Haber Galerisi

Lozanın Kazanımları ve Osmanlıda Neydik

24 Temmuz 2018 - 19:48 'de eklendi ve 747 kez görüntülendi.
Lozanın Kazanımları ve Osmanlıda Neydik

Lozanın Kazanımları ve Osmanlıda Neydik

93 yıldır ilk kez yayınlanacak belgelerle, Lozan’ın bilinmeyen ya da bilinmesi istenmeyen en önemli kazanımını açıklayacağız.

Amacımız, yanlış bilgilerin yarattığı tahribatları giderebilmek.

Belgelerle bilgi vereceğiz. İş belgelere dayandırıldığında, gerçekten de kafa karışıklıklarına net bir cevap verilmiş oluyor.

Çünkü bugünlerde, özellikle Cumhuriyet’in felsefesine, kazanımlarına, kuruluş değerlerine yönelik pek çok yayın, pek çok iddia ortaya atılıyor.

Fakat görüyoruz ki, hiçbiri belgeye dayalı değil.

Bir takım hurafeler veya kasıtlı uydurulmuş tümcelerle, Cumhuriyet’in temel kuruluş felsefesine saldırılıyor.

Bir şey yazacak isek, muhakkak bir belgeye dayanarak bunu yapacağız.

Mao Zedong’a atfedilen bir söz vardır. Araştırma yapmayanın, söz hakkı yoktur.

Bu söz doğru bir sözdür. Araştırma ne üzerinde yapılır ? Araştırma belgeler üzerinde yapılır.

Tarihçi, belgeler üzerinde çalışır. Yoksa öbür türlüsü masal olur.

O nedenle belgemiz yoksa, susmayı yeğleriz. Ya da bilmiyoruz deriz. Her şeyi bilmek zorunda da değiliz.

İnsan bilmediği konuda, bilmiyorum derse, alçalmaz, yükselir.

Son dönemde, biraz önce yazdığımız minvalde, Lozan’la ilgili bu kez, çeşitli iddialar gündeme yeniden taşındı.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, nutkunda diyor ki;

“ Bu antlaşma Türk Milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr anlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastin sonuçsuz kaldığını bildirir belgedir. Osmanlı tarihinde, benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir. “

Ama bugünlerde, Lozan’ın bir zafer değil, bir hezimet olduğunu söyleyen, yazanlar var.

Lozan antlaşmasını, bir zafer değil de hezimet olarak görenlere, böyle anlatanlara yanıt vereceğiz.

Bunu yapmak içinde, Osmanlı Devleti’ne döneceğiz.

Lozanın Kazanımları ve Osmanlıda Neydik

Osmanlı’da neydik ?

Toplumumuz, nasıl bir toplumdu ?

Lozan neyi yıktı ?

Lozan neyi yaptı ?

Çünkü Lozan’da bir şeyler yıkıldı, bir şeyler de yapıldı.

Yıkılan neydi ? Yapılan nedir ? Buna bakmak gerekir.

Lozan’ı bir hezimet mi, bir zafer mi şeklinde irdelemek yerine, bu biçimde yani, neyi yıktı, neyi yaptı olarak ortaya koymak gerekir.

Onun içinde, Osmanlı’nın son dönemindeki toplumsal yapıya önce bir bakmak lazım.

Çünkü, yıkılan o, yani yıkılan, Osmanlı’nın son dönemindeki toplumsal yapıdır.

Sonra da, neyin yapıldığına bakacağız.

Lozan’ı hezimet olarak görenlerin “özlediği !” yapının ne olduğunu aşağıda özetleyeceğiz. Birileri “özlemiş” olabilir !

Osmanlı toplumunda, dindaşlık temelinde bir örgütlenme vardı.

Şöyle ki, Osmanlı sınırları içinde yaşayan Museviler ve Hristiyanlar, mezheplerine ve dinlerine göre, ayrı ayrı örgütleniyorlardı.

Osmanlı, bunu böyle istiyordu. Ve her birine, millet diyordu.

Mesela Ortodoks milleti, Süryani milleti var. Osmanlı’da Müslümanlar da ayrıca bir milletti.

Osmanlı’da buna millet düzeni deniyordu.

Fakat millet düzeninin, ayırıcı yönü şuydu : Osmanlı’da tek bir hukuk yoktu.

Hukuklar vardı. Museviler, Musevi hukukuna göre, Hristiyanlar, Hristiyan hukukuna göre, kendi yargı düzenlerine göre yargılanıyorlardı.

Gayri Müslimlerin yargı düzenini, Osmanlı belirlemiyordu.

Kendi dinsel yargılarında, kendi sinagoglarında hahamlarıyla, kiliselerinde papazlarıyla yargılanıyorlardı.

Sonucu Osmanlı’ya götürüyorlardı. Osmanlı da infaz ediyordu.

Mesela bir Hristiyanın, bir başka Hristiyanla sorunu olursa, bunlar kilise yargısında yargılanıyorlar ama cezayı Osmanlı uyguluyordu.

Örneğin idam kararını kilise veriyor ama infazı yapan Osmanlı, kilisenin celladı oluyordu.

Bir Hristiyan ile Müslüman arasında sorun varsa, muhtelif denilen başka mahkemeler devreye giriyordu.

Osmanlı Devleti’nde, herkesin eşit şekilde uyacağı tek bir yasa yoktu. Çok hukukluluk vardı.

Peki bu çok hukukluluk ne gibi sonuçlar doğurdu?

Şu oldu, Osmanlı toplumunda Müslüman Türkler askere gidiyordu.

Devletin halktan beklediği 2 şey vardı. 1.cisi vergi verecek, 2.cisi  askerlik yapacak.

Devlete karşı uyruklarının görevi buydu. Fakat bu durum Osmanlı’da eşit değildi. Bedelli askerlik vardı.

Museviler ve Hristiyanlar askere gitmeyip, bedel ödüyorlardı.

Bu bedel, 60 yıl süresince gayri müslimler için 2.000 kuruş olarak kalmıştı. ( 1860-1923 )

Bir gayri müslim, 2.000 kuruş veriyor ve bir daha askere gitmiyordu.

Fakat Müslüman Türkler için bu bedel, 15.000 kuruş olarak belirlenmişti.

Zaten bu bedel, Türkler bu parayı ödeyemesin diye yüksek tutulmuştu.

Türklerin gayri müslimlere göre 7-8 kat fazla ödeme yapması gerekiyordu.

O tarihlerde, 100 kuruş = 1 altın ediyordu.

Türklerin bedelli askerlik yapmak için, peşin olarak 150 altın ödemesi gerekiyordu.

Bir Müslüman Osmanlı yurttaşı, bu parayı öderse askere gitmiyordu.

Ama sonra ihtiyat için, o kişi askere tekrar çağırılır ise, bu bedeli tekrar ödemesi gerekiyordu.

Yani Müslüman Türkler, askerlikten kurtulamıyordu.

Ama gayri müslimler, bedelli askerlik yapmak isterlerse, 2.000 kuruşu yani 20 altını bir kere verdikleri zaman, bir daha ömür boyu askerlikten muaf oluyorlardı.

Bu 2.000 kuruş, bir rençberin, işçinin 3 aylık maaşına denk geliyordu.

Bu durumu bugünle kıyaslarsak, askeri ücretin 1.600 TL olduğunu düşünürsek, bir gayri müslim 4.800 TL verdiğinde, ömür boyu askere gitmiyor veya ihtiyat olarak da askere çağırılmıyordu.

Bu durumun yol açtığı toplumsal sonuçlar var.

Diyelim ki, Mehmet ve Dimitri, aynı mahallede doğdular, oynadılar, büyüdüler.

Askerlik çağına geldiklerinde Mehmet, 15.000 kuruşu bulamadığı için, askere gidiyordu.

20 yaşında askere giden Mehmet, 32-33 yaşında, eğer sağ kalmış ise, cephelerde Şehit olmamış ise, evine geri dönebiliyordu.

Fakat Mehmet’in yaşıtı, arkadaşı, akranı Dimitri, askere gitmiyor, çok cüzi bir bedel ödüyor ( 2.000 kuruş ) ve evinde kalıyordu.

Dimitri, evleniyor, çoluk çocuk sahibi oluyor, işinin gücünün başında kalıyor ve varsıllaşıyordu.

Ama Mehmet askerdeydi !

1860-1923 yılları en yoğun olarak yaşanan ve bu süre içinde savaşlara hiç ara verilmemesi nedeni ile Hristiyan nüfus hızla artıyor, Türk nüfus hızla geriliyordu.

Hristiyanlar askerlik yapmayıp, işlerinin başında kaldıklarından gelirleri artıyor, çok zenginleşiyorlardı.

Fakat Müslümanlar, maalesef zayıflıyorlar, hem nüfusları azalıyor hem de ekonomik durumları çok kötüleşiyordu.

Böyle bir düzen, yabancıların da dikkatini çekmişti. Mesela konsolos raporları var.

Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Yeni Osmanlı Tuzağı isimli kitabının, 28.basımında yer bulan bir paragraf var.

İngiliz konsolosu sir henri huvre bir rapor gönderiyor. Bu raporda diyor ki :

“Bölgenin genel durumu gün geçtikçe iyileşmekte.

Ancak bu iyileşmeden yararlananlar, Türkler değil. Türkleri soyup soğana çeviren gayri müslimler hızla zenginleşiyor.

Gülhane Hattı Şerifinin öngördüğü reformlarla beraber, gayri müslimler tarımla ilgilenmeye başladı ve yeni gelenlerle birlikte, her geçen gün sayıları daha da artıyor.

Askerden dönen Türkler, köylerini, kentlerini tanınamayacak kadar değişmiş buldular.

Her yerde, Türklerin yerini, gayri müslimler alıyor.

Eskiden olduğu gibi topraklarını işlemek isteyen Türkler, anında gayri müslim bir tefecinin pençesine düşüyor ve eninde sonunda, toprağını satmak zorunda bırakılıyor, talihlerini başka yerde aramak isteyen Türklerin toprakları, ermeniler, rumlar veya frenkler tarafından yok pahasına satın alınıyor.

Bu yolla toprak sahibi olanlar arasında 7 ingiliz vatandaşı da var. “

İzmir yakınlarında bütün toprakların yabancıların eline geçtiği, bizzat İngiliz büyükelçisinin raporuna yansımıştır.

Bu raporu, İngiliz başkonsolosu, iyi haber diye üstlerine göndermiştir.

Yani Türklerin elindeki bütün toprakların, gayri müslimlerin eline geçtiği konusunu, bir İngiliz büyükelçi, iyi haber olarak bildirmiştir.

Bilal Şimşir, Kürtçülük başlıklı kitabının bir bölümünde, İngiliz konsoloslarının, Osmanlı uyruğu olan Türkler ile gayri müslim uyruklar arasındaki eşitsizliğin, gayri müslimler yararına müthiş bir sonuç doğurduğu, bu sistemin Müslüman Türklerin zararına yol açtığını anlatan 8 rapora kitabında yer vermiştir.

Bilal Şimşir bu belgeleri doğrudan İngiliz arşivinden ediniyor, yazıyor. Örneğin bunlardan bir tanesinde şunu söylüyor :

“ İngiltere Trabzon konsolosunun 1868 tarihli raporu :

Bugünkü durumda muazzaf olsun, ihtiyat olsun, bütün askerlik yükü, yalnız ve yalnız Türklerin omuzlarındadır.

Gerçi Hristiyanlar, hazineye küçük ve önemsiz bir bedel ödemektedirler.

Ama bu onların, askere gitmemekle elde ettikleri avantajlara oranla bir hiçtir.

Askerlik bedeli Türkler için adam akıllı yüklü olsa bile, yine de Türklerin zavallı omuzlarındaki muazzam yükün altında düştüğü yoksulluğu, hiçbir zaman dengeleyemez.

Şurası iyice bilinmeli ki, Türk nüfusun, gayri müslim nüfusa göre hızla azalmasının gerçek nedeni budur.

Müslüman Türk nüfus azalıyor: Gayri müslim nüfus hızla artıyor. Çünkü Türkler askerde.

En üretici, üretken yaşlarında ölüyorlar.

Ama gayri müslimler, askerlik yapmıyor, hem nüfuslarını çoğaltıyorlar hem de servetlerini çoğaltıyorlar.

Ve Türkler 20 yaşında askere gidince, 50-60 yaşlarında olan ana babaları toprağı işleyemeyince, bu toprağı komşusu gayri müslimler satın alıyor.

Dolayısı ile toprak sahipliği, zenaat sahipliği, zenaatler, çiftçilik, gayri müslimlere kalıyor.

Çünkü sadece onlar sürdürebiliyor. Mehmet askerde ! “

Gayri müslimler sonradan bununla övünürler. Ama altında yatan gerçek budur.

İngiliz konsolosu diyor ki :

“Şurası iyice bilinmeli ki, Türk nüfusun, gayri müslim nüfusa göre hızla azalmasının gerçek nedeni budur. Osmanlı devletinin, üretici olmayan tüm unsurlarını, Müslümanlar oluşturuyor. Bu apaçık bir adaletsizliktir “ diye sözlerini noktalamıştır.

Böyle raporlar, Bilal Şimşir’in kitabında 7-8 tane olarak yer alıyor.

Ama aslında bu raporlardan çok daha fazla sayıda mevcut bulunuyor. Kitaba giren adet, 7-8 tane.

Elis Rikyus isimli bir fransızın, Umumi Coğrafya isimli kitabında, Anadolu bölümünde yazılmış olan satırlar çok ilginç.

Şöyle diyor : “ Egemen millet Türkler olduğu halde, Türkler zulüm ve baskı altındadırlar.

Askerlik hizmeti tamamen Türklere özgülenmiş ve onların sırtına yüklenmiş olup, gençler ailelerinden alınmaktadır ve çok uzun bir zaman için, ekseriyetle ebediyen evlerinden ayrılırlar.

İsimlerine asker kurası isabet edenler analarını, babalarını, zevcelerini, çocuklarını, kardeşlerini arkada bıraktıkları için ve 7-12 yıl askere gittikleri için ailelerinden keyif ile ayrılmazlar.

Demiryolu güzergahında gençler vagonlara bindirilip, tren harekete geçince, analar, babalar, zevceler, çocuklar, kardeşler vagonların kapılarına üşüşürler.

Tren kalkınca, ağlamak ve çığlıklar başlar.

Ama gayri müslimler, böyle bir muamele ile karşılaşmazlar, diyor Umumi Coğrafya kitabında.”

Şimdi burada niye anlatmak istiyoruz ? Bütün bunlarla, neyi anlatmak istiyoruz ?

Anlatmak istediğimiz şey şu :

Yurttaşlık, fırsat eşitliği demektir.

Yani bir toplumu meydana getiren bireyler, aynı fırsatlara sahip iseler, eşit oranda fırsat sahibi olabilmişlerse, o topluma “ Yurttaşlar Toplumu “ denir.

Ama bir toplumu oluşturan bireyler, dinlerine göre öbeklenip, bunlara aynı fırsatlar değil, birine avantajlar, diğerine kötü şartlar veriyor iseniz, süreç içinde, örneğin, 50 yıl, 100 yıl, 200 yıl içinde, bunlardan birini azaltıp, kötürümleştirip, öğütüp, ezip eritir, öbürünü yani gayri müslimleri semirtebiliyorsunuz.

Osmanlı düzeni, bütün uyruklarını tek yasa karşısında eşit kılan bir düzen olmadığı için, Türklerin aleyhine, gayri müslimlerin lehine çalışan bir düzendi.

Bunun kanıtlarını ve sonuçlarını yukarıda aktardık.

1923 yılında, Anadolu’ya çıkan aydınlar, Anadolu’da erkek kalmadığını, 12 yaş altı yetimler, 50-60 yaş üstü Gazi ve meczuplardan başka adam olmadığını anlatırlar.

Osmanlı Devleti, bir Türk imparatorluğudur. Ama ezilen tek unsur, Türkler olmuştur.

Osmanlı, Türkleri öğüten bir sistem geliştirmiştir.

Yavuz Sultan Selim’e kadar, Hristiyanlarda askerlik yapıyordu.

Örneğin, Fatih’in İstanbul kuşatmasında, ordunun %30’u Hristiyan Osmanlı uyruğuydu.

Gayri müslimlere askerlik yaptırılmaması, Yavuz Sultan Selim döneminde, hilafeti almasından sonra, yavaş yavaş gelişen bir düzen olmuştu.

Ve özellikle, kapitilasyonlarla birlikte, gayri müslimler için askere alınmama ve bedel ödenmesi durumu gelişmişti.

Bu süreç içinde, Müslümanlar tamamen, ekonomik alanı, gayri müslimlere terk etmek zorunda kalmıştı.

Bu durum, ekonomik alanlarla da sınırlı kalmamış, siyasi alanlar, zenaat ve sanat alanları da gayri müslimlere terk edilmişti.

Osmanlı’nın güya hakim milleti olan Türkler ise cephelerde 8-12-15 yıl süren askerlik ve savaşlarda kırılmıştı.

Askere giden her 100 kişiden, 95 kişi geri dönemiyordu.

Dönebilen 5 kişinin de ne durumda olduğunu tahminlere bırakıyoruz…

Bu bir emperyal plan mıydı ? yoksa kendi kendine mi böyle gelişti sorusuna ise şöyle yanıt verilebilir.

Yanlış anlaşılmış ve tahrif edilmiş İslam kuralları, bu duruma yol açmıştı.

İslami kurallar, gayri müslimlerden cizye alınır, onlar askerlik yapmazlar olarak yorumlanmıştı.

Bu çok yanlıştı.

Çünkü, cizye uygulamasında, gayri müslim ile Müslüman arasında eşitsizlik uygulanır diye bir İslami kural yoktu.

Eşit alınabilirdi. Bu adaletsizliği, Kur’an zaten emretmiyordu.

Bu adaletsizlik sonucunda, Osmanlının Türk unsuru zayıflamış, gayri müslim unsurlar güçlenmiştir.

Gelelim Lozan’a !

Lozan neyi yıktı ?

Lozan olmasaydı, yukarıda anlatılan bu sitem devam edecek miydi ?

Evet, edecekti.

Nereden biliyoruz ?

Çünkü Sevr anlaşmasında, Osmanlı millet sisteminin, yani Türk’ü ezen, gayri müslimleri güçlendiren bu çok hukuklu sistemin, aynen devamı öngörülüyordu.

Lozan bunu yıktı.

Lozan bunun yerine, Türkiye sınırları içinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin uyruğu olan, her bir fert için, hangi din ve mezhebe sahip olursa olsun, fırsat eşitliğine sahip, tek yasaya bağlı, olanaklar hepsi için aynı, olanaksızlıklar hepsi için aynı olarak düzenlendi.

Herkes askerlik yapar, herkes vergi verir, yani mezhebine göre, dinine göre, hiç kimseye ayrıcalık, üstünlük tanınmaz oldu Lozan’da.

Lozan böylece, her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için eşit yurttaşlığı, yasalar karşısında eşitliği sağladı.

Lozan’da, Musul, batı Trakya, adalar hep ilk önce akla geliyor.

Bu durum aslında, neyi yıkıp, hangi kurulu düzeni yıkıp, yerine neyi kurduğumuzun gözden kaçmasına neden olan konulardır.

Toplumda ne gibi değişikliklere yol açtığı konusunu göz ardı etmemek gerekir.

Aslında Osmanlı’da özellikle son dönemlerinde, Müslüman Türk’ü ezen, eriten bir sistem vardı ve bunun devamı isteniyordu.

Emperyal güçler, aynı sistemin devamlılığını istiyor, diretiyorlardı.

Bu durumdan kurtulmak, kendi vatanımızda eşit yurttaş olabilmek için, Lozan’da neler ile karşılaştık, neler başardık.

Yukarıda aktarmaya çalıştığım bilgiler, Kanal B televizyonunda, her Cumartesi günü, saat 21.30 da yayınlanan, Tarihin Bilinmeyen Yüzü programından bire bir alınmıştır.

Bu programda, Sn. Cengiz Özakıncı ve Sn. Levent Yıldız, bizlere bu eşsiz bilgileri her hafta aktarmaya devam etmektedirler.

01.10.2016 tarihinden itibaren, şu ana kadar, 100’e yakın program yayınlandı ve devam ediyor.

Bu programlar birçok açıdan yüksek önem taşıyor. Çünkü, tarih bilinci yaratıyor.

Tarih bilincinden yoksun bir toplum, geleceğini inşa edemez.

Bu program ve Sn. Cengiz Özakıncı gibi nadir aydınlarımız sayesinde, bilinçleniyoruz.

Oysa, okullarda okutulan tarih bir başka, gerçekler ise bambaşkaymış.

Bu programın şöyle bir önemi var. Cengiz Bey, bir ömür boyunca yaptığı çalışmalar neticesinde elde ettiği tüm bilgiyi aktarıyor.

Yani bizler, 90 dakikalık bir program izlediğimiz zaman aslında, belki de yüzlerce, binlerce kitaptan alınmış en öz bilgileri dinleyip öğrenebiliyoruz.

Sadece 90 dakika içinde, birkaç ayda ya da yılda okuyamayacağımız kadar önemli ve öz bilgileri, belgeleri ile öğrenebiliyoruz.

Artık teknoloji gelişti. Yolculuk esnasında bile, you tube üzerinden, bu eşsiz bilgilere ulaşabiliyoruz.

Kanal B televizyonuna, Sn. Levent Yıldız’a ve en başta Sn. Cengiz Özakıncı’ya, bu çok önemli bilgileri, hiç bilmediğimiz, ilk kez duyduğumuz, kimsenin anlatmadığı, tersini anlattığı bilgileri bizlere aktardıkları için, ne kadar teşekkür etsek azdır.

Onlara minnet borçluyuz.

Bu çok önemli bilgilerin, yayılması, paylaşılması, tüm arkadaşların bu bilgileri birbirine aktarması, anlatması gerekiyor.

Ve bunun için de her yöntemin kullanılması gerekiyor.

 

16 Nisan tarihinde bir referandum yapıldı ve yetki 1 kişiye verildi. Meclisin hükmü kalmadı.

1 kişi, isterse meclis lağvedebiliyor, bakanları seçiyor ve isterse savaş kararını bile tek başına alabiliyor.

Ama görüyoruz ki, Türk Milleti her zaman kararlarını, kurultay, toy ve oylama ile aldı:

Yine görüyoruz ki, Türk Milleti, özellikle Fatih döneminden bu yana ne zaman bu geleneklerini kaybetti, işte o zaman başı dertten kurtulmadı.

Biz Türk Milleti olarak, İslamiyet öncesinde de oy ve oylama ile karar alırdık.

2000 koyunu olan ile 1 koyunu olanın oyları eşitti.

Kadınlarda oy kullanırdı. Oy kullanmak için, savaşa girmek gerekirdi.

Kadınlarda savaşa girdiği için, oy kullanma hakları vardı.

Hakan olmak için, birisinin oğlu olmak gerekmezdi.

Savaşa giren ve başının üstünden kılıç geçen her Türk vatandaşı Hakan olabilir, Hakan adayı olabilirdi.

Hakanların en baş görevi, yaz kış göçleri sırasında, bu göçü yönetmekti.

Onbinlerce insan, yüzbinlerce küçük ve büyükbaş hayvanın göçünü yönetirlerdi.

Haftalar aylar süren bu yolculuk esnasında, doğumlar, ölümler, beslenme, nakliye, yiyecek, içecek işlerini planlamak gerekirdi.

Zaten bu planlamaların çok başarılı şekilde yönetiliyor olması, Türklerin ilk düzenli devlet ve ordu kuran tek millet olmasının altında yatan nedendi.

Hakan eğer başarılı olamaz ise, Kurultay toplanır, başka birini Hakan yapardı.

Oy ve Kurultay, sonradan İslamiyet ile de bize Şura ve Meşveret ayetleri ile emrolundu.

Şura oy, meşveret ise o günkü Arapça da Cumhuriyet anlamına gelir.

İslamiyet bize saltanat ya da hilafet emretmedi. Şura ve Meşveret emretti.

Ki biz, zaten öyle idik.

Şimdi, birisi yine saltanat ilan etti. Saraylar kurdu. İçine girdi.

Şimdi yine yol bulma zamanı geldi. Ufukta hiç kimse bir kurtarıcı aramamalı. İlk önce aynaya bakmalıyız.

İyi bakarsak, göreceğiz. İçimizde bir yerlerdedir.

İnsan olmayı denemek veya beden olarak kalmayı tercih etmek zamanıdır.

Aynada bir kurtarıcı göremeyen, kendi bilir.

Tercihini, beden kalmakta kılmıştır.

Dünyada ilk kez, tüm insanların eşitliğine dayalı olan Cumhuriyet’i tam anlamı ile, Mustafa Kemal Atatürk kurmuştur. Bize vermiştir.

Ki biz, zaten öyle idik.

Ak alnımız hele bir kaldıralım.

Davranma zamanı gelmiştir.

 

Ogün Uçak

Arı isimli yazım için TIKLAYIN

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER