiğini söylüyor.&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Amalgam Dolgular Değiştirilmeli mi? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 19:45:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/27032026113604_cefce2b24f358aa2e7dbbcf1a3ed3a06.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/27032026113604_cefce2b24f358aa2e7dbbcf1a3ed3a06.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/27032026113604_cefce2b24f358aa2e7dbbcf1a3ed3a06.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kolon Kanserinin 6 Belirtisi İle Karşılaşmadan Önlem Alın]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-kolon-kanserinin-6-belirtisi-ile-karsilasmadan-onlem-alin-139878.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-kolon-kanserinin-6-belirtisi-ile-karsilasmadan-onlem-alin-139878.html</link>
                    <description><![CDATA[Dünya genelinde en sık görülen kanser türlerinden biri olan kolon kanseri, kansere bağlı ölümler arasında da üst sıralarda yer alıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ En sık 50 yaş ve üzerindeki kişilerde görülse de son yıllarda gençlerde de artış gösteriyor. Kalın bağırsağın iç yüzeyinde başlayan bu hastalık, genellikle “polip” adı verilen küçük oluşumlarla başlıyor ve yıllar içinde kansere dönüşebiliyor. Her iki cinsiyette de görülen ve çoğu zaman hiçbir belirti vermeden ilerleyen kolon kanseri erken teşhis edildiğinde büyük oranda tedavi edilebiliyor.&nbsp;Memorial Dicle Hastanesi Gastroenteroloji Bölümünden Doç. Dr. Remzi Beştaş, kolon kanserinde düzenli tarama testleri ve erken tanın önemi hakkında bilgi verdi.

Kolon kanseri dünyada en sık görülen kanserlerden biri

Kolorektal kanserler dünya genelinde en sık görülen üçüncü kanser türü olup, kansere bağlı ölümler arasında ikinci sırada yer almaktadır. En sık görülme yaşı 50 yaş ve üzeri olsa da son yıllarda genç yaş gruplarında da görülmeye başlanmıştır. Ancak bu hastalığın önemli bir özelliği bulunmaktadır. Kolon kanseri erken teşhis edildiğinde tedavi başarısı oldukça yüksek olan kanser türlerinden biridir. Bu nedenle düzenli tarama programlarına katılım ve toplumda farkındalığın artırılması büyük önem taşımaktadır.

Kolon kanseri erken dönemde belirti vermeyebilir

Kolorektal kanserler sinsi seyirli hastalıklar arasında yer alır ve erken evrelerde herhangi bir belirti vermeyebilir. Hastalık ilerledikçe bazı belirtiler ortaya çıkabilir.

Dışkıda kan görülmesi,&nbsp; Uzun süre devam eden kabızlık veya ishal,&nbsp; Tuvalet alışkanlıklarında değişiklik,&nbsp; Karın ağrısı ve şişkinlik, açıklanamayan kilo kaybı, Sürekli yorgunluk ve halsizlik,&nbsp; Dışkı şeklinde değişiklik ve demir eksikliğine bağlı&nbsp;

Bu belirtilerden biri veya birkaçının görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir gastroenteroloji uzmanına başvurmak erken tanı açısından büyük önem taşımaktadır.

Bazı risk faktörleri kolon kanseri riskini artırıyor

50 yaş ve üzeri olmak, ailede kolon kanseri öyküsü bulunması, fazla kırmızı et tüketimi ve liften fakir beslenme gibi sağlıksız beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam tarzı, obezite, sigara ve alkol kullanımı ile inflamatuvar bağırsak hastalıkları kolon kanseri riskini artırabilmektedir. Bu risk faktörlerine sahip kişilerin kolon kanseri tarama programlarına daha dikkatli şekilde katılması ve düzenli kontrollerini yaptırması önerilmektedir.

Tarama testleri kanseri ortaya çıkmadan önleyebilir

Kolon kanserinde en önemli basamak erken tanıdır. Kolonoskopi ile bağırsakta oluşabilecek poliplerin tespit edilmesi ve çıkarılması sayesinde kanser gelişimi daha ortaya çıkmadan önlenebilir. Kolon kanseri için önerilen tarama yaşı genellikle 45 olarak kabul edilmektedir. Tarama yöntemleri arasında 10 yılda bir kolonoskopi, yılda bir gaitada gizli kan testi, üç yılda bir gaita DNA testi ve beş yılda bir BT kolonoskopi yer almaktadır. Aile öyküsü bulunan veya yüksek risk grubunda yer alan kişilerde tarama daha erken yaşlarda ve daha sık aralıklarla yapılabilmektedir.

Sağlıklı yaşam alışkanlıkları kolon kanseri riskini azaltabilir

Kolon kanseri riskini azaltmak için yaşam tarzında yapılacak bazı değişiklikler oldukça etkili olabilir.

Lif açısından zengin sebze ve meyve tüketmek,&nbsp; Kırmızı ve işlenmiş et tüketimini azaltmak,&nbsp; Düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı kiloyu korumak,&nbsp; Sigara ve alkolden uzak durmak&nbsp; Düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemek kolon kanseri riskini azaltmaya yardımcı olur.

Dünya genelinde Mart ayı Kolon Kanseri Farkındalık Ayı olarak kabul edilmektedir ve mavi kurdele ile simgelenmektedir. Bu ay boyunca hastalık hakkında farkındalık oluşturulması ve bireylerin tarama testlerine yönlendirilmesi hedeflenmektedir. Çünkü kolon kanseri erken teşhis edildiğinde büyük oranda tedavi edilebilen bir hastalık olarak öne çıkmaktadır.

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kolon Kanserinin 6 Belirtisi İle Karşılaşmadan Önlem Alın - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 11:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143617_988957f75041d8ef189342ab6bcc16a4.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143617_988957f75041d8ef189342ab6bcc16a4.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143617_988957f75041d8ef189342ab6bcc16a4.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Özellikle karın bölgesinde hızlı yağlanma varsa, gecikmeyin!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-ozellikle-karin-bolgesinde-hizli-yaglanma-varsa-gecikmeyin-139877.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-ozellikle-karin-bolgesinde-hizli-yaglanma-varsa-gecikmeyin-139877.html</link>
                    <description><![CDATA[Kilo vermeye çalışırken bazen hiç beklenmedik bir tabloyla karşılaşabiliyoruz.  ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Daha az yeriz, daha çok hareket ederiz ama tartı ibresinde bir değişim olmaz. Üstelik, bazen canımızı daha da sıkan bir şey olur; her zamankinden az yediğimiz halde kilo alırız.&nbsp;Acıbadem Altunizade Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr.&nbsp;Adnan Batman,&nbsp;bu durumun çoğu zaman hatalı beslenme ve yaşam alışkanlıklarımızdan kaynaklandığını belirterek, “Diyet sürecinde kalori hesabı yapmamak, az yenilmesine rağmen kilo alınmasının en yaygın sebeplerinden biridir. Ancak, kilo alınmasının nedeni sadece beslenme hataları değildir.&nbsp;Vücudumuz bazen kronik strese, hareketsizliğe ve uyku bozukluğu gibi etkenlere karşı kendini korumaya alır ve yağ depolamaya yönelir. Bu nedenle az yemek her zaman çözüm olmayabilir” diyor.&nbsp;Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları&nbsp;Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman,&nbsp;ancak kilo artışının hormonal veya metabolik hastalıklardan da kaynaklanabildiğini vurgulayarak, “Özellikle kısa sürede ve karın çevresinde belirgin kilo artışı varsa, metabolik veya hormonal sebeplerin araştırılması son derece önemlidir” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;Doç. Dr. Adnan Batman, &nbsp;az yemeye rağmen kilo artışına yol açabilen 10 etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.&nbsp;

Hatalı diyetler

Az yenilmesine rağmen kilo alımının en önemli sebeplerinden biri, diyet sürecinde kalori hesabı yapılmamasıdır. Bu durum&nbsp;farkında olmadan ihtiyaçtan fazla enerji alınmasına yol açabiliyor. Ayrıca, şok diyetler de kısa sürede hızlı kilo kaybı sağlasalar da metabolizmayı yavaşlatabiliyor ve kas kaybına neden olarak kilo alımını kolaylaştırıyor.&nbsp;

Yetersiz ve kalitesiz uyku

Yetersiz ve kalitesiz uyku, az beslenilmesine rağmen kilo artışının önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Doç. Dr. Adnan&nbsp;Batman, beş saatin altında uyuyan kişilerde obezite riskinin yüzde 50 oranına kadar artabildiğine işaret ederek, şu bilgileri paylaşıyor: “Gece geç uyumak melatonin ve kortizol dengesini bozar. Bu durum insülin duyarlılığını azaltır ve vücudu yağ depolamaya daha yatkın hale getirir. Aynı zamanda kortizolün&nbsp;salınımını yükselterek karın çevresinde yağlanmayı artırır. &nbsp;Dolayısıyla melatonin hormonunun yükseldiği 22:00-23:00 saatleri arasında uyku moduna geçilmesi son derece önemlidir.”

Kronik stres&nbsp;

Kronik stres altında vücut daha fazla kortizol hormonu salgılıyor. Bu hormon uzun süre yüksek düzeyde kaldığında metabolizma hızını düşürüyor. Ayrıca, kan şekerini yükselterek insülin seviyesinin de artmasına neden olabiliyor; bu durum yağ depolanmasını kolaylaştırıyor. Kronik stres altında olan kişiler az yeseler bile yağ depolamaya daha yatkın hale gelebiliyor. Doç. Dr. Adnan Batman,&nbsp;&nbsp; stres hormonu kortizol yüksekliğinin özellikle karın bölgesinde yağ dokusunu artırdığını belirterek, “Karın bölgesi kortizole daha duyarlı olduğu için yağ yakımı burada daha fazla belirginleşmektedir” diyor.&nbsp;

Kas kütlesinde azalma

Kas kaybı 35 yaş sonrasında yavaş ama sürekli bir şekilde ilerliyor. Kas dokusunun metabolik olarak aktif olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Adnan Batman, “Kas kütlesi azaldıkça bazal metabolizma hızı da düşmektedir. Bu durum, aynı miktarda beslenmeye devam edilse bile vücudun daha az enerji harcamasına ve zamanla yağ oranının artmasına neden olabilmektedir” bilgisini veriyor.&nbsp;

Hareketsiz yaşam

Sadece spor yapmak değil, gün içindeki toplam hareket miktarı da enerji harcamasını belirliyor. Masa başında çalışma ve uzun süre oturma gibi alışkanlıklarda günlük enerji harcaması ciddi şekilde azalıyor. Bu durumda kişi az besin tüketse bile harcanan enerji daha düşük olduğu için kilo artışı görülebiliyor. Düzenli günlük hareket, metabolizmanın daha aktif kalmasına yardımcı oluyor ve kilo kontrolünü destekliyor.

Perimenopoz / Menopoz

Perimenopoz ve menopoz dönemlerinde östrojen seviyesinin azalması metabolizmanın yavaşlamasına neden olabiliyor. Dolayısıyla az yenilse bile metabolizma daha yavaş çalıştığı için kilo alınabiliyor. Bu hormon değişimi vücudun yağı özellikle karın bölgesinde depolama eğilimini artırıyor.&nbsp;

Tiroit yetmezliği (Hipotiroidi)&nbsp;

Metabolizmamızı düzenleyen tiroit hormonlarının eksikliğinde bazal enerji harcaması düşüyor ve sıvı tutulumu gelişebiliyor. Genellikle 2–4 kilo civarında kilo artışı yaşanırken beraberinde halsizlik, üşüme ve kabızlık gibi sorunlar da görülebiliyor.&nbsp;

Cushing sendromu&nbsp;

Cushing sendromu, vücudun uzun süre yüksek miktarda kortizol hormonuna maruz kalmasıyla oluşan bir hastalık. Kortizol yüksekliği özellikle karın bölgesi, ense ve yüzde yağ birikimine yol açıyor. Yüz yuvarlaklaşıyor, cilt inceliyor ve morarmalar gelişebiliyor. Doç. Dr. Adnan Batman, hızlı ve bölgesel kilo artışında Cushing sendromunun mutlaka akla gelmesi gerektiğine işaret ediyor.&nbsp;

İnsülin direnci&nbsp;

İnsülin direncinde hücreler kan şekerini dengelemek için daha fazla insülin salgılıyor. İnsülin, glikozu hücrelere taşıma ve fazla enerjiyi yağ olarak depolama sinyali veren bir hormon. Kan şekeri normal olsa bile yüksek insülin nedeniyle vücut yağ depolamaya daha yatkın hale geliyor ve yağ yakımı zorlaşabiliyor. Kilo artışı özellikle karın bölgesinde görülüyor.&nbsp;

Polikistik over sendromu

Polikistik over sendromu&nbsp;olan kadınlarda androjen artışı ile insülin direnci birlikte görülebiliyor. &nbsp;Bunun sonucunda az yenilmesine rağmen kilo artışı yaşanabiliyor. Ayrıca adet düzensizliği, tüylenme ve akne gibi sorunlar da gelişebiliyor.

Kilo artışına karşı 5 etkili öneri!

Gerçek kalori alımınızı objektif olarak belirleyin.&nbsp; Uyku sürenizi 7–8 saate çıkarın. &nbsp;Haftada en az 3 gün direnç egzersizi yaparak, kas kütlenizi koruyun. Tiroit, insülin ve kortizol gibi temel hormon değerlendirmesi yaptırın.&nbsp; &nbsp;Kilonuzu ve bel çevrenizi düzenli olarak ölçün.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Özellikle karın bölgesinde hızlı yağlanma varsa, gecikmeyin! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 19:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143616_6aa67d0a7288a0c7f626870fa25c7261.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143616_6aa67d0a7288a0c7f626870fa25c7261.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143616_6aa67d0a7288a0c7f626870fa25c7261.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Katarakt Yaş Sınırı Tanımıyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-katarakt-yas-siniri-tanimiyor-139872.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-katarakt-yas-siniri-tanimiyor-139872.html</link>
                    <description><![CDATA[Dünya genelinde kalıcı görme kaybının önde gelen nedenlerinden olan katarakt, gözdeki doğal merceğin saydamlığını kaybetmesi ile oluşuyor ve bulanık görme, ışığa hassasiyet, renklerde solgunlaşma gibi belirtilerle kendini gösteriyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Genellikle 50 yaşından sonra görmeye alışkın olduğumuz katarakt, artık gençlerin de görme kalitesini tehdit ediyor.&nbsp;

Prof. Dr. Kadriye Ufuk Elgin erken yaşta kataraktın en önemli nedeninin genetik miras olduğunu belirtiyor: “Eğer kişinin aile öyküsünde, özellikle birinci derece akrabalarında katarakt gelişimi varsa, bu durum bireyin mercek yapısının çok daha erken yaşlarda bozulmasına zemin hazırlıyor.”

Genetik kadar modern dünyanın beraberinde getirdiği kronik sağlık sorunlarının da kataraktı yine erken yaşlarda tetikleyebileceğini ifade eden Prof. Dr. Elgin, “Kontrolsüz seyreden diyabet, yüksek tansiyon, obezite ve göz içi basıncı katarakt sürecini hızla öne çekiyor” diyor.

Çocukluktaki göz kazaları kataraktı tetikliyor

Erken kataraktta bir diğer sebep ise göz travmaları. Prof. Dr. Elgin, küçük yaşlarda yaşanan spor yaralanmaları veya kazalar sonucunda göze alınan sert darbelerin etkisinin yıllar sonra katarakt olarak ortaya çıkabileceğine işaret ediyor. Ayrıca ultraviyole ışınlarının etkisi ve sigara kullanımı genç yaştaki kataraktın "gizli suçluları” arasında yer aldığını söylüyor.

Genç yaşta katarakt nasıl önlenir?

Prof. Dr. Elgin, erken başlangıçlı katarakttan korunmak için UV ışınlarını engelleyen güneş gözlüğü takmak, sigara ve aşırı alkol tüketiminden kaçınmak, diyabeti kontrol altında tutmak ve antioksidanlar açısından zengin bir beslenmenin faydalı olacağını söylüyor. Hem katarakt hem de diğer teşhis edilmemiş göz hastalıkları için düzenli göz muayenesinin öneminin altını çiziyor.

&nbsp;Tek tedavi ameliyat

Kataraktın ilaçla tedavisinin mümkün olmadığını söyleyen Prof. Dr. Elgin, “Kataraktın tek tedavisi ameliyattır. Ameliyat genellikle damla anestezisi ile yapılır. Gerekli durumlarda sedasyon veya genel anestezi uygulanabilir. Hasta, ameliyattan sonra aynı gün taburcu edilebilir ve ertesi gün sosyal yaşantısına dönebilir. Kataraktın tedavisinde uzun yıllardır fakoemülsifikasyon yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemde ses dalgaları (Ultrasound) ile kataraktlı lens göz içinde parçalanıp dışarı alınır ve yerine yeni bir mercek yerleştirilir” diyor.

Akıllı mercek seçeneği

Son yıllarda klasik tek odaklı merceklerin yerini çok odaklı premium (akıllı) göz içi lenslerin de tedavide öne çıktığını aktaran Prof. Dr. Elgin, “Bu mercekler sayesinde hastalar hem katarakttan kurtuluyor hem de diğer kırma kusurlarının tedavi edilmesiyle net bir görüşe kavuşabiliyor” diyor.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Katarakt Yaş Sınırı Tanımıyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140227_9b3a3d52250394661788d2bfa60a209a.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140227_9b3a3d52250394661788d2bfa60a209a.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140227_9b3a3d52250394661788d2bfa60a209a.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[5 Adımda Doğru Takviye Nasıl Seçilir?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-5-adimda-dogru-takviye-nasil-secilir-139868.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-5-adimda-dogru-takviye-nasil-secilir-139868.html</link>
                    <description><![CDATA[Modern yaşam hızlandı, beslenme düzeni değişti, güneşle temas azaldı, yeni trend takviyeler ise hayatın tam ortasına yerleşti. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Raflar vitamin, mineral ve bitkisel desteklerle dolup taşarken, her gün yeni bir madde gündeme geliyor. Ancak “Her düşük değer takviye gerektirir mi? Popüler desteklerin gerçekten işe yaradığını nasıl anlarız? Etiket ve doz güvenilir mi?” gibi sorular giderek daha fazla önem kazanmaya başladı.&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı Aile Hekimi Prof. Dr. İsmet Tamer vitamin takviyesini seçmenin altın ipuçlarını paylaşıyor.

VİTAMİNE GERÇEKTEN İHTİYACINIZ VAR MI?

Günümüzde pek çok kişi, yaşam temposu ve beslenme düzenindeki değişiklikler nedeniyle eksik kaldığını düşündüğü vitamin ve mineralleri takviyelerle tamamlamaya yöneliyor. Geleneksel beslenme biçimlerinin yerini işlenmiş gıdalara bırakması, taze sebze-meyve tüketiminin azalması mikro besin alımını düşürürken; kapalı ofislerde uzun saatler çalışma, güneş ışığına daha az maruz kalma gibi modern yaşam faktörleri özellikle&nbsp;D vitamini başta olmak üzere çeşitli eksiklikleri artırıyor.&nbsp;Öte yandan gelişmiş laboratuvar testleri sayesinde belirti vermeyen eksiklikler daha sık tespit ediliyor, sosyal medya ve pazarlama dili ise “doğal, mucize, hızlı etki” söylemleriyle takviyelere olan ilgiyi körüklüyor. Bu noktada laboratuvar değerlerinin tek başına belirleyici olmadığına dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. İsmet Tamer, “Tahlilde değerin düşük çıkması her zaman takviye başlanacağı anlamına gelmez. Eksikliğin derecesi, klinik bulgular ve risk faktörleri birlikte değerlendirilmelidir. Bazı hafif düşüklüklerde yaşam tarzı düzenlemesi yeterliyken, ciddi düzeylerde hedefe yönelik tedavi gerekebilir” diyerek bilinçli yaklaşımın önemini vurguluyor.

HER YENİ BİLEŞEN MUTLAKA ALINMALI MI?

Takviye pazarında her gün yeni bir bileşen gündeme geliyor. Yakın dönemde popülerleşen berberin buna iyi bir örnek. Peki yeni maddeler gerçekten yeterli bilimsel kanıtla mı destekleniyor, yoksa trend etkisiyle mi hızla yaygınlaşıyor?&nbsp;Prof. Dr. İsmet Tamer’e göre burada en kritik nokta, “etkinlik ve güvenlik verisinin randomize kontrollü bilimsel çalışmalarla desteklenmesi”. Bazı bileşenler için umut vadeden sonuçlar bulunsa da çalışmaların kapsamı, katılımcı sayısı ve kullanılan dozlar büyük farklılık gösterebiliyor.&nbsp;Tamer, “ Bitkilerde doğal olarak bulunan berberin bileşiği&nbsp;üzerine kan şekeri ve lipid profili gibi parametrelerde olumlu sonuçlar bildiren yayınlar mevcut; ancak uzun dönem güvenlik verisi ve standart doz netliğine dair yeterli kanıt henüz sınırlı” diyerek temkinli yaklaşılması gerektiğinin altını çiziyor.&nbsp;Prof. Dr. İsmet Tamer, özellikle sosyal medya etkisiyle hızla yayılan takviyeler konusunda uyarıda bulunuyor ve “Bir madde popüler oldu diye hemen kullanmaya başlanmamalı; hele ki tedavi amacıyla ve mevcut ilaçlarla birlikte alınacaksa mutlaka bir hekim görüşü alınmalı” diyor.&nbsp;

VİTAMİN TAKVİYESİNİN İÇİNDE VİTAMİNİ YOKSA?

Vitamin ve bitkisel takviyelerin içerik güvenilirliğinin hem dünyada hem Türkiye’de en çok tartışılan başlıklardan biri olduğunu belirten&nbsp;Prof. Dr. İsmet Tamer, “Bağımsız laboratuvarların yaptığı analizlerde zaman zaman ürün etiketinde yazan etken maddenin ya çok düşük oranda bulunduğu ya da hiç bulunmadığı tespit edilebiliyor. Bu durum şaşırtıcı değil. Gıda takviyeleri ilaçlar kadar sıkı onay süreçlerinden geçmediği için kalite kontrol üreticinin beyanına ve uyguladığı standartlara bağlıdır. Bağımsız kuruluşlarca test yapılmadığında etiket ile içerik arasında tutarsızlık görülebilir. Özellikle online satış platformlarındaki her ürün denetimlerden geçmediği için dikkatli olunması gerekiyor” diyor.&nbsp;

DOĞRU TAKVİYE SEÇME REHBERİ&nbsp;

Tüketicilerin takviye seçerken dikkat etmesi gereken noktalar konusunda pratik bir “alışveriş kontrol listesi” hazırlayan&nbsp;Prof. Dr. İsmet Tamer, doğru ürün tercihinin sandığımızdan daha kritik olduğunu belirtiyor. Buna göre takviye satın alırken şu adımlar göz önünde bulundurulmalı:

Etiket mutlaka incelenmeli.&nbsp;Etken maddenin adı ve miktarı şeffaf şekilde yazıyor mu? Her bileşenin dozu belirtilmiş mi? Yan etki, gebelik–emzirme ve çocuk kullanımı uyarıları yer alıyor mu?

Bağımsız test sertifikaları önemli.&nbsp;USP, NSF, ConsumerLab gibi kuruluşların doğrulama logosu ürünün güvenilirliğini artırır. Üretim yeri, GMP bilgisi ve marka iletişim detayları net olmalı.

İlaç kullanıyorsanız dikkat!&nbsp;Bitkisel ve doğal takviyeler ilaçlarla etkileşime girebilir. Düzenli ilaç kullananlar mutlaka hekim görüşü almalı.

Amaç net olmalı.&nbsp;Destek amaçlı mı yoksa belirli bir eksiklik için mi kullanılıyor? Spesifik eksiklik şüphesinde önce test, ardından hedefe yönelik ürün seçimi yapılmalı.

Fiyat tek kriter değildir.&nbsp;Çok ucuz ürünler kalite şüphesi yaratabilir; en pahalısı da en iyi anlamına gelmez. Bilimsel veri ve sertifika her zaman fiyatın önündedir.

Prof. Dr. Tamer, takviyelerin herkes için rutin bir ihtiyaç olmadığını vurgulayarak, “Yeni bir madde popüler oldu diye hemen uzun süreli kullanıma başlanmamalı. Güvenilir kanıta, ürün doğrulamasına ve hekim değerlendirmesine dayanan seçim en sağlıklı yaklaşımdır” diyor.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[5 Adımda Doğru Takviye Nasıl Seçilir? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 21:05:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140213_891ac31dee0e5f5586443f40f9841bae.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140213_891ac31dee0e5f5586443f40f9841bae.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140213_891ac31dee0e5f5586443f40f9841bae.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Karaciğer yağlanması siroz ve kanser riskini artırabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-139875.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-139875.html</link>
                    <description><![CDATA[Günlük hayatta hareketin azalması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi karaciğer sağlığını doğrudan etkileyebiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Karaciğer yağlanmasının fazla kilo, insülin direnci, tip 2 diyabet, kolesterol yüksekliği ve hareketsiz yaşam tarzı olan kişilerde daha sık görüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Karaciğer hücrelerinin içinde normalden fazla yağ birikmesi anlamına gelen karaciğer yağlanması, bazı kişilerde ilerleyerek iltihaplanma, hücre hasarı ve daha ileri aşamalarda siroz ile karaciğer yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor” açıklamasında bulundu.

Karaciğer yağlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan, özellikle ileri evre yağlanma ve siroz gelişen hastalarda karaciğer kanseri riskinin arttığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Son yıllarda, sirozu bulunmayan kişilerde bile yağlanmaya bağlı olarak karaciğer kanseri geliştiğini gözlemliyoruz. Bu sebeple diyabeti olan, hızlı kilo alan ya da karaciğer testleri yüksek seyreden kişilerin daha yakından takip edilmesi kıymetli. Bu kişilerde zamanla iltihaplanma ve doku hasarı gelişme riski yüksek olduğu için kan testleri, ultrasonografi, gerekli durumlarda MR ve bazı hastalarda düzenli kanser taramaları çok önemli” dedi.

Kilo kaybı karaciğer sağlığını destekliyor

Var olan kilonun yüzde 7-10 oranında kaybedilmesi, düzenli yürüyüş yapılması ve Akdeniz tipi beslenmenin karaciğer sağlığını olumlu yönde etkilediğini vurgulayan Karademir, “Bu değişiklikler karaciğer yağlanmasının gerilemesine yardımcı olabileceği gibi kanser riskini de azaltabilir. Günlük hayata entegre edilecek küçük ama sürdürülebilir adımlar bu süreçte önemli bir fark yaratır. Yağlanma tehlikesinin doğru takip ve uygun yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol altına alınabileceği, ihmal edildiğinde ise daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceği bilinmeli” uyarısında bulundu.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Karaciğer yağlanması siroz ve kanser riskini artırabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 19:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143606_5bbea7c24f96b5677d7c7084870b9f5d.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143606_5bbea7c24f96b5677d7c7084870b9f5d.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143606_5bbea7c24f96b5677d7c7084870b9f5d.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ölüm sebepleri arasında ilk 10'da yer alıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-olum-sebepleri-arasinda-ilk-10da-yer-aliyor-139869.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-olum-sebepleri-arasinda-ilk-10da-yer-aliyor-139869.html</link>
                    <description><![CDATA[Karaciğer hastalıkları dünya genelinde en sık görülen sağlık sorunları arasında yer almaya devam ediyor.  ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, özellikle siroz ve kronik karaciğer hastalıkları her yıl yaklaşık 2 milyon kişinin ölümüne neden olurken, küresel ölüm sebepleri arasında ilk 10’da yer alıyor. Vücudumuzun adeta bir kimya laboratuvarı olan karaciğer; yaşamsal öneme sahip maddelerin üretimi, besinlerin enerjiye dönüştürülmesi ve toksinlerin vücuttan temizlenmesi gibi son derece önemli &nbsp;görevler üstleniyor.&nbsp;Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Yıldız,&nbsp;bu nedenle karaciğerin sorunsuz çalışmasının sağlıklı bir yaşam için kritik öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “Ancak bazı etkenler karaciğerde hücre ölümüne yol açabilmektedir. &nbsp;Üstelik karaciğerde oluşan hasar uzun yıllar belirti vermeden sessizce ilerleyebilmekte ve uzun vadede iltihaplanma, fibrozis ile karaciğer nakli gerektirebilen siroza neden olabilmektedir. Karaciğer sağlığını korumak için alınması gereken en önemli önlem ise sağlıklı bir kiloda &nbsp;olmaktır” diyor. &nbsp;Gastroenteroloji Uzmanı&nbsp;Prof. Dr. Hakan Yıldız, &nbsp;karaciğerde en sık hasar oluşturan 6 etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Hepatit B&nbsp;

Hepatit B, dünya genelinde en sık görülen viral hepatit olarak karşımıza çıkıyor. Çoğunlukla anneden bebeğe bulaşarak karaciğerde kronik inflamasyona, yani kronik karaciğer hastalığına &nbsp;yol açabiliyor. Bu inflamasyon yıllar içinde karaciğer hücrelerinin ölümüyle &nbsp;ve bunun sonucunda siroz ve/veya karaciğer kanseriyle sonuçlanabiliyor.&nbsp;

Nasıl önlem almalı?&nbsp;Hepatit B aşısı çoğunlukla bizi yaşam boyunca bu enfeksiyondan koruyor.

Obezite

Dünya genelinde en sık görülen karaciğer hastalığının “karaciğer yağlanması” olduğu belirtiliyor. Çağımızın önemli sağlık sorunlarından biri olan&nbsp;obezite, karaciğerde özellikle “metabolik disfonksiyonla ilişkili yağlı karaciğer” olarak adlandırılan hastalığa yol açabiliyor. Karaciğerde yağlanma uzun vadede ciddi hasarlar oluşturabiliyor ve karaciğer nakli gerektiren hastalarda en sık görülen nedeni oluşturuyor. &nbsp;Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Yıldız,&nbsp;&nbsp;son yıllarda obezite ve sağlıksız beslenme sebebiyle karaciğer yağlanmasının giderek arttığını vurgulayarak, “Araştırmalar, obezite sorunu &nbsp;yaşayan kişilerin yaklaşık yüzde 80’inde karaciğerde yağ birikimi olduğunu göstermektedir” bilgisini veriyor.&nbsp;

Nasıl önlem almalı?&nbsp;Sağlıklı beslenmek, günde 30 dakika hafif tempolu yürüyüş yapmak, ideal kiloya ulaşmak veya mevcut kilonun yüzde 8-10’unu vermek, günde 2-3 fincan filtre kahve tüketmek, karaciğer yağlanmasının hafiflemesine destek oluyor.&nbsp;

İlaçlar ve bitkisel ürünler

Zararsız gibi görünen bazı ağrı kesiciler ve bitkisel ürünler, bilinçsizce kullanıldığında karaciğerde ani iltihaplanma başlatabiliyor ve toksik hepatite neden olabiliyor. Bunun sonucunda halsizlik, sarılık ve ilerleyen dönemde karaciğer yetmezliği tablosu &nbsp;gelişebiliyor. &nbsp;

Nasıl önlem almalı?&nbsp;İlaçları ve bitkisel ürünleri ‘masum’ görmemek; doktor önerisi olmadan hiçbir ürünü kullanmamak, toksik hepatiti önlemenin en basit yolunu oluşturuyor.&nbsp;

Aşırı alkol tüketimi&nbsp;

Alkol, karaciğerde parçalanırken ortaya çıkan toksik ara ürünlerle hücreleri yıpratıyor. Bunun sonucunda zamanla yağlanma, iltihaplanma ve nihayetinde siroza uzanan sessiz bir hasar süreci başlıyor.&nbsp;

Nasıl önlem almalı?&nbsp;Alkolü güvenli sınırların altında ve seyrek tüketmek (haftada 2-3 kadehi geçmemek) karaciğer sağlığımız için çok önemli.&nbsp;

Genetik hastalıklar

Bazı karaciğer hastalıkları genetik nedenlerle ortaya çıkıyor. Genler normalde karaciğer hücrelerinde görev yapan enzimlerin, reseptörlerin (alıcıların) ve taşıyıcı proteinlerin üretimini sağlıyor. Bu genlerde bir bozukluk olduğunda karaciğer bazı görevlerini tam olarak yerine getiremiyor. Örneğin, safra üretimi ve kullanımı bozulabiliyor veya bakır ile demir gibi minerallerin dengesi etkilenebiliyor. &nbsp;Ayrıca, bazı zararlı maddelerin vücuttan atılması zorlaşabiliyor.&nbsp;

Nasıl önlem almalı?&nbsp;Bu tür hastalıklar erken dönemde fark edildiğinde çoğu zaman ilaç tedavisiyle kontrol altına alınabiliyor. Erken tanı için düzenli sağlık kontrolleri ve gerekli laboratuvar testlerinin yapılması büyük önem taşıyor.&nbsp;

Otoimmün hastalıklar

Karaciğer otoimmün hastalıkları &nbsp;(otoimmün hepatit, primer biliyer kolanjit gibi) çoğunlukla genetik yatkınlığı olan kişilerde; enfeksiyonlar, ilaçlar ve karaciğerde inflamasyonun tetiklenmesi sonucu oluşuyor. &nbsp;

Nasıl önlem almalı?&nbsp;Erken dönemde tanı konulduğunda&nbsp;otoimmün hastalıkların tedavi edilebildiğini belirten Prof. Dr. Hakan Yıldız, aile bireylerinde otoimmün karaciğer hastalığı bulunan kişilerin düzenli olarak takip edilmeleri gerektiğine vurgu yapıyor.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ölüm sebepleri arasında ilk 10'da yer alıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 18:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140215_abc0fec644fb399ff487d778b4a13e3d.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140215_abc0fec644fb399ff487d778b4a13e3d.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140215_abc0fec644fb399ff487d778b4a13e3d.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Dijital çağ el ve bilek sağlığını tehdit ediyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-dijital-cag-el-ve-bilek-sagligini-tehdit-ediyor-139861.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-dijital-cag-el-ve-bilek-sagligini-tehdit-ediyor-139861.html</link>
                    <description><![CDATA[Akıllı telefonların ağırlaşması, ekranların büyümesi ve bilgisayar mouselarının yoğun kullanımı, el ve bilek sağlığında kalıcı hasarlara yol açıyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, özellikle telefonu serçe parmakla alttan destekleyerek tutmanın ve saatlerce ekran kaydırmanın karpal tünel ile ulnar sinir üzerinde ciddi baskılar oluşturduğunu belirterek, “Sinir hasarı başladığında geri dönüş çok daha zor bir sürece giriyoruz” uyarısında bulundu.

İSTANBUL (İGFA) - Akıllı telefonların ağırlaşması ve ekranların büyümesiyle birlikte gelişen tutuş alışkanlıkları, yeni nesil bir deformasyonu da beraberinde getirdi.

Telefonu alttan serçe parmakla desteklemek, bu küçük parmağın eklemlerine aşırı yük binmesine ve el ayasından geçen sinirlerin sıkışmasına neden oluyor.

Sadece tutuş değil, başparmakla yapılan sürekli kaydırma hareketinin de el bileğindeki karpal tünel bölgesinde enflamasyona yol açabildiğini hatırlatan Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bu durum, geceleri artan uyuşukluk, el ayasında yanma ve ilerleyen dönemlerde nesneleri tutamama yani güç kaybı ile kendini gösteriyor” dedi.

MOUSE DOĞRU KULLANILMIYOR

Gençler ve oyunseverler arasında yaygınlaşan bir diğer sorunun ise hatalı mouse kullanımı olduğunun altını çizen Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bileğin sürekli masa kenarına veya sert bir yüzeye baskı yapması sinir iletimini kesintiye uğratıyor. Bileğin masaya temas ettiği noktada oluşan sürekli basınç Karpal Tünel Sendromu"nun yanı sıra dirsek bölgesindeki sinirleri etkileyen "Kübital Tünel Sendromu"nu da tetikliyor” uyarısında bulundu.

EV HANIMLARI VE GASTRONOMİ ÇALIŞANLARI DA RİSK ALTINDA

Sinir sıkışmasının sadece teknolojiyle de sınırlı dolmadığını, mutfakta sürekli sebze doğramak, elde çamaşır sıkmak, bezle yer silmek veya saatlerce örgü örmek gibi tekrarlayan hareketlerin tendonların şişmesine neden olduğunu söyleyen Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Bu şişlik, dar bir kanaldan geçen sinirleri baskılayarak şiddetli ağrılara yol açıyor. Özellikle ev hanımları ve gastronomi çalışanları bu sinsi tehlikenin odak noktasında yer alıyor” dedi.

KARINCALANMA VE ELEKTRİK HİSSİ DİKKATE ALINMALI

Özellikle elin ilk üç parmağı olan baş, işaret ve orta parmakta yoğunlaşan karıncalanma ve uyuşma hissi, sinirler üzerindeki baskının sinir sıkışmasının habercisi olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Buna ek olarak, sabahları uyandığınızda ellerde hissedilen sertlik ve parmakların tam kapatılamamasına neden olan yalancı şişlik hissi de dikkat edilmesi gereken bulgular arasında yer alıyor. Günlük rutin sırasında bardak veya kalem gibi hafif nesnelerin istemsizce elden düşürülmesi, sinir hasarının ince motor becerilerini etkilemeye başladığını gösterir. Bu tabloya zaman zaman bilekten başlayıp kola kadar yayılan ani elektrik çarpması hissi de eşlik edebilir. En karakteristik belirtilerden biri ise geceleri artan ağrılar nedeniyle uykudan uyanmak ve rahatlamak için elleri sallama ihtiyacı duyulmasıdır. Bu şikayetlerin süreklilik kazanması, el sağlığının korunması adına uzman bir görüşe başvurulması gerektiğini işaret eder” diye konuştu.

Erken evrede bileği nötr pozisyonda tutan ateller kullanmanın sinir üzerindeki baskıyı azaltabildiğini söyleyen Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “İlaç tedavisiyle geçmeyen durumlarda sinir çevresindeki ödemi dağıtacak fizik tedavi uygulamaları ve lokal enjeksiyonlar devreye girer. Eğer sinir hasarı ilerlemişse ve kas erimesi başlamışsa, yaklaşık 15-20 dakika süren lokal anestezi altındaki küçük bir cerrahi müdahale ile sıkışan kanal açılır” dedi.

KALICI SİNİR HASARINI ÖNLEMENİN 3 YOLU

1. Tutuş alışkanlığınızı değiştirin: Telefonu serçe parmağınızla alttan desteklemek yerine, iki elinizle tutmaya veya bir telefon tutucu kullanmaya özen gösterin.

2. Ergonomik ekipman seçin: Mouse kullanırken bilek desteği olan pedler tercih edilmeli, bilek ile masa kenarı arasındaki temas kesilmeli.

3. "Dijital Mola" verin: Her 20 dakikada bir el ve bilek egzersizleri yapın. Parmakları geriye doğru esnetmek kan dolaşımını rahatlatır.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Dijital çağ el ve bilek sağlığını tehdit ediyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 18:30:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140053_e4dfb4a1cc192bcb3c1f70d436b0a4f2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140053_e4dfb4a1cc192bcb3c1f70d436b0a4f2.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140053_e4dfb4a1cc192bcb3c1f70d436b0a4f2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Hatalı yaşam tarzı tercihleri, kalp ve damar sağlığını tehdit ediyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-hatali-yasam-tarzi-tercihleri-kalp-ve-damar-sagligini-tehdit-ediyor-139873.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-hatali-yasam-tarzi-tercihleri-kalp-ve-damar-sagligini-tehdit-ediyor-139873.html</link>
                    <description><![CDATA[İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, 25-31 Mart Kalp Haftası kapsamında kalp sağlığının korunmasına ilişkin değerlendirmede bulundu.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Ülkemizde yaş ilerledikçe sıklığı artmakla birlikte her üç ölümden birinin kalp ve damar hastalıklarından kaynaklandığını belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, toplumda kalp ve damar hastalıklarının yaygın şekilde görülmesinde yaşam tarzı ve tercihlerin etkili olduğunu söyledi. Yaşam alışkanlıklarının değiştirilerek kan şekeri, tansiyon ve kolesterol bozukluklarının önüne geçilmesinin etkili bir önlem olacağını belirten Torun, “Doğru ve dengeli beslenme, mümkün olduğunca fazla yüksek nabızla hareketi arttırmak, sigara ve alkolden uzak durmak olası birçok kalp ve damar hastalığının önüne geçecektir” tavsiyesinde bulundu.

Kalp ve damar hastalıkları, yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor

Günümüzde kalp ve damar hastalıklarının kanserle birlikte en sık ölüm nedenleri arasında yer aldığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, “Sadece hayatı tehdit etmekle kalmayan bu hastalık grubu, aynı zamanda kişinin yaşam kalitesini son derece olumsuz etkileyebilen çeşitli rahatsızlıklardan meydana geliyor. &nbsp;Bu rahatsızlıklar genel olarak kalp damar tıkanıklığı, boyun ve bacak damar tıkanıklıkları, kalp yetmezliği ve kapak hastalıkları ile kalp ritim bozukluklarından oluşmaktadır” dedi.

Kalp hastalıkları, yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir

Bu hastalıkların bir kısmının önlenebilir olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, “Bu hastalıkların bir kısmı doğuştan olabilmekle birlikte birçoğu sonraki tercihlerimiz neticesinde oluşmaktadır. Örneğin kalp krizine baktığımız zaman buna birçok sebep etki ederken bu sebeplerin yüzde 90’ı değiştirilebilir faktörlerden kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle yüzde 90’ı bizim yanlış tercihlerimiz neticesinde oluyor. Belki genetik risklerden kaçamayız ama yaşam tarzı alışkanlıklarımızla bunların bir çoğunluğunun önüne geçmek mümkün” diye konuştu.

Her üç ölümden biri kalp damar hastalıklardan kaynaklanıyor

Kalp ve damar hastalıklarına ilişkin verilere de değinen Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, şu bilgileri verdi:

“Ülkemizde yaş ilerledikçe sıklığı artmakla birlikte her üç ölümden biri kalp damar hastalıklarından kaynaklanmaktadır. Yıllık olarak baktığımızda bir yetişkinin kalp krizi riski ülkemizde yüzde 0,5-1 arasında gözükmektedir. Kalp damar hastalıklarının yanına ritim bozukluklarını, kalp yetmezliklerini ve kapak hastalıklarına da eklersek ülkemizde yaklaşık 5 milyon kalp damar hastası olduğu düşünülmektedir.”

Yaşam tarzı en önde gelen risk faktörleri arasında yer alıyor

Ülkemizde kalp ve damar hastalıklarının bu denli yaygın olmasının ana sebeplerinden birinin yaşam tarzı olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, “Avrupa ülkeleri ile kıyasladığımız zaman Türk toplumunda kalp ve damar hastalıklarının daha sık olduğunu görüyoruz. Bunun en büyük sebebi, maalesef bizim tercihlerimiz. Biz Avrupa’nın en çok sigara içen ülkesiyiz ve en obez ülkesiyiz. Bunun yanında düzenli spor alışkanlığı en düşük ülkeyiz. Hal böyle olunca kalp damar hastalıkları majör risk faktörleri arasında yer alan bu faktörler, ülkemizde daha çok kalp damar hastalıklarının görülmesinde başı çeken sebepler olarak öne çıkıyor. Bunların dolaylı etkileri olarak da hipertansiyon, şeker hastalığı ve kolesterol bozuklukları meseleyi daha da olumsuz hale getiriyor. Bilimsel gerçekler bu denli ortadayken ve ülke olarak son derece olumsuz birinciliklerimiz varken kalp damar hastalığı yönünden ortalama bir Avrupa vatandaşına göre çok daha riskliyiz” uyarısında bulundu.

40 yaş sonrası kardiyoloji kontrolleri yaptırılmalı

Kalp ve damar hastalıklarının önlenmesi için alınacak tedbirlere değinen Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, şu tavsiyelerde bulundu:

“Kalp ve damar hastalıklarında değiştirilebilir ve değiştirilemez risk faktörleri vardır. Dolayısıyla her şeyden önce yaşam alışkanlıklarımızı değiştirerek kan şekeri, tansiyon ve kolesterol bozukluklarının önüne geçilmeye çalışılmalıdır. Diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıkların kontrol altında tutulması, doğru ve dengeli beslenme, mümkün olduğunca fazla yüksek nabızla hareketi arttırmak, sigara ve alkolden uzak durmak olası birçok kalp ve damar hastalığının önüne geçecektir. Bunun yanında günümüz teknolojisiyle kalp damar hastalıkları çok erken dönemde yakalanabilmektedir. 40 yaş sonrası yaptırılacak kardiyoloji kontrolleri, olumsuz bir sürprizle karşılaşmadan büyük oranda kalp hastalıklarının kontrol altına alınmasında etkili olacaktır.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Hatalı yaşam tarzı tercihleri, kalp ve damar sağlığını tehdit ediyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 19:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143554_0658d0aa14cfc6cc716e2b0fdbe9d5db.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143554_0658d0aa14cfc6cc716e2b0fdbe9d5db.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/26032026143554_0658d0aa14cfc6cc716e2b0fdbe9d5db.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Meme kanseri annelik hayallerine engel değil]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-meme-kanseri-annelik-hayallerine-engel-degil-139853.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-meme-kanseri-annelik-hayallerine-engel-degil-139853.html</link>
                    <description><![CDATA[Ülkemizde genç yaşlarda da görülme sıklığı artan meme kanserinde, son yıllarda geliştirilen akıllı ilaçlar, immünoterapiler ve kişiye özel tedavi yaklaşımları, hastalar için umut veriyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, doğru zamanda başlanan tedaviyle hem yaşam süresinin hem de yaşam kalitesinin önemli ölçüde artırılabildiğini belirterek “Eskiden meme kanseri denince hastalar ve yakınları için akla hemen umutsuz bir tablo gelirdi. Ama artık bu durum değişti; meme kanseri, tıpkı diyabet ve hipertansiyon gibi uzun süre kontrol altında tutulabilen bir hastalık haline geldi. Bu nedenle tanı alan hastalarımızın umutsuzluğa kapılmadan, alternatif yöntemlere başvurmadan onkoloji hekimine başvurması ve tedavisine başlaması büyük önem taşıyor” diyor. Prof. Dr. Özge Gümüşay, meme kanseri tedavisinde yeni dönemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Meme kanseri dünyada ve ülkemizde kadınlarda en sık görülen kanser türü olarak karşımıza çıkıyor. Her yıl milyonlarca kadın bu tanıyı alırken, teknoloji ve tıptaki gelişmeler sayesinde tedavi seçeneklerinin güçlenmesi ise umutları artırıyor.&nbsp;Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, hastaların bu sayede yaşam sürelerinin uzadığını ve günlük yaşamlarının kaliteli bir şekilde devam edebildiğini belirterek “Özel bir teknolojiyle geliştirilen antikor-ilaç konjugatlarının meme kanseri tedavisinde kullanıma girmesiyle çok iyi sonuçlar elde edildi. Bu teknoloji sayesinde antikora bağlı olarak taşınan kemoterapi ilacı doğrudan kanser hücresine ulaştırılarak sağlıklı dokulara verilen zarar önemli ölçüde azaltılabilmektedir. Tüm hasta grubunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan HER2 pozitif meme kanserinde, damardan başlanan akıllı ilaçlar&nbsp;sayesinde hastaların tüm lezyonları gerileyerek hastalık kontrolü sağlanarak uzun süre yaşamını devam ettirebilmekteler. Tüm vakaların yaklaşık yüzde 70’ini oluşturan östrojen duyarlı metastatik meme kanserli hastalar bazen sadece evde ağızdan aldıkları akıllı ilaçlar ve endokrin tablet sayesinde kansersiz bir&nbsp;şekilde yıllarca normal yaşantılarını sürdürebilmekteler” diyor.&nbsp;

Kişiye özel tedavi modeli

Son yıllarda hedefe yönelik ajanlar, antikor-ilaç konjugatları ve immünoterapi gibi yenilikçi tedavilerle meme kanseri tedavisinde önemli bir dönüşüm yaşandığını vurgulayan Prof. Dr. Gümüşay sözlerine şöyle devam ediyor: “Artık meme kanseri, tek bir hastalık olarak değil; biyolojik alt tiplerine ve moleküler özelliklerine göre kişiye özel tedavi edilen bir hastalık olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle tedavi kararını verirken yalnızca tümörün evresine değil, hormon reseptör durumuna, HER2 durumuna, genetik mutasyonlara, hastanın yaşına, ek hastalıklarına ve risk özelliklerine göre değerlendirme yapılmaktadır. Bugün meme kanserinde amacımız herkese aynı tedaviyi vermek değil; doğru hastaya, doğru zamanda, doğru ilacı verebilmektir. Bu alanda devam eden bilimsel çalışmaların sonuçlarını hem hastalarımız hem de biz onkologlar heyecanla takip ediyoruz. Tedavi seçeneklerinin her geçen gün artması, meme kanseriyle mücadelede hem hastalarımıza hem bizlere umut vermeye devam ediyor.”

Anne olmaya engel değil!

Meme kanserinin erken yaşlarda da görülebilen bir hastalık haline gelmesi ve son yıllarda genç yaşlarda hızla yaygınlaşması, meme kanseri tedavisi gören kadınları, anne olmalarını engelleyebileceği düşüncesiyle endişelendiriyor. Prof. Dr. Gümüşay bu konuda endişeleri gideren bilimsel gelişmeleri şöyle anlatıyor: “Henüz çocuk sahibi olmamış ya da çocuk isteği olan genç hastalarımız olup, bu hastalarda fertilite koruyucu yaklaşımlar büyük önem taşımaktadır. Tedavi öncesinde yumurta veya embriyo dondurma gibi yöntemler planlanabilmekte; bazı hastalarda over baskılama tedavileri ile doğurganlığın korunmasına katkı sağlanabilmektedir. Yapılan çalışma göstermiştir ki kemoterapi ve radyoterapi tedavilerini tamamlayan hastalarımız, sonrasında yeterli süre endokrin tedavisini alıp (çalışmada 18-30 ay endokrin tablet almışlardı) onkoloji doktorlarının da onayı ile hamile kalmasına izin verilmekte. Meme kanseri tanılı hastalar takip eden onkoloji doktorunun önerdiği&nbsp;uygun zamanda gebe kaldıklarında hastalığın tekrarlama riski artmamaktadır, bu da yapılan çalışma ile doğrulanmıştır.”&nbsp;

Öte yandan meme kanseri olan hastaların, aldıkları endokrin tedaviye bağlı yan etkiler yaşayabildiklerini, bunlardan en önemlisinin de sıcak basması olduğunu belirten Prof. Dr. Gümüşay “Yapılan çalışmada görüldü ki, sıcak basması gibi yaşam kalitesini bozan yan etkiye karşı geliştirilen ilaç sayesinde sorunun şiddeti azaldı. FDA onay sürecinin tamamlanmasının ardından ilacın günlük pratiğe girmesi beklenmektedir” diyor.&nbsp;

Üçlü negatif meme kanserinde artık sonuçlar daha iyi&nbsp;

Özellikle genç kadınlarda ve BRCA gen mutasyonu bulunan kadınlarda daha sık görülen üçlü negatif meme kanseri, tüm meme kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 10-15’ini oluşturuyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, bu alt tipin geçmişte daha agresif seyreden bir hastalık olarak değerlendirildiğini belirtiyor.&nbsp;

Önceden sadece kemoterapi ile yönetilen bu alt tipte, immünoterapi ve yeni nesil antikor-ilaç konjugatları sayesinde tedavi başarısının önemli ölçüde iyileştiğini vurgulayan Prof. Dr. Gümüşay, şu bilgileri veriyor: “Son yıllarda üçlü negatif meme kanseri tedavisinde iki önemli gelişme yaşandı. Bunlardan ilki immünoterapi, diğeri ise yeni nesil antikor-ilaç konjugatlarıdır. Bu tedaviler sayesinde hastalarda tedavi başarısı önemli ölçüde artmıştır. Erken evrede ameliyat öncesi kemoterapiye immünoterapi eklenmesi artık standart tedavi olup ülkemizde SGK ödeme kapsamındadır. Metastatik hastalıkta ise özellikle PD-L1 pozitif hastalarda immünoterapi önemli fayda sağlamaktadır”&nbsp;

Yaşam kalitesini artıran destek tedaviler

Tedavideki gelişmelerin yalnızca kanseri hedeflemekle sınırlı kalmayıp, hastaların yaşam kalitesini korumayı da amaçladığını belirten Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, şöyle konuşuyor: “Bulantı için geliştirilen ilaçlar sayesinde bulantı ve kusma büyük ölçüde kontrol altına alınmaktadır. Enfeksiyona karşı; kemoterapi sonrası uygulanan kan yükseltici iğneler, grip aşısı, zatürre aşısı ve zona aşısı gibi koruyucu önlemler alınmaktadır. Sosyal ve psikolojik olarak süreci zorlaştıran saç dökülmesine yönelik kemoterapi sırasında uygulanan -saçlı deri soğutma işlemleri- saç dökülmesi önemli ölçüde azalmakta ve hastaların psikolojik yükünü hafifletmektedir.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Meme kanseri annelik hayallerine engel değil - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 15:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223309_9d987948e4713c3babcc24ec4d86ddd5.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223309_9d987948e4713c3babcc24ec4d86ddd5.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223309_9d987948e4713c3babcc24ec4d86ddd5.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kontrol arzusu beden üzerine yansıyor! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-kontrol-arzusu-beden-uzerine-yansiyor-139855.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-kontrol-arzusu-beden-uzerine-yansiyor-139855.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, yeme bozukluklarının psikolojik kökenleri ile bazı kişilik özellikleri ve çevresel faktörlerin beden algısı üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Mükemmeliyetçilik&nbsp;yeme davranışını etkileyebiliyor!&nbsp;

Mükemmeliyetçilik, kontrol ihtiyacı ve duyguların yer değiştirmesinin, yeme bozukluklarının anlaşılmasında önemli psikolojik dinamikler arasında yer aldığını dile getiren&nbsp;Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Özellikle mükemmeliyetçi kişilik özellikleri, yeme bozukluklarının gelişiminde ve sürdürülmesinde belirgin bir rol oynar.” dedi.

Bu durumun en çarpıcı şekilde Anoreksiya Nervoza örneğinde görüldüğüne değinen Elbaşoğlu, “Mükemmeliyetçi bireyler için kontrol duygusu hayati bir öneme sahiptir ve bu kontrol ihtiyacı çoğu zaman beden ve yeme davranışı üzerinden sağlanmaya çalışılır. Kişi, yeme düzenini ve bedenini ‘kusursuz’ hale getirdiğinde hayatındaki diğer alanların da yoluna gireceğine inanabilir. Bu düşünce yapısı, yeme davranışını yalnızca fiziksel bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp psikolojik bir kontrol aracına dönüştürür.” açıklamasını yaptı.

Kontrolünü kaybeden kişi bunu bedenini kontrol ederek telafi etmeye çalışabilir!&nbsp;

Yeme bozukluklarında sıkça karşılaşılan bir diğer mekanizmanın ise ‘yer değiştirme’ olduğunu aktaran Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Bu savunma mekanizması, bireyin bir alanda yaşadığı duyguyu başka bir alana yönlendirmesi şeklinde işler.” dedi.

Kontrol duygusunu hayatının farklı alanlarında kaybeden bir kişinin, bu ihtiyacını bedenini kontrol ederek telafi etmeye çalışabileceği örneğini paylaşan Elbaşoğlu, şöyle devam etti:

“Özellikle baskıcı aile yapıları veya yoğun denetim içeren çevrelerde büyüyen bireylerde, kontrol edilebilen nadir alanlardan biri beden olabilir. Bu nedenle kişi, yemek yeme davranışı üzerinden hem kontrol hissini yeniden kazanmaya hem de içsel gerilimini azaltmaya çalışır. Ergenlik döneminde ise bu durum daha da belirgin hale gelir; çünkü bu dönem, bireyin bağımsızlık arayışı ile ebeveyn otoritesi arasında çatışmaların yoğun yaşandığı bir süreçtir. Yeme davranışı, bu çatışmanın hem sembolik hem de somut bir ifade alanına dönüşebilir.”

Beden Dismorfik Bozukluğu, bedenin çarpık algılanmasına yol açar!&nbsp;

Sosyal medyanın beden algısı üzerindeki etkisinin günümüzde yadsınamaz bir gerçeklik olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Yeme bozukluklarında sıkça görülen Beden Dismorfik Bozukluğu, bireyin kendi bedenini çarpık ve gerçek dışı bir şekilde algılamasına neden olur.” dedi.

Sosyal medya platformlarında yaygın olarak kullanılan filtrelerin, kusursuzluk algısını güçlendirirken, bireylerin kendilerini bu idealize edilmiş görüntülerle kıyaslamasına yol açtığını kaydeden Elbaşoğlu, “Özellikle ince beden tipinin güzellik, başarı ve kontrol gibi olumlu özelliklerle ilişkilendirilmesi, bu algıyı daha da pekiştirir. Araştırmalar, zayıflığı idealize eden içeriklere yoğun şekilde maruz kalan bireylerde, beden memnuniyetsizliğinin ve olumsuz benlik algısının arttığını gösteriyor.” şeklinde konuştu.

Sosyal medyadaki ‘kusursuz’ bedenler ergenleri yetersiz hissettirebilir!&nbsp;

Sosyal medya etkisinin özellikle ergenler üzerinde daha güçlü olduğunun altını çizen Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Kimlik gelişiminin ve bedensel değişimlerin yoğun yaşandığı bu dönemde, gençler dış etkilere daha açıktır. Sosyal medyada sunulan ‘kusursuz’ beden imgeleri, ergenlerin kendi bedenlerini yetersiz görmelerine neden olabilir.” dedi.

Ancak yeme bozukluğu olan bireylerin yalnızca ideal bedene ulaşmaya çalışmadığını vurgulayan Elbaşoğlu, “Aynı zamanda kendi mevcut bedenlerini de gerçekçi olmayan bir biçimde algılarlar. Oldukça zayıf bir kişi kendisini hâlâ kilolu olarak değerlendirebilir. Bu durum, sorunun yalnızca dış etkilerle değil, aynı zamanda içsel algı bozukluklarıyla da ilişkili olduğunu gösterir.” ifadelerini kullandı.

Yeme bozuklukları sadece yemekle ilgili değil!&nbsp;

Diyet yapma ile yeme bozuklukları arasındaki farkın da bu noktada belirginleştiğine işaret eden Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Her ne kadar yüzeyde benzer davranışlar içeriyor gibi görünseler de, iki durumun altında yatan zihinsel ve duygusal süreçler oldukça farklıdır.” dedi.

Diyet yapmanın genellikle belirli bir hedef doğrultusunda, kontrollü ve sınırlı bir süreyi kapsayan bir davranış olduğunu; buna karşılık yeme bozukluklarında bireyin zihninin sürekli olarak yemek yememek ve beden üzerine yoğunlaştığını kaydeden Elbaşoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu düşünceler kişinin günlük yaşamının büyük bir bölümünü kaplar ve ciddi bir zihinsel meşguliyet yaratır. Ayrıca yeme bozukluklarında yeme davranışının anlamı da farklıdır. Bu durum, yalnızca beslenme ile ilgili bir mesele değil; kontrol, değer, yeterlilik ve kimlik gibi daha derin psikolojik ihtiyaçlarla ilişkilidir. Bu nedenle yeme bozukluklarını yalnızca “yemekle ilgili bir sorun” olarak değerlendirmek yetersiz kalır. Aslında bu bozukluklar, bireyin kendi iç dünyasında denge kurma çabasının, kontrol ihtiyacının ve duygusal çatışmalarının bir yansımasıdır.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kontrol arzusu beden üzerine yansıyor!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 04:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223321_e58dccb94111ec8e128e6ba93714bde8.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223321_e58dccb94111ec8e128e6ba93714bde8.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223321_e58dccb94111ec8e128e6ba93714bde8.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Down Sendromunda Beyin Gelişimini Desteklemenin Yolları]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-down-sendromunda-beyin-gelisimini-desteklemenin-yollari-139858.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-down-sendromunda-beyin-gelisimini-desteklemenin-yollari-139858.html</link>
                    <description><![CDATA[Doğuştan gelen genetik bir farklılık olan Down sendromu, toplumda genellikle yüz görünümü ve öğrenme güçlüğü olarak biliniyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Tüm vücudu etkileyen bir farklılık olan Down sendromunda; kalp, tiroid, sindirim sistemi gibi birçok organın düzenli olarak kontrolünün ve nörolojik takibin de yapılması gerekiyor. Down sendromlu çocuklarda beyin gelişiminde de bazı farklılıklar görülebiliyor. Bu farklılıkların “zaten Down sendromlu” diye geçiştirilmemesi gerekiyor. Erken dönemde yapılan fizyoterapi, konuşma terapisi ve özel eğitim desteği çocukların potansiyelini belirgin şekilde artırıyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Nörolojisi Bölümü’nden Uzm. Dr. Filiz Mıhçı, Down sendromlu bireylerde nörolojik takibin önemi hakkında detaylı bilgiler verdi.&nbsp;

Down sendromunda erken tanı, çocukların gelişimi için önemli

Down sendromlu çocukların beyin gelişimi farklı bir seyir izler. Bu durum kas gevşekliği (hipotoni), motor gelişimde gecikme (geç oturma, geç yürüme), konuşmanın daha geç başlaması, dikkat ve öğrenme güçlükleri şeklinde kendini gösterebilir. Bu nedenle Down sendromlu çocukların çocuk nörolojisi uzmanı tarafından takibi ve düzenli testlerinin yapılması önemlidir. Çocuğun ihtiyacına göre önerilen fizik tedavi, konuşma terapisi ve özel eğitimler; Down sendromlu çocukların potansiyellerini görünür şekilde artırmaktadır.&nbsp;

Down sendromlu bir çocukta düzenli kontrol edilmesi gerekenler testler şunlardır;

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kalp kontrolleri

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Tiroid testleri

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;İşitme ve görme muayeneleri

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kan sayımı

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Çölyak taraması

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ortopedik değerlendirme

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Nörolojik gelişim takibi

Yaşam boyu düzenli kontrol, olası hastalıkların takibi için şart!

Down sendromlu çocuklarda görülme riski olan bazı hastalıklar vardır. Yapılan düzenli kontroller ve doktor muayenesi çocukların gelişimi ve özellikle Down sendromlu çocuklarda daha sık görülebilecek hastalık risklerinin fark edilmesi açısından önemlidir.&nbsp;

Down sendromlu çocuklarda görülebilecek hastalıklar şunlardır;

1-Sara (Epilepsi) Riski

Down sendromlu çocuklarda sara hastalığı toplum ortalamasından daha sık görülür. Özellikle bebeklik döneminde bazı özel nöbet tipleri ortaya çıkabilir. Bunlardan biri West sendromu olarak bilinen bebeklik çağı spazmlarıdır. Erken tanı ve tedavi, çocuğun zihinsel gelişimi açısından çok önemlidir.

Ailelerin dikkat etmesi gereken durumlar şunlardır:

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ani irkilme şeklinde tekrarlayan hareketler

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Dalgınlık atakları

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Daha önce kazandığı becerilerde gerileme

2-Boyun Bölgesi ve Omurilik Riski

Down sendromlu bireylerde bağ dokusu daha gevşek olabilir. Bu nedenle boyun omurları arasında gevşeklik görülebilir. Nadiren omuriliğe baskı yapabilecek bir durum gelişebilir.

Aşağıdaki belirtiler ciddiye alınmalıdır:

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Yürümede belirgin bozulma

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kollarda güçsüzlük

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Denge kaybı

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;İdrar kontrolünde değişiklik

Bu tür durumlarda mutlaka bir nörolojik değerlendirme gerekir.

3-Uyku Problemleri ve Öğrenme

Down sendromlu çocuklarda horlama ve uyku apnesi daha sık görülür. Gece boyunca kaliteli uyuyamayan bir çocukta aşağıdaki sorunlar gelişebilir;

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Dikkat sorunları

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Huzursuzluk

&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Öğrenmede zorlanma

Bazen “davranış problemi” sanılan durumun altında uyku bozukluğu olabilir.

4-Ergenlikte Görülebilen Gerileme

Bazı Down sendromlu gençlerde ergenlik döneminde ani içine kapanma, konuşmada azalma veya hareketlerde yavaşlama görülebilir. Bu durum her zaman “ergenlik dönemi” diye açıklanamaz. Nörolojik ve psikiyatrik değerlendirme gerekebilir.

5-Alzheimer

Down sendromlu bireylerde ilerleyen yaşlarda Alzheimer hastalığı riski artmıştır. Bu nedenle nörolojik takip çocuklukta başlar ama yaşam boyu sürer.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Down Sendromunda Beyin Gelişimini Desteklemenin Yolları - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 18:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223348_de776c82ff471e35b7b08a3dae832ec4.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223348_de776c82ff471e35b7b08a3dae832ec4.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/23032026223348_de776c82ff471e35b7b08a3dae832ec4.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kolon Kanseri Riskini Artıran Bu Faktörlere Dikkat]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-kolon-kanseri-riskini-artiran-bu-faktorlere-dikkat-139865.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-kolon-kanseri-riskini-artiran-bu-faktorlere-dikkat-139865.html</link>
                    <description><![CDATA[Kolon kanseri (kolorektal kanserler), özellikle beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları nedeniyle son yıllarda sık görülüyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Dünya genelinde en sık tanı alan üçüncü kanser türü ve kansere bağlı ölümlerin en sık ikinci nedeni olan kolon kanserinin, ülkemizde ve dünyada 45 yaş altında görülme sıklığı giderek artıyor. Ancak teşhis ve tedavi yöntemlerindeki gelişmeler sayesinde yaşam kalitesi ve süresi artırılabiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Halit Karaca, kolon kanseri ile ilgili önemli bilgiler verdi.

Toplumdaki kolon kanseri vakalarının % 70’i farklı zamanlarda ve öngörülemez şekilde ortaya çıkmaktadır. Kalıtsal genetik mutasyonlara sahip durumlar, vakaların % 3-5’ini oluşturmaktadır. Hastaların yaklaşık % 20- 25’inde güçlü bir aile öyküsü bulunmaktadır. Yani kalıtsal bir mutasyon nedeniyle kolon kanseri ortaya çıkmaktadır.&nbsp;

Kolon kanseri riskini artıran nedenler

Yaş: Kalıtsal genetik nedenli vakaların dışındaki kolon kanserinde tanı konulan ortalama yaş 65’in üzerindedir. Aile öyküsü: Ailede kolon kanseri vakasının olması, kişinin de bu hastalığa yakalanma riskini artırır. Kalıtsal kolon kanseri ile ilgili mutasyonlar yani HNPCC, FAP ve Peutz-Jegher polipozisi gibi, kolon kanseri riskini artıran genetik durumlardır. Kolonoskopi taramasında belirlenen adenomlar: Kanser riski en yüksek seviyede polipler de (villöz adenomlar, tübülo-villöz adenomlar) görülmektedir. İltihaplı bağırsak hastalığı öyküsü: Ülseratif kolitin, iltihabi bağırsak hastalığı tanısından sonraki ilk 10 ila 20 yıl içinde tahmini yıllık kanser görülme sıklığı % 0,5’dir. Bundan sonra yılda ise % 1’e yükselmektedir. Crohn hastalığı, ileokolik bölgede mevcutsa kanser riskini artabilir.&nbsp; Çevre ve yaşam tarzı: Aşırı alkol tüketimi, sigara tiryakiliği, obezite, işlenmiş raf ömrü uzun gıdalar, insülin direnci, aşırı radyasyon maruziyeti ve bağışıklık sisteminin baskılanması riski artırmaktadır.

&nbsp;Erken teşhisle yaşam süresi uzuyor

Kolon kanserinde klinik muayeneler ve tarama yoluyla erken teşhis, görüntülemedeki gelişmelerle daha doğru evre belirleme, cerrahi tekniklerdeki iyileşmenin yanı sıra kemoterapi ve radyasyondaki ilerlemeler sayesinde yaşam süresi uzamaktadır. Özellikle doğru planlanan kemoterapi, yeni nesil akıllı ilaçlar ve immunoterapiler sayesinde vücudun diğer bölgelerine yayılan kanserli hücrelerle mücadelenin başarısı artmaktadır.&nbsp;

Amaç kanserli hücreleri yok etmek

Kolon kanseri için uygulanan kemoterapi, vücuttaki hızlı büyüyen kanser hücrelerini yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu ilaçlar genellikle damar yoluyla ya da tablet şeklinde ağızdan alınmaktadır. Kolon kanseri tedavisinde kemoterapi genellikle cerrahi, radyoterapi, hedefli tedavi (akıllı ilaçlar) veya immünoterapi gibi diğer tedavilere ek olarak kullanılır. Kemoterapi, iyileşme şansını artırmak ya da kanserin tekrarlama riskini azaltmak, belirtileri hafifletmek veya kanser hastalarının daha uzun ve daha kaliteli bir yaşam sürmelerine yardımcı olmak için kullanılır. Kemoterapi, cerrahi öncesi ya da sonrasında hastalarında sağ kalım oranını yükseltmektedir. Hastaların 4’te 3’ünün ameliyat sayesinde ek tedavi ile nüks oranları azalırken genel sağ kalımı iyileştirme çabası, kolon kanseri tedavisinin evriminde önemli bir adım olmuştur.

Tekrarlama riskine karşı kemoterapi

Kolon kanseri ameliyatından sonra, varsa kalan kanserli hücreleri yok etmek ve tekrarlama riskini azaltmak için genellikle adjuvan kemoterapi olarak adlandırılan tedavi önerilir. Adjuvan kemoterapiye çoğunlukla kolon kanseri ameliyatından sonraki 8 hafta içinde başlanmaktadır. Ameliyattan sonra kansere dair hiçbir kanıt kalmasa bile, kanserin tekrarlama veya vücudun diğer bölgelerine yayılma (metastaz) riski yüksekse, adjuvan kemoterapi yine de önerilebilir.

Kolon kanserinin bulunduğu bölgenin yakınındaki lenf düğümlerinde kanser hücreleri varsa Kalın bağırsakta kanser bölgesinde perforasyon adı verilen bir yırtık oluşmuşsa Kanser hücreleri, hızlı büyüyen ve yayılan, az farklılaşmış veya yüksek dereceli kanser hücreleri olarak adlandırılan türdense Kanser bağırsakta tıkanıklığa yani obstrüksiyona neden oluyorsa risk artabilmektedir.&nbsp;

Bu durumda kişiye özel tedavi yöntemleri uygulanarak başarı şansı artırılmaktadır.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kolon Kanseri Riskini Artıran Bu Faktörlere Dikkat - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 03:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140154_0dbe504d749a21b6addd900dfa332401.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140154_0dbe504d749a21b6addd900dfa332401.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/24032026140154_0dbe504d749a21b6addd900dfa332401.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Uyku, beynin temizlik ve restorasyon modu!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-uyku-beynin-temizlik-ve-restorasyon-modu-139835.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-uyku-beynin-temizlik-ve-restorasyon-modu-139835.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, 13 Mart Dünya Uyku Günü dolayısıyla, uykusuzluk için sık başvurulan uyku ilaçlarının etkileri hakkında bilgi verdi. 

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Uyku beynin temizlik ve restorasyon modu!

Uykunun beyin ve vücut için sadece bir dinlenme süreci olmadığını hatırlatan&nbsp;Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, “Uyku aynı zamanda beynin temizlik ve restorasyon modudur. Gündüz uyanıkken beyinde biriken beta-amiloid gibi toksik proteinler gece uyurken lenfatik sistem aracılığıyla temizlenir.” dedi.

Hafızanın konsolidasyonu için öğrenilen bilgilerin kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe uyku sırasında aktarıldığını ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Metin, vücudun dokularının yenilenmesi, kas gelişimi ve bağışıklık sisteminin güçlenmesinin yine uykuda gerçekleştiğini aktardı.

Uyku ilacı sadece hekim tarafından gerekli görüldüğünde ve reçete edildiğinde kullanılmalı!

Uyku ilaçlarının akut stres, yas, travma, jet-lag veya uykuyu zorlaştıran tıbbi durumlar gibi 2-4 haftalık geçiş dönemlerinde kullanılabileceğine değinen&nbsp;Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Psikiyatrik nedenlerle uyku problemi yaşayan hastalarda uyku verici özelliği olan antidepresanlar kullanılabilir.” dedi.&nbsp;

Uyku apnesi gibi solunumu etkileyen hastalık varlığında dikkatli kullanılması gerektiği uyarısını yapan&nbsp;Prof. Dr.&nbsp;Metin, şöyle devam etti:

“Uyku ilacı sadece hekim tarafından gerekli görüldüğünde ve reçete edildiğinde kullanılmalı ve alışkanlık yapıcı ilaçların uzun süre kullanımından kaçınılmalıdır.

Pek çok uyku ilacı hem psikolojik hem de fiziksel bağımlılık yapma potansiyeline sahiptir. Tolerans geliştiğinde, ilacın aynı etkiyi yapması için ilacın dozunu artırmak gerekir. Uzun süreli kullanımında gündüz sersemliği, bilişsel gerileme, denge bozuklukları ve yaşlılarda düşme riskini artırarak kişinin güvenliğini tehlikeye atar. Kronik uykusuzlukta ilk seçenek ilaçlar değil, öncelikle altta yatan nedenin tedavi edilmesi gerekir. Örneğin huzursuz bacaklar sendromu sıklıkla kronik uykusuzluk nedenidir ve tedavisinde uyku ilaçları kullanılmaz.”

Takviyeler etkili olabilir ancak şiddetli uykusuzlukta hekime danışılmalı!

Uyku ilaçlarının sadece uykusuzluk için değil epilepsi, &nbsp;parasomniler (uyku terörü, uyurgezerlik) gibi durumlarda da tedavinin bir parçası olabildiğini kaydeden&nbsp;Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, uykuya yardımcı doğal yöntemler hakkında da bilgi verdi:

“Melatonin vücudun biyolojik saatini düzenler. Uykudan 1-2 saat önce düşük dozda kullanımı etkilidir. Valerian (kediotu), pasiflora ve papatya çayı hafif sakinleştirici etkileriyle bilinir. Magnezyum ise kas gevşemesi ve sinir sistemi regülasyonu için akşam saatlerinde alınması faydalı olabilir. Bu besin takviyeleri hafif bir uyku isteği verebilmekle birlikte çok şiddetli uykusuzluk durumunda mutlaka hekim tavsiyesi alınmalı.”&nbsp;

Uyku ilaçları bilinçsiz kullanıldığında beynin doğal uyku düzenini bozabiliyor!

İnsanların uyku sorunlarını genellikle hafife aldığına dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Birçok insan kronik uykusuzluk sıkıntısı çekmesine karşın bu konuda hekime başvurmuyor. Çok küçük bir hasta grubu gereksiz ilaç kullanıyor olabilir.” dedi.

Uyku ilaçlarının bir tedavi değil geçici bir yardım olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr.&nbsp;Metin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Doktor gözetimi olmadan kullanılan uyku ilaçları, beynin doğal uyku mimarisini, REM ve derin uyku dengesini bozabilir. Uyku bozukluklarında tedavi öncelikle altta yatan nedenlerin iyileştirilmesidir.

Sirkadiyen tutarlılığı sağlamak için hafta sonu dahil her gün aynı saatte uyanın. Dijital detoks için yatmadan en az 1 saat önce telefon, tablet gibi mavi ışık kaynaklarını kapatın. Tamamen karanlık ve yaklaşık 18-20°C hafif serin bir odada uyuyun. Uykusuzluk probleminiz kronik bir hal aldıysa bir uyku uzmanına danışabilirsiniz.”

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Uyku, beynin temizlik ve restorasyon modu! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 11:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140512_1eb1e21c03b01daa888ee30f73f12290.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140512_1eb1e21c03b01daa888ee30f73f12290.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140512_1eb1e21c03b01daa888ee30f73f12290.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kolon kanserinde yaş sınırı giderek düşüyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-kolon-kanserinde-yas-siniri-giderek-dusuyor-139831.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-kolon-kanserinde-yas-siniri-giderek-dusuyor-139831.html</link>
                    <description><![CDATA[Tüm dünyada kanserle mücadelede erken tanı ve korunma çalışmaları sürerken kolorektal kanserin görülme oranı artıyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ ABD’de yayımlanan bir araştırma, kolon kanserinin 50 yaş altındaki kişilerde kanser kaynaklı ölümlerde ilk sıraya yükseldiğini gösteriyor. Günümüzde 30 ve 40’lı yaşlarda kolorektal kanser vakalarını daha sık gördüklerini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Vafi Atalay, “Ne yazık ki vakalar artıyor ve birçok hasta bize geç evrede başvuruyor. Kolon kanserinin genç yaşlarda daha sık görülmesinin nedeni tam olarak bilinmese de kötü beslenme, sigara ve alkol kullanımı, hareketsiz yaşam ve obezite gibi alışkanlıkların risk faktörleri arasında yer aldığı düşünülüyor” dedi.

Stresin kolon sağlığı üzerinde önemli etkileri olabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Vafi Atalay, “Yoğun stres bağışıklık sistemini zayıflatarak vücudu hastalıklara karşı daha savunmasız hale getirebiliyor. Aynı zamanda bağırsak düzenini etkileyerek bağırsak florasında değişikliklere yol açabiliyor ve bu durum kolon kanseri riskini artırabiliyor. Özellikle konserve ve tütsülenmiş gıdalar, aşırı yağlı beslenme ve fazla kırmızı et tüketimi de bağırsak sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle dengeli beslenmek, sigara ve alkolden uzak durmak, düzenli hareket etmek ve stresi mümkün olduğunca azaltmak kolon kanserine karşı alınabilecek önemli önlemler arasında yer alıyor” dedi.

Kolon kanserlerinin yüzde 90’ı poliplerden gelişiyor

Günümüzde kolon kanseri taramaları için önerilen yaşın 50’den 40’a düştüğünün altını çizen Atalay, “Kolon kanserlerinin yaklaşık yüzde 90’ı poliplerden gelişiyor. Polipten kansere giden süreç genellikle 5 ila 10 yıl sürebiliyor. Bu bizim için çok önemli bir bilgi. Çünkü birçok kanserde hastalığın nasıl geliştiği net olarak bilinmezken kolon kanserinde süreç daha öngörülebilir. Kolonoskopi ile erken dönemde yapılan taramalar ve poliplerin temizlenmesi, kanser gelişimini önlemede önemli bir fırsat sunuyor” dedi.

Erken tanı ile kemoterapiye bile gerek kalmayabilir

Kolon kanserinde erken dönemde genellikle belirti görülmediğini vurgulayan Atalay, “Hastalar çoğunlukla karın ağrısı, şişkinlik, makattan kanama, kilo kaybı ve kansızlık gibi şikâyetlerle bize başvuruyor. Ancak bu belirtiler ortaya çıktığında hastalık çoğu zaman ilerlemiş oluyor. Oysa kolon kanseri erken evrede yakalandığında tedavi başarısı oldukça yüksek. Erken dönemde yapılan cerrahi çoğu zaman yeterli oluyor hatta kemoterapi ya da radyoterapi gibi ek tedavilere ihtiyaç duyulmayabiliyor. Ayrıca hastalıktan tamamen kurtulma ihtimali yüksek, tekrarlama riski de daha düşük seyrediyor” dedi.

Mide ve pankreas kanserlerine göre tedavide başarı oranı daha yüksek

Kolon kanserinde ameliyatın tedavide önemli bir rolü olduğunu dile getiren Atalay, “Hastalık başka organlara yayılmış olsa bile bazı hastalarda tümör cerrahi olarak çıkarılabiliyor ve bu sayede hastalıktan tamamen kurtulma şansı artıyor. Bu durum mide, pankreas gibi kanserler için geçerli değil. Bu vesileyle özellikle şunu vurgulamak isterim; kolon kanseri tedavi edilebilir bir hastalık. Geç evrede bile cerrahi ile tamamen iyileşme sağlanabilir, bu yüzden hastaların tedaviyi reddetmemesi çok kıymetli” şeklinde konuştu.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kolon kanserinde yaş sınırı giderek düşüyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 11:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140440_3645deea3608c89d6a9da4179d76c82a.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140440_3645deea3608c89d6a9da4179d76c82a.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140440_3645deea3608c89d6a9da4179d76c82a.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Türkiye Ağız Sağlığı Haritası Araştırması Açıklandı]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-turkiye-agiz-sagligi-haritasi-arastirmasi-aciklandi-139829.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-turkiye-agiz-sagligi-haritasi-arastirmasi-aciklandi-139829.html</link>
                    <description><![CDATA[Ağız sağlığına yönelik alışkanlıkları kapsamlı bir şekilde ortaya koymak üzere Ipsos Türkiye tarafından Sensodyne iş birliği ile gerçekleştirilen “Türkiye Ağız Sağlığı Haritası” araştırması, ülkenin ağız sağlığına dair güncel bir tablo sunuyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Araştırma, tüketicilerin bildikleri ile uyguladıkları arasındaki farkı sayısal verilerle gözler önüne seriyor.&nbsp;

İdeal fırçalama süresine uyanların oranı yalnızca yüzde 12

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) önerdiği ideal diş fırçalama süresi 2 dakika* olmasına rağmen, katılımcıların yalnızca yüzde 12'si bu süreye uyuyor.&nbsp;Bunun yanında toplumun yarısı diş hekimlerinin önerdiği günde iki kez fırçalama rutinini uygulamıyor. Yüzde 30’u dişlerini günde yalnızca bir kez, yüzde 13’ü ise haftada 3-4 kez fırçalıyor. Nüfusun yüzde 6’sı ise dişlerini yalnızca sosyalleşeceği zaman fırçaladığını ifade ediyor. Bu tablo, ağız bakımının düzenli bir sağlık rutini olmaktan ziyade dönemsel bir “sosyal vitrin” davranışına dönüşebildiğini gösteriyor.

Çürük dişler “acil ağrı” seviyesine gelene kadar erteleniyor

Araştırmaya göre toplumun yüzde 25’i, yani her 4 kişiden 1’i, ağzında aktif ve tedavi edilmemiş bir çürükle yaşamını sürdürüyor. Aktif çürüğü bulunan kişilerin yüzde 76’sı son 3 aydır diş hekimine gitmediğini belirtirken, her 5 kişiden 1’i son 2 yıldır diş hekimi koltuğuna hiç oturmadığını ifade ediyor. Veriler, çürüğün çoğu zaman “acil ağrı” seviyesine gelene kadar ertelendiğini gösteriyor.

İlk diş hekimi ziyareti ortalama 16 yaşında gerçekleşiyor

Türkiye'de yetişkinlerin diş hekimiyle ilk tanışma yaşı ortalama 16 olarak öne çıkıyor.&nbsp;Ancak ebeveynler, ağız sağlığı konusunda kendi yaşadıkları gecikmeyi yeni nesilde olumlu yönde kırıyor.&nbsp;Kendileri diş hekimiyle ortalama 16 yaşında tanışırken, bugün çocuklarını ortalama 7 yaşında diş hekimiyle tanıştırıyorlar. Ortalama 7 yaş büyük bir gelişme gibi görünse de bunun 1-2 yaşlara çekilmesi gerekiyor. Süt dişlerinin çıkmasıyla birlikte çocukların diş hekimiyle tanışması ve doğru bakım ritüeli kazanması büyük önem taşıyor. Öte yandan çocukların ağız bakımında florür farkındalığı da kritik bir rol oynuyor. Aileler çocukları için hala florürsüz diş macunlarına yönelme eğiliminde olsa da uzmanlar, çürük oluşumunu önlemede doğru dozlarda florür kullanımının başlıca faktör olduğunun altını çiziyor. İş&nbsp;çocuklara diş fırçalamayı sevdirmeye geldiğinde ise aromalar devreye giriyor: Satın alınan çocuk diş macunlarında ebeveynlerin yüzde 49'u açık ara "çilek" aromasını tercih ederken, onu yüzde 26 ile nane ve yüzde 21 ile karpuz takip ediyor.

Bugüne kadar diş hekimine bir kez gitmiş olanlara baktığımızda ise yaklaşık yüzde 40’lık kesimin bir yıldan uzun süredir hiç diş hekimine uğramadığını görüyoruz.&nbsp;Diş hekimine gitmeme nedenleri arasında en çok ihtiyaç duyulmaması ve maliyet öne çıkarken, bu faktörleri diş hekimi korkusu ve zaman bulamamak izliyor. Bu tablo, yetişkinlerde koruyucu hekimlik refleksinin hala zayıf olduğunu ve diş hekiminin çoğunlukla kriz anında başvurulan bir çözüm noktası olarak konumlandığını gösteriyor.

Diş hassasiyetini tedavi etmek yerine göz ardı ediyoruz

Toplumda yaygın görülen ağız sağlığı sorunlarından biri olan diş hassasiyeti, günlük yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor. Hassasiyet en çok soğuk yiyecek ve içeceklerde hissedilirken; sıcak gıdalar ve tatlılar da başlıca tetikleyiciler arasında yer alıyor. Araştırma, bu sorunla başa çıkarken tedavi yöntemleri kadar, problemi göz ardı etme eğiliminin de yaygın olduğunu gösteriyor. Katılımcıların yüzde 41'i hassasiyet giderici macun kullanıp yüzde 36'sı diş hekimine başvururken; yüzde 35'lik kesim kalıcı bir önlem almak yerine, yalnızca sevdiği yiyecek ve içecekleri tüketmekten kaçınarak problemi hasıraltı etmeyi tercih ediyor.

Ağız ve Diş Sağlığında Yeni Bilgi Kaynağı: Yapay Zeka

Araştırma, toplumun ağız sağlığı konusunda kime güvendiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.&nbsp;Yüzde 64’le diş hekimleri ezici bir üstünlüğe sahipken, toplumun yüzde 39’u bilgi almak için internet üzerinden araştırma yapmaya yöneliyor. Her dört kişiden biri ise eczacıların danışmanlığına güveniyor.&nbsp;Ancak araştırmanın en dikkat çekici çıktılarından biri dijitalleşen yeni neslin alışkanlıklarında gizli: Özellikle 18-25 yaş arası gençlerin ağırlıkta olduğu bir kesim (yüzde 9) için, ağız sağlığı hakkında yapay zekaya danışmak yükselen yeni bir trend olarak karşımıza çıkıyor.

&nbsp;Ağız sağlığı özgüveni doğrudan etkiliyor

Toplumun yüzde 78'i ağız ve diş sağlığının özgüvenini doğrudan etkilediğini belirtiyor. Diş görünümünden kaynaklanan memnuniyetsizliklerin temelinde kozmetik kaygılar yatıyor; özgüveni en çok zedeleyen sorunların başında yüzde 50 oranıyla diş rengi ve yüzde 40 oranıyla diş dizilimi geliyor. Bu durum günlük rutinlere de yansıyor; dişlerin fırçalanamadığı bir günde tüketicilerin yüzde 74'ü kendini huzursuz ve rahatsız hissederken, yüzde 33'ü doğrudan özgüven eksikliği yaşadığını ifade ediyor.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Türkiye Ağız Sağlığı Haritası Araştırması Açıklandı - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 07:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140412_d7f347003fefb4fd49bd99fb9f9dcc26.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140412_d7f347003fefb4fd49bd99fb9f9dcc26.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140412_d7f347003fefb4fd49bd99fb9f9dcc26.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Dünya Böbrek Günü]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-dunya-bobrek-gunu-139825.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-dunya-bobrek-gunu-139825.html</link>
                    <description><![CDATA[12 Mart Dünya Böbrek Günü vesilesiyle açıklamalarda bulunan Türkiye Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Aydın Türkmen, Türkiye’deki kronik böbrek hastalığı tablosunun ciddiyetine dikkat çekerek organ bağışı ve erken tanının hayati önemini vurguladı. 

]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ TÜRKİYE’DE 10 MİLYON KİŞİ RİSK ALTINDA

Prof. Dr. Aydın Türkmen tarafından paylaşılan verilere göre, Türkiye’de kronik böbrek hastalığı görülme sıklığı %16 seviyesine ulaşmıştır. Bu istatistik, yaklaşık 10 milyon vatandaşımızın böbrek yetersizliği riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Hastalığın sinsi ve ilerleyici (progresif) karakterine değinen Türkmen, erken tanının süreci durdurabileceğini veya yavaşlatabileceğini belirterek vatandaşları düzenli kontrol yaptırmaya davet etti. Hastalık böbrek fonksiyonlarının %15’in altına düştüğü son evreye ulaştığında, hastalar için hayati seçeneklerin diyaliz veya organ nakli olduğunu belirten Türkmen, şu verileri paylaştı: "Türkiye’de her yıl yaklaşık 13 bin yeni hasta diyaliz sistemine eklenirken, yıllık nakil sayısı 3.500 civarında kalmaktadır. Organ nakli, hastaya sadece yüksek bir yaşam kalitesi sunmakla kalmaz, aynı zamanda diyalize oranla yaşam süresini de anlamlı ölçüde uzatır."

ORGAN BAĞIŞINDA KADAVRA EKSİKLİĞİ VE BATI İLE UÇURUM

Türkiye'nin organ nakli cerrahisindeki başarısına rağmen bağış oranlarında istenilen seviyede olmadığını vurgulayan Türkmen, kadavra bağışının yetersizliğine dikkat çekti. Batı ülkelerinde nakillerin %90'ı kadavradan (beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden) yapılırken, Türkiye'de bu oranın tam tersi olduğunu ve nakillerin %90'ının canlı donörlerden sağlandığını belirtti. Milyon nüfus başına düşen kadavra bağış sayısının Türkiye'de 5 iken, ABD ve İspanya gibi ülkelerde 50 seviyelerinde olması, toplumsal farkındalığın artırılması gerektiğini bir kez daha ortaya koydu.

Donör sıkıntısını aşmak için "Çapraz Nakil" (Takas Nakli) sisteminin önemine değinen Prof. Dr. Türkmen, doku veya kan grubu uyumsuzluğu nedeniyle nakil olamayan ailelerin ulusal bir havuzda toplanmasının nakil sayılarını en az %10 artıracağını ifade etti. Ayrıca, yeni yönetmeliklerle beyin ölümü tespit edilen vakalarda aileye haber verme sürecinin kolaylaştırılmasının bilimsel açıdan olumlu bir adım olduğunu, ancak toplumsal kabulün de eş zamanlı geliştirilmesi gerektiğini ekledi.

BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: NAKİLLİ ANNELER

Organ naklinin sadece bir tedavi değil, hayata yeniden dönüş olduğunu belirten Türkmen, diyaliz aşamasında anne olma şansı biyolojik olarak çok düşük olan kadın hastaların, başarılı bir nakil sonrası sağlığına kavuşarak bebek sahibi olabildiğini müjdeledi. Türkmen, klinik bünyesinde takip edilen ve nakil sonrası anne olan yaklaşık 200 hastanın bulunduğunu, bu durumun organ bağışının toplumsal en somut meyvesi olduğunu ifade etti.

Sonuç olarak; erken tanı, bağış bilinci, nakil sonrası titiz takip ve merkezlerin "sağ kalım oranları" üzerinden sıkı denetlenmesi, Türkiye’nin böbrek sağlığı politikasının temel taşlarını oluşturmalıdır.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Dünya Böbrek Günü - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 21:05:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/12032026134044_10cea2f21b12952bba90f9beb696fc46.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/12032026134044_10cea2f21b12952bba90f9beb696fc46.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/12032026134044_10cea2f21b12952bba90f9beb696fc46.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Dev karın fıtığı hayatı kabusa çevirebiliyor ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.habergalerisi.com/haber-dev-karin-fitigi-hayati-kabusa-cevirebiliyor-139833.html</guid>
                    <link>https://www.habergalerisi.com/haber-dev-karin-fitigi-hayati-kabusa-cevirebiliyor-139833.html</link>
                    <description><![CDATA[Karın ameliyatlarından sonra ortaya çıkan ve zamanla büyüyerek ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen dev karın duvarı fıtıkları, hem yaşam kalitesini düşürüyor hem de hayati risk oluşturabiliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Ertem, 50 yaş üzeri kişilerde özellikle ameliyat sonrası gelişen bu fıtıkların toplumda sanılandan çok daha yaygın olduğunu belirterek, “Yapılan çalışmalar; karın ameliyatlarından sonra ortaya çıkan insizyonel, yani ameliyat kesi yerinden gelişen karın duvarı fıtıklarının, 50 yaş üzerindeki hastaların yaklaşık yüzde 20’sinde görülebildiğini gösteriyor” diyor. Prof. Dr. Metin Ertem hayatı kabusa çevirebilen, bazı hastaların boyunlarına çarşaf bağlayarak taşıdıkları dev karın fıtıklarını ve yeni tedavi yöntemini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Vücudumuzda ‘koruyucu zırh’ olan karın duvarı zayıfladığında ya da ameliyat gibi bir nedenle bütünlüğü bozulduğunda, iç organlar dışa doğru itilerek dev karın fıtığı ortaya çıkabiliyor.&nbsp;Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Ertem, 50 yaş üzerindeki kişilerde dev karın fıtıklarının görülme sıklığının arttığını belirterek “Bunun en önemli nedeni yaşla birlikte kolajen doku sentezinin azalmasıdır. Kolajen, karın duvarının dayanıklılığını sağlayan temel yapı taşlarından biridir. Bu yapı zayıfladığında karın duvarı adeta bir kumaşın sökülen dikişi gibi açılmaya başlar” diyor. Karın duvarındaki büyük açıklıkların sadece estetik bir sorun olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ertem şöyle konuşuyor: “Bu dev fıtıklar, bel ve sırt ağrılarına, ıkınma olamayacağından dışkılama zorluğuna ve hatta solunum güçlüğü gibi yaşamı tehdit eden sorunlara neden olabiliyor. Fıtıklar tedavi edilmediğinde ciddi komplikasyonlara yol açabilirken, bunun en tehlikeli sonuçlarından birini, halk arasında “bağırsak düğümlenmesi” olarak bilinen sorun oluşturuyor.”

&nbsp;Bağırsak delinmesi ve hayati riske yol açabiliyor

Bağırsakların fıtık kesesi içinde sıkışarak; hastalarda şiddetli karın ağrısı, kusma ve büyük abdest yapamama gibi şikayetlere neden olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ertem, soruna müdahale edilmezse bağırsak delinmesine kadar giden çok ciddi tablolar oluşturabildiğini ve bu durumun hayati riske yol açabildiğini söylüyor. Dev fıtıkların boyutlarının bazen dramatik olabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Metin Ertem, bazı hastaların yaşadığı zorlukları şöyle anlatıyor: ”Bazen fıtık o kadar büyüyebiliyor ki, neredeyse iki çocuk başı büyüklüğüne ulaşabiliyor. Hatta bazı hastalar fıtığı desteklemek için karınlarının altından çarşaf geçirip boyunlarına bağlayarak taşımak zorunda kalabiliyor. Bu nedenle sorun ilerlemeden erken tedavi olmak günlük yaşam konforu açısından ve tedavinin başarısında büyük rol oynuyor.”&nbsp;

&nbsp;Ameliyat sonrası iyileşme döneminde dikkat!

Karın ameliyatı geçiren kişilerin özellikle iyileşme döneminde dikkatli olması gerekiyor. Prof. Dr. Ertem, ihmale gelmez bazı önlemleri “ameliyat sonrası erken dönemde ağır kaldırmamak, kabız kalmamaya özen göstermek, kronik öksürük varsa mutlaka tedavi olmak, yeterli ve dengeli beslenmek” şeklinde sıralıyor. Çünkü bu faktörler karın duvarına binen baskıyı artırarak fıtık gelişimini kolaylaştırabiliyor. Karın ameliyatı olmayan kişilerde de bazı fıtık türlerinin görülebileceğini; özellikle doğum yapanlarda karın duvarındaki zayıf noktalardan yağ dokusu ve bağırsakların dışarı çıkmasıyla epigastrik fıtıklar (göbek üstü fıtığı) oluşabildiğini belirten Prof. Dr. Ertem “Gebelik sırasında karın büyüdükçe karın duvarı gerilir ve bazı bölgelerde zayıflık oluşabilir. Bu durum küçük fıtıkların gelişmesine yol açabilir” diyor.&nbsp;

Dev fıtıklarda yeni tedavi dönemi

Dev karın fıtıklarının cerrahisinin oldukça özellikli bir alan olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Metin Ertem, son yıllarda kullanılan yeni yöntemlerin tedavi başarısını önemli ölçüde artırdığını belirterek şöyle konuşuyor: “Eskiden bu fıtıklar çoğunlukla sadece dikiş yöntemiyle kapatılmaya çalışılırdı. Ancak bu yöntemde nüks oranları yüzde 50’ye kadar çıkabiliyordu. Günümüzde ise dev fıtıklarda çok daha ileri teknikler kullanıyoruz. Özellikle, özel cihazlarla karın duvarı kontrollü şekilde genişletiliyor. Gerekli durumlarda karın kaslarına botoks uygulanarak kasların gevşemesi sağlanıyor. Ardından karın duvarı onarılıyor ve yama ile destekleniyor. Bu modern yöntemler nüks oranlarını yüzde 2-5’lere kadar düşürdü.”

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.habergalerisi.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Dev karın fıtığı hayatı kabusa çevirebiliyor  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 19:55:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140457_45875064734eedbe887262edca6ea98a.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140457_45875064734eedbe887262edca6ea98a.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.habergalerisi.com/images/haber/13032026140457_45875064734eedbe887262edca6ea98a.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item></channel></rss>