Haber Galerisi

Misakı Milli Nedir

23 Eylül 2018 - 16:42 'de eklendi ve 180 kez görüntülendi.
Misakı Milli Nedir

Misakı Milli Nedir

Üretirdik evvelden. Yeter idik kendi kendimize.

Memleketimizin halıları pek meşhurdu.

Bizim memleketten giden halılar önünde kraliçeler tablo yaptırır, parmakları ile halıyı gösterirlerdi.

Halılar onlar için, süs eşyasıydı.

Masa üstüne konurdu. Yere konamazdı. Üstüne basmak kimsenin aklına bile gelmez idi.

Paha biçilemez renklere, işlemelere ve dokumasına kıyamazlardı. Akıllı adamlarmış.

MS.400 lerin sonunda, bir Roma elçisi Attila şehrine geldi. Evleri gezdi.

En şaşırdığı konu halıların yerde olması idi. Halıların üstüne basıyorlar diye tarihe not düşmüştü.

Aradan 1000 sene geçti. Onlar için bu halı ve dokuma kumaş işi başa belaydı.

Hala çözememiş, öğrenememişlerdi. İngiliz kraliçesi ve sarayı, İstanbul’a bir casus yolladı.

Verilen talimatlar kitap boyutundaydı. Sonra kitap olarak çıktı.

Bütün dokuma atölyelerine gidilmeliydi. Dokuma tezgahlarının teknik çizimleri yapılmalıydı.

Hatta İngiltere’ye gönderilmek üzere gizlice satın alınmalı, gizlice gemiye yüklenmeliydi.

Dokumada kullanılan her hammadde öğrenilmeliydi. Keçi, koyun bunlardan bol miktarda gemiye konmalıydı.

Kendilerini Nuh sanıyorlardı. Küçücük kafalarının, küçücük hayal gücü, dünyayı dokumadan ibaret sanmalarına yol açıyordu.

Tohumda istiyorlardı. Kenevir, pamuk tohumu istiyorlardı. İngiltere’de ekeceklerdi.

Boya kimyasına da kafayı takmışlardı. Boyamada hangi bitki kullanılıyor ise o bitkilerin tohumları lazımdı.

Misakı Milli Nedir Dokuma teknikleri nelerdi?

Bir kitap boyu talimat yazdılar casusa. Ama işi sağlama almak lazımdı. 20 yaşlarının başında, 2 Türk dokuma ustası istediler. Onlarda İngiltere’ye gelmeliydi.

Boyamayı, tekniği İngiltere’de öğretmeliydi.

Casus, başı sıkışırsa Fransız konsolostan yardım istemeliydi. Yazışmalar “top secret”tı.

Asılacaksan, ingiliz sicimiyle asıl ya da yurt dışından damızlık erkek getirelim devrine daha çok vardı.

Ala u vala ile gittikleri İngiliz sarayının öyle çok dümeni vardı ki, tüm gemilerin dümenlerinden bile çoktu.

Dokuma casusluğu üzerinden 2-3 yüzyıl geçti. İşi becermek ameline sahip değillerdi.

Gasp ve darp amellerine daha uygundu. Hırsızlık her zaman en kolayıydı.

Çin’e ve Hindistan’a gittiler. Çin’de afyonu serbest kılan adamlar buldular. Çin’i sömürmeye başladılar.

Birkaç Çin’li devlet adamı direniyordu. Bu afyon bizim memlekete yaramadı diyordu.

Yasaklayalım diyordu. Haşaa. Hemen astılar.

Hindistan’da da durum aynıydı. İnsanlara kızan bir İngiliz sömürge valisi, iki ayak üzerinde yürümeyi yasakladı.

Kalkan vuruluyordu. Bir süre, 2 ayak ve 2 el üzerinde yürüdüler.

Oysa Hintliler üstün ırktı. İngilizler ile ırkdaştı. İngilizler, Hint’lilerin uzağa gitmiş kardeşiydi ve kardeşlerini kurtarmak için geri dönmüşlerdi.

Yutacak birilerini bulmak kolaydı. Buldukları da diğerlerine yutturmakla görevliydi. Zaten ayağa kalkanı vururlardı!

Afyon ve ırk afyonu ile pek pek çok mala sahip olmuşlardı. Dümende, gemide de ustalardı. Darp ve gasp edilen malı şimdi kime satacaklardı?

Amel bozuk olunca, hiçbir zaman, tek taşla 5 kuş vurmak yetmeyecekti. 15 kuş olmalıydı. Tek taşla vurulmalıydı.

Yarabbim. Nasıl böyle aç gözlü olabilir bu insan? Yarabbim.

Sen, özde böyle yaratmadığına göre, bu aç gözlerin hiç be hiç doymamasının nedeni nedir? Bu teraziyi nasıl kurdun?

Yarabbim. Dengeyi bozan biz miyiz? Gözlerimizi açamadık mı? Aç dedin de hala açmadık mı? Açtık da bakmadık mı?

Baktık da görmedik mi? Bu gözü doymayanlar, şu verdiğin göz ile görmeyenlerden çok mu? Ondan bu hiddet ve şiddet?

Ve görsek de, görmemek için, verdiğin gözü, hala ve hala sağa sola kaçırıp, bakmamakta ve görmemekte biz hala bu kadar ısrar ediyor isek…

Yarabbim gazabında lütfen insaf et…

Böyle devam etti. İnsan, görmemekte bile hileye koştu.

Tek taşla vurulan kuş isteği ise 20 ye çıktı…

Dümenin dümeni bol idi. Darp ve gasp ile çalınan malda çok idi. Peki bunu kim alacaktı?

Pazar yaratmak lazımdı. Bu pazar durup dururken nasıl kurulabilirdi?

Eski bir hile vardı. MS.1000 yılının başlarından. Bir Bizans kralı kitap bile yazmıştı.

Türk oğlu Türk’ün başına bir bela sarmak için, her bir konu için, en az bir kitap yazmak gerekirdi.

Oturdu, soyunu inkar eden Bizanslı, bir kitap yazdı. Bu kitabı yazdı ve artık Bizanslı oldu.

Rusların dini yoktu. Ortodoks olmak pek güzel yaraşırdı. Bizans’ta ordodokstu.

E araya din kardeşliği girince, o arada olmayan Türk’ün başına bela sarılabilirdi.

Aradan 800 yıl geçmişti. Amel zayıf olunca, hilede de hırsızlık yapmışlardı. Aynı hileye başvurdular. 1828 yılında bir Osmanlı – rus savaşı patlak verdi.

Arkadan 1838 Baltalimanı anlaşması ile kapitülasyonlar verdik. Arkadan 1850 Kırım harbine, yine rus ile savaşa girdik. İflas ettik.

1838 anlaşması ile, ingilize verdiğimiz imtiyazlar sonucu, Çin ve Hindistan’dan çaldıkları malları, bize vergisiz şekilde satıyorlardı.

Yerli üretici, hırsızlık malının ucuz değeri ile rekabet edemedi. 1838 yılından sonra 10-20 yıl içinde, ipek tezgahlarının, dokuma tezgahlarının, demir atölyelerinin, daha farklı sanat dallarının %70 i iflas etti ve kapandı.

Yerli esnaf kapatınca, devlet vergi toplayamadı. İngiliz zaten vergi ödemiyordu.

İlk önce tütün, sonra da duyunu umumiye de ingilize verildi. Ve sonra her şey…

Kefen bezi dışarıdan geliyordu. Toplu iğne üretemiyorduk.

Konu uzun mu uzun…

Gelelim Misak-ı Milli’ye.

Osmanlı Devleti’nin, özellikle son 2 yüzyılında yaptığı hataların aynını 1938 yılından itibaren, ısrarla yine yapıyoruz.

Ama şimdi daha ağır bir saldırı altındayız.

Palmiye yağı, melamin, NBŞ, soya, hibrit buğday, hibrit tohumlar, tarım ve hayvancılıkta kullanılan ilaç, gübre ve yemler…

Pc oyunları, 25.kare, tv, medya, sanal alem. Bunları araştırınız. Sormak isteyenler sorabilir.

Bedenen, manen, aklen katliama uğruyoruz.

Zehirlenme ve katledilme konusuna, hepimizin bildiği, küresel emperyalizm veya eski deyimle, “tek dişi kalmış canavar” diyerek dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Ankara, bunların bölge müdürlüğü mü? Yoksa başkentimiz mi?

Gerçekleşen tüm uygulamalar ve elde edilen sonuçlar, Ankara’nın bir bölge müdürlüğü olduğunu ortaya çıkarıyor.

Ankara, bir sömürge valiliği olmuş. Peki o zaman, dünya haritasına baktığımızda, neden 200 ülkenin sınırlarını görüyoruz?

Ve aslında bu sınırlar gerçekte var mı? Aslında yok.

Sınırlarımız artık bir ülke sınırı değil. “Bölge sınırı !”

Ve biz şimdi bir eylem, bir taarruz savunuyoruz. Satıh! Diyoruz. Satıh ile ne kast ettiğimiz sanılıyor?

Düşman tüm dünyayı, bölgesi ilan etmiş ve tüm dünyayı katlettiğine göre, sathımızın sınırlarını, artık tüm dünya olarak belirlemekten başka çare var mı?

Ve bundan bizi kim alıkoyabilir?

Şimdi bize göre sınır, zehirlenen ve katledilen en son insanın bulunduğu yerdir.

Özgürlük, eşitlik, tam bağımsızlık, kusursuz bir eğitim, doğaya en saygılı mükemmel bir beslenme, sağlık, spor ve sanat ve bunların hepsini özünde bulunduran liyakat, her insanın hakkıdır.

Dolayısı ile, boyutu, anlamı ve kapsamı farklı bir Misak-ı Milli konuşacağız. Kısacası aslında, boyut atlamaktan bahsediyoruz.

Ogün Uçak

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER