Haber Galerisi

Beyin Göçü ve Güven Vermeyen işverenler

07 Ekim 2018 - 14:51 'de eklendi ve 649 kez görüntülendi.
Beyin Göçü ve Güven Vermeyen işverenler

Beyin Göçü ve Güven Vermeyen işverenler – Son yıllarda hızlanan beyin göçü ile ilgili çok şey söylendi. Pek çok faktörden bahsedilse de, Türk işverenlerinde iş ahlakı olmamasından bahsedilmedi.

Türk çalışan için, hele de beyaz yakalı için memur olmak, özel sektör cehenneminden bir kurtuluştur.

Olay sadece düşük maaşlar ve yüksek çalışma süreleri değil. Asıl olay, Türk işverenlerin bir işveren ahlakı ve geleneği olmaması.

Biz maaşlı çalışanlar için (babam esnaf olmasına rağmen hayatım boyunca maaşlı çalışan biri oldu, kendi işyerim olmadı) patronların genelde iyi olduğunu ve olacağını söylemek ahmakça olur.

Kendisi de bir patron olan Bill Gates;

-Öğretmenlerin kötü olduğunu düşünüyorsanız, bir patronla tanışmamışsınızdır, demiştir.

Türkiye’de ise durum daha da vahimdir. Düşük maaş ve uzun çalışma saatleri bir yana, patronlar sık sık çalışanlarını dolandırırlar, mesela özel sektör çalışanıysanız, her ay sigortanızın yatıp, yatmadığını kontrol etmelisinizdir.

Askerdeyken konuştuğum bir uzman çavuş, uzun süre çalıştığı marketin sahibinin, sigortasını yatırmadığını, oğlunu tedavi etmesi gerekince öğrendiğini anlatmıştı. (O zamanlar iki bin yılıydı, uzman çavuş ise çok önce ayrılmıştı işinden)

Sadece bu kadar da değildir; Sendikalı olmanız, işten çıkarılma nedenidir, patron biraz para sıkıntısına girse, ilk iş maaşları geç öder, şirket iflas ya da konkordato ilan ettiğinde, en son ödenecek para işçi ücretleridir, patron araba yeniler, çocukları instagramdan story atar, maaşlara zam yapmaz.

Büyük şirketlerde bile bu değişmez. Ülkemizde şirket Paris olsa da, maaşlar Muş, Hakkâri’dir. Tek fark, küçük şirketlerde para yok derler, büyük şirketlerde nakit sıkışıklığı var.

Büyük şirketler de işçi sömürüsü daha profesyonelde olur. Mesela anlı, şanlı medya devlerinde iki seneden fazla stajyer olup, maaşı bırakın, öğle yemeği verilmeyen öğrenciyi bırakın, mezunlar vardır.

Medya devlerinde, bir gün ünlü bir gazeteci-televizyoncu olma hayali ile gençleri sömürmek, gelenekselleşmiş bir eylemdir.

Beyin Göçü ve Güven Vermeyen işverenler

Ülkemiz işverenleri, çalışanları kandırmanın ve sömürmenin çeşitli yollarını geliştirmiştir. Örneğin Kürt işçilerine ödeme yapılmaya yakın birkaç faşisti çağırıyor, bayrak yaktılar yalanı ile linç ediyorsunuz.

İşçiler kaçıyor ve parasını ödemiyorsunuz. Son birkaç yıldır çıkan haberlerin aslı bu.

Bu dediğim hileyi de anlı şanlı pek çok zincir mağaza da yapıyor. Bu iş için icabında işçiyi birkaç ay süren eğitime alıyorsunuz.

Sonra da birkaç ay, tercihen altı ay işe alıyorsunuz.  Sonra o altıncı ayın sonunda işten atıyorsunuz.

Çünkü o çalışan, altı ay içinde en az beş-altı işçiyi size bağlıyor. Zira giyim, kafeterya ve hatta elektronik eşyalar, sürekli ihtiyaç.

İşçide daha fazla pirim almak için tanıdıklarını illa o mağazaya, dükkâna çekiyor. Birkaç tanesi de oraya sık uğramaya başlıyor.

Çalışanların başka bir sömürülme yöntemi de zararı çalışana ödetmek.

Firmanın adı mahkemelerde sıkça duyulmasın diye ufak tefek hırsızlıklar polise bildirilmeyip, masraf işçiden çıkarılıyor.

Bazı porselen, ev eşyası, cam eşya dükkânlarında da, müşterinin sakarlıklarının masrafları işçiden çıkarılıyor.

Pek çok sabıkalı hırsız da bu zincir mağazaların özelliklerini biliyor ve kullanıyor. Buna benzer şeyler sadece mavi yakalı ya da vasıfsız işçiler için değil, beyaz yakalı, hatta yönetici ünvanlı kişilere dahi yapılıyor.

Bunun sonucunda da çalışan, iş yerini benimsemiyor ve kendini işe adamıyor.

Çalışan eve gittiğinde ertesi günkü işine hazırlanacağına, KPSS’ye çalışıyor.

Özel de mühendis olmaktansa, devlette polis ya da öğretmen olmaya razı oluyor.  Özelde teknisyen-tekniker olmaktansa, zira özel de patron, çalışan biraz hak ve zam istediğinde klasik cevabını veriyor:

-Senin gibi bir sürü işsiz var, beğenmezsen gidebilirsin. Bunu ara ara devlet kurumlarındaki amirler bile bol bol söylüyor.

Devlette ise işler sarpa sarıyor. Mülakatın torpil olduğunu düşünen-bilen çalışan da, yurt dışına gitmek istiyor.

Hatta tanıdığım pek çok kişi, Türkiye’de öğretmen, mühendis ya da başka bir beyaz yakalı olmaktansa, batı ve kuzey Avrupa’da temizlikçi olmaya bile razı oluyor.

Zira göçmen bir temizlikçi bile olsanız günde sekiz saat çalışarak kira dâhil kendinizin ve çocuklarınızın ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsunuz.

Sendikalısınız diye sizi kovan yok, sosyal medya mesajınız yüzünden polis tarafından çağırılmıyor, eteğinizin boyu yüzünden tacizciniz haklı görülmüyor.

Bir başka konu da pek çok beyaz yakalının sadece gelişmiş kuzey ve batı Avrupa ülkeleri yerine, orta Asya, Arap ve Balkan ülkelerini de tercih etmesi.

Özellikle Balkanlarda bir yabancı olarak o ülkenin siyasetinden uzak duruyor, sosyal hayatın özgürlüğünden faydalanıyor.

Romanya, Bulgaristan ve Moldova gibi nispeten Türkiye’den daha yoksul ülkeler bile Türkiye’den beyin göçü alıyor.

Bu göç, özellikle kalifiye beyaz yakalı alanında özel sektörü bunaltmaya başladı.

Piyasada yetenekli yazılımcı çok az kaldı.

İngilizce eğitim veren devlet ve özel sektör mezunları için yerli firmalar son tercih. Yerli firmalar da taşra üniversitelerinin mezunlarına kalıyor.

Arada bir gelen şu kadar maaşa eleman bulamıyoruz haberlerine gelince; bu haberler genelde iç Anadolu’nun şehirlerinden geliyor.

İç derken, bu kavramı coğrafya derslerindeki iç Anadolu ile sınırlamıyorum.

Marmara, Ege ve Akdeniz’e kıyısı olmayan iller, benim gözümde ekonomik anlamda iç Anadolu’dur ve bu denizlerden uzaklaştıkça ekonomik iç Anadoluluk artar.

Karadeniz kıyılarındaki şehirlerde buna dâhildir. Buralar özelde Kayseri ile özdeşleşen kurnazlığın ve gösteriş merakının yaygın olduğu yerlerdir.

Buralarda bazı esnaf ve sanayicilerin, çalışanlarının, özellikle de doğuluların parasını iç etmelerinin şöhreti artınca, işçi bulamıyorlar.

Bazı söz verdikleri ve parasını alıp, harcadıkları siparişleri de yetiştirememeleri söz konusu oluyor.

Bu durumda da, iş piyasasına göre aşırı yüksek maaşlardan bahsediyorlar.

Kanıp da giderseniz, vay halinize!

Bu tip işverenin güvendiği en büyük dağ, ülkemizdeki yüksek doğum oranları ve çevremizdeki mülteci-göçmen yığınıdır.

Bu dağ, özellikle ileri kalifiye ve iyi üniversite mezunu gençler anlamında sarsılmakta. Doğum oranları da her geçen yıl düşüyor.

1992 yılında ben lisedeyken bir gün bir öğretmen kaç kardeş olduğumuzu sormuştu.

Yaklaşık kırk kişilik sınıfta (kendisi dâhil) dört ve daha az kardeş olan bir tek bendim.

Bir kere de üniversitede, istatistik dersi öğretmeni, örnek problem olarak bize sormuştu.

İkinci öğretim dâhil altmış kişiydik. Kardeş sayıları, bir çan eğrisi çiziyordu. En fazla 4 ve 5 kardeş olan vardı ve galiba 2’er kişi de 1 ve 8 kardeşti. Bu çan eğrisini 7 kardeş olanlar bozuyordu, galima 4-5 arkadaş 7 kardeşti.

Ben de garip bir alışkanlıkla, ara ara öğrenciler 4,5 veya daha fazla kardeş olanların sınıf tamamına oranını merak ediyorum ve öğrencilere soruyorum.

Geçenlerde bir sınıfa sordum. Yaklaşık otuz kişilik sınıftan, bir tane bile dört kardeş olan yoktu.

Yani gelecekte o kadar da büyük bir işi gelmiyor arkadan.

Öte yandan, çalışanların bu kadar mutsuz olduğu bir ülkede, mülteciler de o kadar çok durmayacaktır.

Beyin göçü ve genç insan göçü konusunda devletin ve bu iktidarın yanlışları fazlası ile varsa da bu, bu yazının konusu değildir.

Bunları için ayrı bir yazı bir yana, kitap bile yazmak gerekebilir.

Lakin bu iktidarı da bizim halkımız seçtiği gibi, bu devlet de Türk halkından oluşmaktadır. İktidar değişmeden evvel Türk işveren zihniyeti değişmeli.

Bir arkadaşım var, küçük de olsa bir işletmesi olan.

Sürekli Afganlıları çalıştırıyor çünkü ortağı ile birlikte işçilere düşük maaş verdiği gibi, sigorta da yaptırmıyor.

Afganlıların da biri gidiyor, biri geliyor. Aynı şeyi kendim de akrabalarımdan gördüm.

Akraba yanında küçükken çalıştığım zaman sigortam yatmış olsa, daha erken emekli olabilirdim.

Aslında bu tür kurnazlıklar, işletmeleri küçük kalmaya ve krizlere karşı dayanıksız olmaya mahkûm ediyor.

Sinan Kemal

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER