Haber Galerisi

Türk Tarihi ve Miryokefalon Zaferi

07 Eylül 2018 - 21:23 'de eklendi ve 106 kez görüntülendi.
Türk Tarihi ve Miryokefalon Zaferi

Türk Tarihi ve Miryokefalon Zaferi

Denizli’nin, ismi bilinen ilk kumandanı Alpkara ile, Denizli’yi Türk’lüğe kazandıran, Gıyaseddin Keyhüsrev’in aziz ruhlarına…

Önsözü ile başlayan ve Prof.Dr. Tuncer Baykara tarafından, 1969 yılında kaleme alınan Denizli Tarihi isimli 59 sayfalık eserden, Denizli tarihi hakkında, Selçuklu dönemine ait bir çok bilgiye ulaşabiliyoruz.

1018 yılında, Alparslan’ın babası Çağrı Bey tarafından başlayan keşifler ile, Anadolu keşfedilmiş, 1040-1071 arasında akınlar başlamış, 1071 Malazgirt Zaferi sonrasında ise, devamında Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşmasına yol açan süreç Selçuklu Devleti ile başlamış, Osmanlı Devleti ile devam etmişti.

Bu süreç içinde ise, özellikle Denizli, Türk Milleti’nin, en çok savaş ve şehit verdiği illerin, belki de başında geliyor.

Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, 30 Ağustos Zaferi ve en başında Malazgirt Savaşı kadar önemli ve bir çok büyük savaşların yapıldığı Denizli, oldukça büyük ve kadim ve şerefli bir tarihe sahip olmasına rağmen, yeteri kadar bilinmiyor, tanınmıyor ve hak ettiği değerden bihaber şekilde hayatına devam ediyor.

Oysa bu konuları inceleyen bütün tarihçiler, Türk tarihinin son bin yıllık dönemi içinde yer alan en önemli 3 savaştan birinin, Denizli’de gerçekleştiğini söylüyor. Malazgirt ile “son kez !” girdiğimiz Anadolu’nun tapusunu, 17 Eylül 1176 tarihinde yapılan Miryokefalon Savaşı ile aldığımız anlatılıyor.

Bunun dışında ise, 1147 Aralık ve 1148 Ocak aylarında haçlı ordusuna karşı yapılan Kazıkbeli (Cankurtaran ) Savaşı ise, 2.haçlı seferinin yok edilmesi açısından çok çok önemli bir yere sahip bulunuyor.

O dönemde, Selçuklu’dan destek alamayan ve bugünkü Acıpayam Ovasında yaşayan Türk Afşar boylarının engellediği bu haçlı seferi, Alman kralının bu savaşta ölmesi, Fransa kralının canını zor kurtarması açılarından önemli bir yere sahip.

Bunun dışında, bu savaşta Bizans ve Türk boylarının birlikte hareket ettiklerini görüyoruz. Birlikte hareket ediyorlar.

Çünkü, haçlı ordularının Denizli önlerine gelene kadar, batı Anadolu’da uyguladıkları vahşet, o zaman ki Anadolu halklarının, dehşete düşmesine neden oluyor.

Bu dehşetin ne olduğuna ise burada yer vermek gerekiyor.

Araştırmacı Yazar Sn. Cengiz Özakıncı’nın 25.03.2017 tarihli ve haçlı seferleri isimli Kanal B programını izlemek gerekiyor. You Tube üzerinden kolayca izlenebilir.

Bu programda Sn.Cengiz Özakıncı, sözlerine başlamadan evvel, odada küçük yaşta çocuk varsa, bu konuşmaları izlememeli uyarısı ile programa başlıyor.

M.S. 950 yılında, papa 10.inusensus tarafından emri verilen haçlı seferlerini anlatıyor.

Yamyamlığın, Afrika, özellikle Güney Afrika’da olduğunu, ama aslında yamyamlık davranışının, avrupa toplumunda çok fazlaca olduğunu anlatıyor.

Haçlı orduları yanında yürüyen din adamlarının, Anadolu’da bulunan, Türkler ile, eller ile mücadele edilmeli dediklerini, ama Türkler ile dişler ile de yapılacak mücadelenin, sefere katılan tüm haçlı askerlerinin, cennete ulaşmalarını sağlayacağını, anlattıklarını söylüyor.

Bunları, bu seferleri anlatan, avrupa kaynaklı kitapları koyarak, tercüme ederek anlatıyor.

Bu kitaplarda, haçlı askerlerinin yaptıkları, resimler ile de çizilmiş bulunuyor. Belgeseli bulmalı ve izlemelisiniz.

4 yaşında bir çocuğun, şişte nasıl çevrildiğini, bir bebeğin kulağından ısırılarak nasıl yendiğini, kendi yazdıkları ve kendi çizdikleri resimler ile görebilirsiniz.

İşte bu açıdan Denizli Kazıkbeli Zaferi ayrıca bir öneme sahip. Aslında bu bir haçlı seferi değil, insan eti yiyen yaratıkların seferi idi.

Bunlar, Denizli Kazıkbeli Savaşları ile engellendi ve hak ettikleri cezayı, Türk Milleti onlara verdi.

Oysa bizler, onlara göre barbarlar idik. Onlara göre doğudan gelen, sonradan gelen, kültürsüz, ahlaksız, dinen sapık, sonradan görme kişiler idik.

Biz bunun böyle olmadığını biliyoruz. Tarihimizi öğrendikçe, Türk tarihinin, diğer millet tarihlerine nazaran, sütten çıkmış ak kaşık misali olduğu biliyoruz.

Ve tarihimizin her döneminde, en zor zamanlarda dahi, tekrarladığımız karakter özelliklerimiz ile, şanlı ve şerefli bir millet olduğumuzu biliyoruz.

Ama bunu birileri başka anlatıyor veya hiç anlatmıyor…

Bu durum aslında, çok alışık olmadığımız bir durum değil. Malazgirt anıtının 1989 yılında,

Çanakkale anıtının 1960 yılında tamamlandığı düşünüldüğünde, tüm tarihinin dönüm noktalarından biri olan Denizli’ye neden gereken önemin verilmediği, kimin buna önem vermediği, bu önem vermeyenlerin kimler olduğu, bu önem vermeyenlerin amaçlarının ne olduğu, bu önem vermeyenlerin neden böyle davrandığı konularının ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor.

Türk Milletinin bugün geldiği noktada, elde ettiği sonuçlarda, bu kim olduğu bilinmeyenlerin payının ne olduğu gibi konuların incelenmesi gerekiyor.

Bunlarla baş etmek, mücadele etmek ve bunları yenmek konusunun, her Türk vatandaşının asli sorumluluğu olduğunun bilincinde olmamız gerekiyor.

“Asıl konumuz bu ve bunlar olmasına karşın !”, bunlarla edilecek mücadelede, en kesin ve başarılı sonuçlara ulaşabilmek için, tarihten yola çıkmak ve her Türk vatandaşının, yüksek düzeyde bir tarih bilincine sahip olması gerektiğini unutmamak gerekiyor.

Kimin, neye, ne kadar, ne zamana kadar, ne hakkı olduğunu ispat için, kendi alanımızda, kendi bölgemizde, kendi yapabileceklerimizi yapmak, uygulamak gerekiyor.

Bu şekilde, her birlikte, bir bütün olarak hareket edebilirsek, en başarılı nihai sonuçlara kesinlikle ulaşacağımızdan emin olmamız gerekiyor.

Bu mücadelenin, yürütülebileceği eylem alanlarının, en başında yer alan “tarih bilinci” düzeyinin geliştirilmesi ve gelişen bu bilinçten yola çıkarak, birliktelik oluşturulması gerekiyor.

Türk Milleti’nin her döneminde ilk ülküsü olan, “ADALET”, kim olursa olsun herkese ve her canlıya ADALET, felsefesinden yola çıkmak ve burada birleşmek gerekiyor.

Bunun gerçekleştirilmesinin, her Türk vatandaşı için, bir borç olduğunun bilincinde olarak, bu ülkü doğrultusunda hareket etmeyi amaçlamak ve somut eylemler gerçekleştirmek gerekiyor.

Denizli’ye gereken önemin verilmesini sağlamak gerekiyor.

Kadim il Denizli. Tekstil ve Pamukkale’si ile tanınan, kadim il Denizli. Her yerini Şehit kanlarının suladığı, kadim topraklar.

Sarayköy, Buldan, Çal, Süller, Çivril, Honaz, Kazıkbeli ve Denizli merkez olmak üzere, haçlı ordularına veya Bizans’a karşı birçok, aslında en çok savaşın yapıldığı, kadim Denizli.

Her tepesinde, Erenlerin ve Selçuklu Komutanlarının kurganlarının bulunduğu Denizli.

Ordu önünde, zırhlarını kuşanarak düşmana en önde karşı koyan Fatma Hatun’un şehri.

Türk kadınının, kim ve ne olduğunu anlatan, en önemli ve büyük örneklerden olan ama tanınmayan, bilinmeyen, anılmayan Fatma Hatun’un Denizli’si.

Kurtuluş Savaşına gelindiğinde, Reddi İlhak kuran, silahlanan, kendi başına seferberlik ilan eden, düşmanı denize döken ordular içinde bulunan, Mustafa Kemal’in ordusuna hemen katılan kadim Denizli.

Dur Yolcu. Hangi yönden gelinirse gelinsin, Dur Yolcu.

Dur ve bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı diyen, büyük Türk şairi Mehmet Akif Ersoy’un, dediği gibi, DUR YOLCU.

Kadim il Denizli, girerken veya çıkarken, savaşlara, zaferlere ve bin yıl önce, bizler buralarda bu kadar rahatça gezelim, geçelim, diye ŞEHİT olan Türk askerlerine, ithafen, El Fatiha…

İşte bunlardan ötürü, bir şeyler yapabilmek için…

Son 20 yıllık dönem içinde, toplam 5 yıl, Denizli’de çalışma fırsatım oldu. Özellikle son 3 yıl, her ayın yarısını Denizli merkez ve ilçelerinde geçiriyorum.
Denizli özellikle ilgimi çekiyor, çünkü, çok ünlü ulusal bir alışveriş marketinin, bu ilde, 2 kez açıldığını ve 2 kez de kapandığını biliyorum.

Türkiye’de hiçbir ilde gerçekleşmeyen bu durum, sadece Denizli’de gerçekleşmiş ve bu ünlü market tarafından inceleme nedeni olmuştu.

Varılan sonuç şuydu : Denizli halkı, kendi yerel alış veriş kaynaklarını kullanıyor ve yabancı sahipli marketlerden alış veriş yapmak istemiyordu.

Bu durum bile, Denizli halkının, tarihinden gelen tecrübelerini kanıtlıyordu.

Denizli halkı ya da benim iletişimde bulunduğum, ticaret yaptığımız kesim ise, çoğunlukla Denizli tarihinden bihaberdi. Bazen gençlere soruyorum Ergenekon nedir ? diye, terör örgütü abi diyorlar. Bazı gençler ise, nazar boncuğuna, şeytanın gözü diyorlar…

Bir şeyler yapmak lazım, ama ne ? Birkaç arkadaş bu konuda toplandık. Değerlendirmeler yaptık. En azından Kazıkbeli ve Çivril’de, bu büyük savaşların yapıldığı yerlerde, anıtlar olması lazım, neden yok, ne yapmak lazım diye değerlendirdik.

Bu sırada, Denizli’de bu konular ile uğraşan, emek veren, bilinç oluşturmaya çalışan kişiler olduğunu gördük.

Sn. Ümit Şıracı ile tanıştık. Bu konuları ondan dinledik, öğrendik. Miryokefalon Savaşı ile ilgili, Düzbel’de bir etkinlik düzenlediğini duyduk.

Öte yandan Acıpayam tarafında, burada bulunan 12 derneği birleştiren, bu anıtların yapılması için, Valilik düzeyinde girişimleri olan, Prof.Dr. Turgut Tok hocamızın, bu konularda yüksek çabalar içinde olduğunu öğrendik.

Ben ise, Çivril ziyaretlerim esnasında, Miryokefalon Savaşı hakkında, çok bilgisi olduğunu öğrendiğim, Sn.Münir Sayhan hocamızla tanışma fırsatı buldum. Münir Bey, 55 yaşında, emekli coğrafya öğretmeni. Kendisinin bu konuda çeşitli makaleler yazdığını yeni öğrendik.

Bunun dışında, Kurtuluş Savaşı sırasında yaşamış olan, olayları gören ve şahit olan 85 kişi ile görüşerek oluşturduğu ve yazdığı bir kitabı var.

Bunun dışında, basıma hazır bir başka kitabı daha olduğunu da öğrendik.

Ama henüz bastırma imkanına ulaşamamış.

Yerel yönetimlerin, neden bu konulara duyarsız kaldığının şaşkınlığı içinde olarak ve bunun da hesabının sorulması gereken bir konu olduğunu burada not ederek !, sözlerime devam edeceğim.

Münir Hocamız ile telefon ile tanıştık. Maksadımız, il ve ilçelerde bu konularda emeği ve bilgisi olan insanları birleştirmek ve beraber hareket edilmesini sağlamaktı.

( İşin içine girdikçe, bu maksadımız doğrultusunda zaten somut çalışmaların yapıldığını görüyor olmak sevindirici oldu, ancak henüz bir sonuç yok, bizde izliyoruz ve bakıyoruz ! ).

Münir hocamızın bize, Çivril’de bu konuda bir konferans düzenleneceğini söylemesi üzerine, bizde birkaç arkadaş ile birlikte kalktık Çivril’e konferansa gittik.

Münir hocamızla, şahsen tanışma şerefine nail olduk.

Biz, Çivril’e giderken, Miryokefalon Savaşının, bugünkü Gümüşsu, eski adı ile, Homa Düzbel’de olduğunu sanarak gitmiştik.

Ancak, Münir Hocamız, ilk önce kendisini dinlememizi, bu konuda farklı şeyler anlatacağını, sonra düşüncelerimizin değişebileceğini söyleyerek bize anlatmaya başladı.

Münir Hocamız, Çivril’li bir coğrafya öğretmeni idi ve sanki hayatını bu işlere adamış gibiydi. Bize 1.5 saat anlattı. Biz sorular sorduk, cevapladı.

Ben şahsen, kendisi ile tanışabildiğim için, Türk tarihi açısından bu kadar önemli olan ama hiç bilinmeyen bir konuda, o bölgenin bir insanı olmanın verdiği sorumluluk ile hiçbir beklenti içinde olmadan, hiç kimse tarafından görevlendirilmeden, aslında her Türk vatandaşının sahip olması gereken, çok yüksek bir sorumluluk bilinci içinde olarak, bu konuları araştıran, anlatan, emek veren Münir hocamızla tanışmış olabilmekten, halen yüksek şeref duyuyorum.

Münir hocamızı dinledikten sonra ise konferansa katıldık.

Konferansta Prof.Dr. Yusuf Kılıç hocamız, tarih bilincinin önemini anlatan güzel bir açılış konuşması yaptı.

Prof. Dr. Levent KAYAPINAR, Yunan kaynaklardan çevirdiği belgeler ile, savaşı anlattı ve Arş.Gör.

Halef CEVRİOĞLU’nun Latin dilinden çevirdiği kaynakları dile getirdi.

Doç.Dr. Altay Tayfun ÖZCAN, Altınordu Türk tarihi uzmanı olmasına rağmen, bu savaşı da incelemişti ve Türk tarihi açısından, Miryokefalon Zaferinin, 3 tarihi zaferden biri olduğunu söyleyerek sözlerini bitirdi.

Yrd. Doç. Dr. Beycan HOCAOĞLU, coğrafyacıydı ve topografik değerler, uydu fotoğrafları ve haritalar ve Bizans ordusunun belirli bir zaman dilimi içinde aldığı mesafeler açısından değerlendirerek, savaşın Çivril’de bulunan Kufi Boğazı’nda olduğunu anlattı
.
Bu konferans sırasında, bizler, bu konuda, Türk Tarih Kurumu’nun, Miryokefalon Savaşı’nın nerede olduğu konusunda, bir çalıştay başlattığını öğrendik. Çünkü, Konya veya Isparta’da bu savaşın gerçekleştiğini savunan tarihçiler de var.

Yukarıda bahsi geçen akademisyenler ise, savaşın Kufi’de olduğuna inanıyorlar.

Ancak nihai sonuç, yüzey araştırmalarına bağlı, yani savaşın olduğu yerlerde yapılacak arkeolojik kazılar neticesinde, savaşın nerede olduğu netleşecek.

Ancak, anladığımız kadarı ile anlatılanlara ve delillere baktığımızda, Savaşın, Kufi’de olduğu, berrak şekilde karşımıza çıkıyor.

Savaşı anlatan en önemli kaynağın, Honazlı Niketas’ın anlattıkları olduğu gerçeğinden yola çıkıldığında, deliller, buluntular, savaşı Kufi geçidine götürüyor.

Ancak içinde bulunduğumuz dönemin, en önemli sorunu olan liyakat yoksunluğu burada da karşımıza çıkıyor.

Liyakat yoksunu tarihçiler, delillere bakmadan savaşı vuku bulduğu Kufi’den çalmak ve kendi memleketlerine taşımak (siyasi vb. nedenlerle) gayreti içinde olabiliyorlar.

Bizler aslında, Çivril’e, savaşın olduğu yerin Düzbel olduğu kanaati içinde gitmiştik ve konferanstan sonra, Düzbel’e geçecektik.

Ama Münir hocamızın anlattıklarından sonra Kufi Geçidine gitmeye karar vermiştik.

Konferanstan sonra gördük ki, konferansı veren hocalarda, Kufi’ye gideceklermiş. Münir hoca zaten bizimle beraber olduğu için, hocalara rehberlik etme şerefi de bize nasip oldu.

Hayatımın en güzel günlerinden biriydi.

Kıyafetlerimiz ve ayakkabılarımız uygun değildi. 4700 metre gittik, geçidin girişinden girdik, sonuna ulaştık ve 4700 metre geri döndük.

Savaşı anlatan, profesör ve doçençtler ve araştırma görevlileri ile beraber yürümek, bu geçidi zaten önceden hatim etmiş olan Münir hocanın rehberliği.

Münir hocamızın, 55 yaşında olmasına rağmen, bir çok gence taş çıkartacak kondisyonla yürümesi, savaşı anlatan, özellikle Honazlı Niketas’ın, kitabında 9-10 sayfa detay ile verdiği, coğrafi işaretleri, hocalardan tekrar dinleyerek yürümek, gerçekten, hayatımın en güzel günlerinden biriydi.

Savaştan sonra, Bizans Kralı Manuel’in konakladığı, hafif tepelik alanda, su içtik, sonra tekrar geri döndük.
Kufi geçidi, antik çağlardan beri kullanılan önemli bir yol. Çivril ile Sandıklı arasında ki en kısa yol.

4700 metrelik geçit boyunca, yol yer yer, 30-40 metreye kadar daralıyor, en geniş yeri ise 100 metre civarında genişliğe sahip.

Geçidin her iki yanında, dik yamaçlar bulunuyor. Bunlar yer yer, 30 metre veya daha yüksek. Çıkış yok. Çıkış gibi olan yarıklar var ama çıkmaz sokak.

Kanuni’nin, Rodos seferi sırasında bu yolu kullandığı biliniyor. Geçidin, Çivril yönünden gelişinde, bugün bile halen bir mesire yeri görünümünde olan Işıklı köyü bulunuyor.

Bu köy, çok eski zamanlardan beri, birçok yolun kesiştiği bir mevkide bulunmasından dolayı, bir nevi konaklama ve dinlenme yeri olma özelliği taşıyor.

Köyün üstündeki tepede ise, savaşa adını veren eski bir kale olan Miryokefalon kalesi bulunuyor.

Bu devirlere ışık tutan en önemli kaynak olan Honazlı Niketas ( tahminen 1155-1213 ) bile bu kale tarihi ile ilgili, çok eski devirlerde yapılan bir kale diye bahsediyor, binlerce Bizans askerinin kellesinin kesildiği yer olarak anılıyor.

Mir ( bin ), kefal ( baş ) anlamında, bu kelimenin anlamı olarak belirtiliyor.

Bizans ordusu, Işıklı’da konaklıyor. Ertesi gün geçide giriyor. 17 Eylül tarihinde girilen geçitte mağlup oluyor ve 18 Eylül tarihinde aynı geçitten tekrar geri dönüyorlar.

Honazlı Niketas, savaşın ertesi gününde, bazı Türk akıncılarının, Bizans ordusunun en gerisinde bulunan ve ağırlıkları taşıyan arabalara saldırdığını yazıyor.

Arabaların yanında bulunan herkesin öldürüldüğünü anlatıyor. Tahminen, bu silah taşıyan arabaların tamamı nehir yatağına atıldı ve kalan Bizans askeri silahsız kılındı.

Kufi deresinin, Çivril ovasına açıldığı bu alanda, Roma zamanında yapılan, 50 metre yükseklikte ve 3 metre genişliğinde bir bend var.

Bu bend, 1950 yılında aynı yerde, sel taşkınlarını önlemek için, DSİ tarafından yapılan su kanalı inşaatı sırasında bulunuyor.

Bu kazı sırasında, dere yatağının dibinde, yani Kufi çayının, Çivril ovasına en güçlü şekilde döküldüğü yerde, kılıç, kalkan ve zırhlar bulunuyor.

Bunlar toplanıyor. 3 vagon dolusu olarak Ankara’ya gönderiliyor.

Bunları Münir Hocamızdan öğrendik.

Münir Hocamızın arkadaşlarından birisi ise, konferans sonunda, bu 3 vagon dolusu silahın, Ankara müzeler idaresine gönderildiğini anlatan belgeyi ortaya koydu.

Bu belge ise, savaşın Isparta veya Konya veya Antalya’da değil, Denizli ili, Çivril ilçesinde olduğunun, en kesit kanıtlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Bu durum Niketas’ın anlattıkları ile eşleşiyor. Ama öte yandan, Kufi geçidinde, tepelerde, yani Türk okçularının bulunduğu alanda, yüzey araştırmaları yapılması gerekiyor.

Bu savaşla ilgili, Prof.Dr.Fikret Işıltan tarafından çevrilen Honazlı Niketas kitabında bir çok ayrıntı bulunuyor.

Bu kitabı öğrenince bulup hemen okudum.

Bu çeviri, Niketas’a ait eserlerden, 1100 ile 1200 tarihleri arasında olan dönemi kapsıyor. Yani 21 kitaptan, 8’ini içeriyor.

Selçuklu ve Bizans ilişkileri açısından, bilgi sahibi olabilmek için okuduğum bu kitap ise, henüz yolun başında olduğumuzu, erken Bizans ve Roma dönemlerine kadar inmemiz gereken bir yola, henüz çıkmış olduğumuzu bize anlatıyor.

Yani, Türk Milletinin yaptığı yolculukları, sadece Bizans ya da Roma tarihi ile öğrenemeyeceğimizi, bizzat Niketas’tan öğrenebiliyoruz.

Bu uzun bir yolculuk.

Niketas’tan birkaç alıntı ile şimdilik sözlerimi noktalayacağım.

– Konstantinapolis içinde, bir dişi kurt tarafından emzirilen, 2 erkek çocuk heykelinin olduğu,
– Konstantinapolis içinde, yan yana duran bir Bizanslı kadın ve bir Hun kadın heykellerinin bulunduğu,
– Miryokefalon savaşına katılan Bizans ordusu içinde, çok sayıda Türk savaşçı olduğu, ( Kuman, Peçenek, Uz, İskit, Hun ).
– Miryokefalon savaşında imparator olan Manuel’in, imparator olduğu süre içinde ve Manuel’den önce imparator olan babası Ionnes döneminden itibaren, Bizans ordusunun başkomutanının bir Türk ( Büyük Domestikos Ashukos ) olduğu,
– Manuel’in oğlu olmadığı için, kızını, Ashukos oğlu olan bir Türk ile, Alexios ile evlendirmek istemesi sonucunda, bir çok entrika oluştuğu ve en sonunda, Türk olan Alexiosun bir manastıra sürgün edildiği,
– Ermenilerin, Bizans zamanında da, kuzey Anadolu’dan, güneye tehçir edildiği,
– Venediklilerin, Konstantinapolis’ten tehçir edildiği ve tüm mallarına mahalleli tarafından el konulduğu,
– Miryokefalon savaşından 16 sene önce, Kılıçarslan’ın yaklaşık 1 yıl, Manuel’in misafiri olarak İstanbul’da kaldığı,
– Bu sırada, Kılıçarslan refakatinde olan, bir Türk bilim adamının, gösteriler yapılan stadyum üzerinde uçma denemesi yaptığı, ama maalesef, düşüp öldüğü, ( Hazerfen Ahmet Çelebi’den 440 sene önce ).
– Bizanslıların, doğuda yaşayan halklara barbar dediği, ama batı da yaşayan halklara da barbar dedikleri,
– Manuel’in son dönemlerinde, ruhban sınıfıyla yoğun tartışmalar içine girdiği, tanrı doğurmaz, doğurtmaz diyerek, Tanrı’nın oğlu İsa anlayışına karşı çıkması nedeniyle, belki de zehirlenerek öldürüldüğü, bizzat Niketas şöyle anlatıyor : Sanki “salonda Muhammed konuşuyordu”…

Ogün Uçak

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER