Haber Galerisi

Çernobil Patates ve Kanser

03 Temmuz 2018 - 21:53 'de eklendi ve 451 kez görüntülendi.
Çernobil Patates ve Kanser

Çernobil Patates ve Kanser

Aslında ben gen seçimlerden sonra ne yapacağımıza dair kafa yoruyor, bununla ilgili kendimce bir yazı yazmaya hazırlanıyordum ki, yaşadığım bir olay, tüm ağır yenilgilere ve olası tüm yenilgilere rağmen bu iktidar ve olası tüm sağ iktidarlarla neden mücadele etmem gerektiğini anladım.

Benim basılmış ama satılmayan romanın BAKARA’nın yayıncısı Alaadin bey, yayınevi Kurgu Kültür Merkezini ayrıca bir kitap-kafe yapmış ve Ankara, Kızılay, Sakarya caddesi Adakale sokakta bir yer açmış.

Uzun bir süre bir hayırlı olsuna gidemedim.

Geçenlerde tesadüfen yolum oradan geçince bir uğradım ve kısa bir ziyarette bulundum.

O da bana Artvinliler olarak Cumartesi akşam Kazım Koyuncu anma etkinliği yapacaklarını söyledi.

Cumartesi günkü etkinlik biraz kötüydü.

Tulum çalacak kişi, çok kısa uğradı, işi varmış, ses sistemi yapan kişinin de işi çıktı ve Kazım’ın şarkılarını söyleyeceklerden biri tutuklanmış, diğerinin de kardeşi tutuklanmıştı.

Anma, Kazım hakkında konuşma yapmaya döndü.

Galiba ben ve birkaç enişte-yenge hariç herkesin Artvinli ve ÖDP’li olduğu (konuşanlardan biri ÖDP Ankara il başkanıydı) bir toplantıydı ve bol bol şair ceketli çocuk muhabbeti yapıldı.

Galiba üçüncü olarak ben söz aldım.

Dedim Artvinli değilim, Alaaddin bey benim yayımcım, ben Artvinli değilim.

Benim kardeşim de, Kazım gibi lösemiden öldü, size bir soru soracağım, Çernobil’den, yani 1986’dan sonra Türkiye’de lösemi yüzde kaç arttı, bir rakam söyleyin.

-Yüzde yüz artmıştır, kaç artacak dedi.

Ben de yıllar öncesinden hatırladığım rakamı söyledim, yüzde bin iki yüz.

Sonra lösemi hastalarından ve trombosit arayışlarından bahsettim.

Konuşmam etkili oldu ki, benden sonraki konuşmacılar da, arkadaşın dediği gibi diye söze başlayarak, kanser konusuna atıf yaptılar.

Ben biraz bu lösemi (kan kanseri) denen hastalıktan bahsedeceğim. Kardeşimin ölüsünü gassal yıkarken gördüm.

Bedeninin büyük bir kısmı daha yaşarken çürümüştü.

On yaşında bir çocuk bu acıları hal etmek için ne yapmış olabilir dedim kendi kendime.

Kardeşimin bir hastalığını öğrendim, bir de ölümünü. O hastanede iken ben Isparta’da üniversitede okuyordum.

Hastanede, artık öleceği anlaşılmaya başlayınca doktorlar aileme söylemiş.

Bir kere hastanede maskeyle, cam arkasından görüştüm, iki hafta sonra da cenazesine gittim.

Kardeşim hastanede elli altı gün kalmış.

Yıllar içinde kan vere vere, özellikle 2010’da Ankara il sınırlarına girip, sosyal medyadan da kan gönüllüleri grubuna katılınca, hasta yakınlarından ve sağlık görevlilerinden, bu hastalık hakkında epey bir bilgi öğrendim.

Bir kere bir hasta için en az bir kişi de tüm mesaisini hastaya harcayacak.

Her ne kadar sigortalı da olsa, pek çok ilacın %20’i bile dünyanın parası tutuyor.

En önemli sorun, ayrıştırılmış kan, yani trombosit bulmak.

Trombosit’e ayrıştığı için afarez de diyorlar. Diğer bir adı da beyaz kan, ama rengi sapsarı.

Donör denen kan bağışçısı, bu kan için makineye bağlanıyor.

Makineler çeşit çeşit.

Eski teknolojiler iki koldan alıyor, birinden alıyor, diğerinden veriyor, bu arada makine trombositinizi ayırıyor.

Yeni makineler tek koldan çalışıyor. Her trombosit işlemi için ayrı bir özel set kullanılıyor.

Makineler tamamen ithal. Setlerde tek tük yerli üretim var.

Son yıllarda ise son model makinler, leasing denen finansal kiralama ile alınıyor ve her makinenin seti de ayrı, makine ile beraber set de alıyorsunuz hastanenize.

İşin kötüsü lösemi tedavisi belli büyük şehirlerde yapılıyor.

Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya tam anlamıyla Bursa, Samsun, Diyarbakır ve Adana’da kısmi tedavi yapılıyor.

Hasta sahibi olarak bu büyük şehirlerden birine yerleşiyorsunuz, sonra fellik fellik trombosit arıyorsunuz, bu trombositlerin bekleme süresi üç gün, hastanın ilaçlarını, diğer ihtiyaçlarını karşılaşıyorsunuz, sosyal hayattan uzaklaşmış, ilaçlar yüzünden kafası kelleşmiş, bitkin düşmüş ve bedeninin bir yerlerinde yaralar çıkan hastanızın moralini yüksek tutmaya çalışıyorsunuz.

Üstelik son birkaç yıldır yakın akrabaların (baba, amca, dayı vs) ve kadınların trombositlerini almıyorlarmış.

Aniden kanser süreci hızlanıyor ve hasta çabucak ölüyormuş.

Çok acil  ihtiyaç ve başka donör yoksa kabul ediyorlar.

Özellikle Ankara’ya yerleştiğimden beri yılda on-on beş trombosit ilanına koşuyorum, kan grubum sıfır pozitif, pek çok hasta yakınında telefonum var.

Trombosit vermelerin arasına yirmi gün koymaya çabalıyorum ama hasta sahibi bizzat aramışsa çoğunlukla dayanamıyorum gidiyorum.

Bu trombosit vermelerden dolayı damarlarım birkaç kere davul gibi şişti.

Pek çok kere kan isteyen olur diye alkol almıyorum ve başım ne kadar ağrırsa ağrısın ilaç almıyorum.

Kışın ara ara nezle olduğumda trombosit vermiyorum.

Bazen de Ankara’da sıfır pozitif kan arayan hasta olmuyor, rahat ediyorum.

Bununla öğünüyor musun, valla öğünüyorum bir parça, belki de öğünülecek pek bir şeyim olmadığı içindir.

Diyeceksiniz ki Kazım Koyuncu’nun kanseri lösemi değildi, doğru ama Çernobil her türden kanserde artışa yol açtı.

Peki, bize radyasyonlu çayları içirenler ne yapıyor, bundan zerrece pişman mı?

O dönem Anavatan partisini iktidar yapan kitleler, şimdi de aynı sağ zihniyeti iktidar yapıyor.

İşte okurlarım bu yüzden vazgeçme lüksümüz yok.

Şimdi de bize toprağı kimyasal silahlarla zehirlenmiş Suriye’nin patateslerini yedirmeye çalışıyorlar.

Amerika, Irak’ta seyreltilmiş uranyumlu mermiler ve kimbilir neler denedi.

Sonuç, son birkaç yıldır doğumlarda kız-erkek dengesinin bozulması ve doğan çocuklarda kız yoğunluğu.

Seçmenlere, halka ve partilere kızabiliriz ya yeni nesle çocuklara?

Onların acıları yaşamaması için bu gericilik ateşine tükürüğümüzle bile olsa mücadele etmeliyiz.

İşte bu yüzden mücadeleden vaz geçemeyiz. Çok daha ağır seçim yenilgileri alsak bile…

Sinan Kemal

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER