Haber Galerisi

Mutfakta Biri Mi Var

Mutfaktan bir ses geliyor. Herkes odada olduğuna göre, mutfakta kim var?
Mutfağa geçiyoruz, bakıyoruz, adamın biri var!
Bu adamı tanımıyoruz, kim olduğunu bilmiyoruz.
Buzdolabının kapısını açmış, elinde fare zehiri var ve yemeklerimizin üstüne döküyor!
Ya mutfakta bulunan adama çıt çıkarmayacağız ya da yeni mutfaklar kuracağız.

11 Haziran 2018 - 0:05 'de eklendi ve 1214 kez görüntülendi.
Mutfakta Biri Mi Var

Mutfakta Biri Mi Var

“ Basmada fistan giyemem aman ” bir türkünün bir dizesi miydi? Yoksa bir kurşun mu?

Hafızaya, geleneğe, göreneğe sıkılan bir mermiydi, görünmeyen cinsinden…

Basma fistan giyilmemeliydi. Apartman topuk ve mini giyilmeliydi. Yoksa nasıl modern ve çağdaş olunurdu.

İlk önce idoller (yeni putlar) pompalandı. Hayat dergisi ne kadar moderndi ve de çağdaş.

Apartman topuk kuşanan, aya bile roketsiz çıkardı.

Okumayı yeni öğrenen bir millete, bunlar neden okutuldu?

“Okumayı“ henüz öğrenmemiş olsa da radyodan ne de güzel nağmeler çıkardı?

“Zeytinyağlı yiyemem aman“.

Eğer yersen, marabasın, geri kafalısın, yobazsın, müreffeh medeniyetler kim, sen kimsin be zeytinyağlı ve bilumum eski yağlı, aşağılık köylü!

Köylü bir an durakladı. Memleketin %90’ı köylü olduğuna göre, bu işte bir terslik vardı.

Hani memleketin efendisi idi? Yoksa yine bir şey olmuştu ve efendilik yani aslında eşitlik yine elden çıkıyor muydu?

Evet çıkıyordu. Oysa hep can verenler, gel denince gidenler köylüler olmuştu.

1923 öncesi, ölüm oranları incelense, 1.sırada çok uzun zamandır Şehitlik geliyordu.

Türk milleti erkekleri için hastalanmak, bir lükstü.

Hastalanmaya bile fırsat bulamadan, bir o cephede, bir bu cephede Şehit olurlardı.

Erkekler cephede olunca, tarlalar boş kalır, çoluk çocuk aç kalırdı.

Milletin başındaki belalar kadar çok olan sinekler sıtma taşır, bir o kadar çok bit, herkesi tifo yapardı.

1923 yılına kadar, 10 milyon nüfusun yarısı hastaydı, açlık hastalığı tetiklerdi.

Cumhuriyet, tüm belaları savdı, bataklıkları kuruttu, aşılar üretildi, hastalıklar sona erdirildi.

Doğan 10 çocuktan 8’i artık ölmüyordu.

Velhasıl bu aziz milleti yok etmek için üretilen mermiler işe yaramamıştı. Yeni bir oyun gerekiyordu.

En cabbar motoru bile bozan vita sahnede yerini almıştı.

Bizde herhalde 1950 öncesi kalp damar rahatsızlığı yoktu. Sonra başladı.

Bedene sıkılan bir mermiydi vita, görünmeyen cinsinden.

Parapsikolojik harp yöntemleri bugün tüm dünya harp okullarında ders olarak okutuluyor.

Parakimyasal, parabiyolojik, paraekonomik, paraeğitim yöntemleri de var.

Basma fistan psikolojik bir harp yöntemi.

Tüm tarım ve hayvancılık sektörlerinde ise kimyasal ve biyolojik harp yöntemleri kullanılıyor.

Bu harp yöntemi sadece bize karşı kullanılmıyor, tüm dünyada uygulanıyor.

Fakat bize, özel bir cephe açtıkları kesin.

Parapsikolojik yöntemlerin ne olduğunu mutlaka herkesin öğrenmesi lazım.

Artık herkesin pc ve internet erişimi var. 2-3 yaş grubu bebeklerin bile.

Anneler, tableti bebeğin önüne koyuyor, bebek bakarken yemeğini yedirmeye çalışıyor. Bunun bir zararı daha var.

Anne ve bebek arasında bulunan iletişim zarar görüyor. Bu tablet, bu bebeğe ne anlatıyor?

25.kare eski bir yöntem. Siyah beyaz filmlerde bile kullanılmış. Çizgi filmlerde de çok kullanılıyor.

Bir çizgi filmin 1 saniyelik görüntüsü, 24 kareden oluşuyor.

Bunu hızlıca çevirdiğinde, biz koşan bir fare ve arkasında bir kedi görüyoruz.

Fakat bu kareler arasına, konuyla hiç ilgisi olmayan bir 25.kare yerleştiriliyor.

Bu 25.karede kullanılan resmi göz görmüyor ama beyin görüyor ve kaydediyor.

Beynimizin halen %10’unu kullanıyor ve kalanını henüz bilmiyoruz.

Bu yöntem ile insan beynine uzaktan bir bağlantı kuruluyor.

Bu bağlantı ile insan beyni içine ne istenmişse yerleştirilebiliyor.

Pornografi, her türlü sapıklık, dini mesajlar, şirket reklamları… bunlar çoğaltılabilir.

Peki sinema ve tv yokken ne vardı? BBC nasıl yayın yapardı ve ne anlatırdı?

İnsan kulağı 20 hz ve 20.000 hz arası sesleri duyabiliyor.

Peki, 10 hz ile bir yayın yapılırsa, kulak duymuyor ama beyin duyuyor.

Bu yöntemi denediler ve test ettiler ve sonra da özellikle 1. ve 2. savaşta kullandılar.

1957 yılında, sinema filmi içine kola ve mısır reklamı 25.kare olarak sıkça konuldu.

Sinema aynı sinema, film saati aynı saatti, film de aynıydı.

25.karenin kullanıldığı gösterimde, kola ve mısır satışları patlama yaptı.

Görünmeyen yeni bir mermi daha keşfetmişlerdi, radyo sinyalinden daha etkiliydi…

25.karenin ne olduğu, nasıl kullanıldığı hakkında dünyanın her tarafından insanlar, toplumu bilinçlendirmeye çalışıyor.

Veya bizzat bunu, bu 25.kareyi kullananlar yapıyor ve bilgi bile veriyor. Bu bilgi vermek değil aslında.

Bu bile bir harp yöntemi. Çünkü bak diyor, ne kadar güçlüyüm ve ne istersem yaparım…

Seni nasıl istersem öyle ele geçiririm. Direnmen faydasız, gözlerini kapat ve vazifeni yap!

Kaçınılmaz sonuçtan keyif almaya çalış!

Çok gösterişli bir yaklaşım ve sahte…

Kibir ve korkuları o kadar büyük ki, aslında gizlemeyi beceremiyorlar ya da kibirlerinden gizlemeye bile gerek görmüyorlar.

Aslında korkuyorlar. Çünkü sahteler ve doğaya karşı geliyorlar.

En çok da bizden korktukları kesin.

ARKADAŞ, BAŞINI EĞ

En ağır ateşi bize yöneltiyorlar ve silahlarının tamamını, görünmeyen mermilerle doldurup, üzerimize kusuyorlar.

Bebek mamaları içine, her 1 kg mamaya, 1 gram melamin katılıyor. 2014 yılında sağlık bakanlığı bu izni verdi.

Şimdi bu bir bakanlık mı yoksa bunların bölge müdürlüğü mü ya da bir sömürge valiliği mi?

Melamin maddesinin, 1.derece kanserojen olduğunu biliyoruz.

Melamin tabaklar bizi hasta yapıyordu ve mutfaklarımızdan uzaklaştırmış ve porselen ve cam tabak kullanmaya başlamıştık.

Ama tek görünmeyen mermi yetmiyor, daha çok görünmeyen mermi atmak istiyorlar.

Bunlar katil.

Palmiye yağı eski bir yağ. Bazı uzak doğu ülkelerinde yoğun kullanıldığını biliyoruz.

O ülkelere gidenler, bu yağın kullanıldığı sokaklara giremediklerini, o yağ ile pişirilen yemeklerin tadına bile bakamadıklarını ve aç kaldıklarını anlatırlardı.

Dünyanın büyük bölümünde, toplumların damak tadına uygun değil palmiye yağı, kokusu bize göre çok kötü.

Bunge isimli bir firma, 30 yıl önce bir yöntem keşfetti.

Palmiye yağını bu kötü kokudan arındırmak için 200 derecede kaynattılar. 200 dereceye kum atsak, cam oluyor.

Yani kimyası değişiyor. Bu yağı tüm dünyaya bunge satıyor.

Satıyor ama bu sene, bizim Komili, Kırlangıç ve Sezai Ömer Madra markalı zeytinyağı üreten firmalarımızı da satın almayı ihmal etmediler!

Bu 3 firma, toplam zeytinyağı üretimimizin %35’ine sahipti.

Sigara yakıldığında, nefes çekildiğinde, sigara ucundaki köz sıcaklığı 300 dereceye kadar çıkabiliyor.

Sigara içinde bulunan, tütün, nikotin, kağıt, yapışkan, tatlandırıcılar, böcek olmaması için atılan zehir ve alkol, 300 derece ısıya maruz kaldığında, içinde bulunan tüm maddelerin kimyası değişiyor ve belki de yüzlerce, binlerce farklı kimyasal molekül oluşuyor.

Zararı bunlar arttırıyor.

Palmiye yağında da öyle oluyor. Kimyası değişiyor.

2016 yılında AB sağlık örgütü EFSA bu yağı inceledi. 1.derece kanserojen olduğuna hükmetti.

2017 yılında bu palm yağı ülkemizde 1.7 milyon ton tüketildi. Tüm gıda endüstrisi bu yağı kullanıyor.

Ülker, eti, torku, milka, nutella, nestle, algida, mısır özü yağlarının içinde, her yerde, her şeyde…

Biz yetişkinler, bu kek ve çikolata gibi ürünleri çok tüketmiyoruz.

Ama çocuklarımız her gün okullarda, sokaklarda bu zehiri tüketmeye devam ediyorlar.

Kişi başı Türkiye tüketimi 2.4 litre. Ama demek ki çocuklarımız yılda ortalama 10-15 litre palm yağı tüketiyor.

Bebekler melamin ile çocuklar ise palm başta olmak üzere NBŞ, soya ve hibrit buğday kullanılarak, 1 günlük bebekten en üst yaşa kadar toplumun tamamı topluca katliama uğruyor.

Yerli tohum yasaklanıyor, hibrit tohum kullanmayana destek verilmiyor.

Eskiden bir tane reji vardı, şimdi kaç tane oldu?

Geçenlerde Akdeniz Üniversitesinden Doç.Dr. Bülent Şık hakkında, sağlık bakanlığı yani reji kolcuları tarafından soruşturma açıldı.

Bülent Bey, tüm tarım ürünleri üzerinde, tarımda kullanılan tüm ilaçların bıraktığı kalıntı miktarının, kabul edilen ve izin verilen değerlerin çok çok üstünde olduğunu açıklamış, matematik olarak ortaya koymuş ve zehirleniyoruz demişti.

Sn. Soner Yalçın Saklı Seçilmişler kitabı ile bunları anlattı.

Soner Bey’in kitabından 2 sene önce yazılan bir kitap daha var.

Sn. Erhan Ünal yazdı. Adı Toprak Biterken. Sonra bir kitap daha yazdı, Ekmek Biterken.

Bunların mutlaka okunması gerekiyor.

Veya özelikle Erhan Ünal Bey’in, you tube üzerinde çeşitli tv kanallarında anlattığı bu konuların dinlenmesi gerekiyor.

Evimize geldiğimizi farz edelim. Kapıdan giriyoruz, çocuklarımız, eşimiz, ailemiz odada oturuyor.

Fakat mutfaktan bir ses geliyor. Herkes odada olduğuna göre, mutfakta kim var?

Mutfağa geçiyoruz, bakıyoruz, adamın biri var!

Bu adamı tanımıyoruz, kim olduğunu bilmiyoruz.

Buzdolabının kapısını açmış, elinde fare zehiri var ve yemeklerimizin üstüne döküyor!

Biz bu durumda ne yaparız?

Ve aslında adına ev dediğimiz bu memleketin tapusu kimde?

Sadece üzüme bakalım. Şimdi karşımızda bir üzüm olsa ve ona baksa idik, acaba üzüm bize bakmak ister miydi?

Tek ve küçücük üzüm tanesi, eğer yapabilse idi, yüzünü bize döner miydi, bizim ona bakmamızı ister miydi?

Üzüm bize baka baka karardı. Onu biz kararttık…

Üzüm, 10 yıldır 1.00 TL. Bağdaki toptan fiyat bu idi. Bu sene 0.80 kuruşa bile düştü.

Biz bu bağa baktık mı? Yoksa bu bağ, bir dağ mı oldu? Ve o dağı kim satın aldı?

Batan geminin malını denizden toplamak, hukuka aykırı değildir.

Ama biri gelir ve o gemiyi batırırsa ve “hukuka uygundur, malı denizden ben buldum” derse, aslında bu gasp olur.

Gasp ediliyoruz. Bir şarap firması, Güney ilçesinden 1.000 dönüm arazi toplamış.

Oralı olan çiftçiler öyle anlatıyor. Satın aldı, yatırım yaptı, işlenmeyen yamaçlara gelip bağ kurdu demiyor.

Zaten olan bağları “topladı” diyor. Denizden mal toplar gibi…

Artık Tariş yok ve üzüme fiyat garantisi, alım garantisi, destek garantisi veren de yok.

Reji var, fiyatı o belirliyor, işine gelirse dönemi çoktan başladı…

Seneler önce, Turgutlu, Salihli, Alaşehir, Buldan, Güney, Çal gibi çok değerli üzüm bağlarının olduğu bu bölgelerde, hasat zamanı herkes mutlu olurdu.

Sünnet düğünleri, düğünler yapılırdı. Hasat olurdu ve bu ilçelerde tüm esnafın yüzü gülerdi.

Bu ilçelerde, mağazalarda hasattan hasata ödeme ilanları olurdu.

Esnaf ahiydi, sabırlıydı, dürüsttü. 1 yıl hasatı bekler, ödemesini sonra alırdı…

Artık kalmadı.

Bu ilçelerin yollarından geçer iken, hasat zamanı bile olsa, üzüm satan birini göremezdiniz.

Canınız çekerse, ikram olurdu, para istenmezdi.

Bir hasat zamanı bu bölgelere gidiniz veya gidenlere sorunuz. Yüzlerce, binlerce üretici artık asfalt kenarına çıktı.

Bir şemsiye veya tente kurdu. Altına üzüm koydu. Millet, canından bezdi. Millet bitti.

Bu bölgelerin insanları, artık evlendiklerinde bölgeye yerleşmiyor.

Büyük şehir toplama kamplarına göçüyor. Babaları hep fukara, hep fukara…

Sonra birileri geliyor ve toprakların üstüne çöküyor. Hukuken!

Benim gördüğüm bütün Marmara ve Ege’de bu durum yaşanıyor. Nereye gidersem gideyim bu anlatılıyor.

Örneğin Savaştepe. 3 tane emlakçı açılmış. Savaştepe küçük bir yer. Burada emlakçı mı olur diye şaşırıyor insanlar.

Ben biriyle tanıştım. Komisyoncuyum dedi.

Savaştepe’de dağlar, tepeler, taşlık kayalık alanlar, su olsun olmasın her yer ama her yer, birileri tarafından satın alınıyor.

Kim oldukları bilinmiyor. Bu komisyoncuya sordum, kim alıyor? Neden alıyor? Bilmiyorum dedi.

Bağlantısı Bursa ve Edremit’te bulunuyormuş. Tapu buldum mu telefon açıyorum dedi, tapuda hemen iş bitiyormuş…

Susurluk’lu bir arkadaş, eliyle bir yerler gösterdi. Gösterdiği yerler dağlar, tepeler, ovalardı. Hepsi satıldı dedi.

Orada bir balıkçı varmış, eskiden tezgahta balık satarmış. Herkese borcu olan, sevilmeyen biriymiş.

Şimdi mercedesle geziyormuş, Komisyonculuk yapıyormuş…

Sındırgı’lı biriyle karşılaştım Balıkesir’de, ben sormadım, kendiliğinden anlattı. Para köye helikopter ile gelmiş…

Balıkesir’de arazi gaspı yazıp, Google üzerinde arayınız. Bölgenin yerel gazetelerinin feryatlarını görürsünüz…

Soma aynı, tüm Manisa, Muğla, Denizli, Aydın, İzmir aynı durumda. Birileri geliyor ve arazi topluyor.

Yatırım için, çiftlik için falan değil, topluyor… Kim bunlar ?

Bütün üzüm üreticileri, artık kendi bağında ırgat olmuş. Yövmiyeye gidiyorlar…

Süt aynı, tütün aynı, elma aynı, fındık, çay, buğday, çeltik, kekik, kiraz, hayvancılık hepsi aynı…

Para etmiyor. Çiftçi ve üretici bir süre dayanıyor ve artık satmak zorunda kalıyor. Köyler ilçeler boşaldı.

Metruk hale döndü. Çoluk çocuk gelecek görmüyor, umut görmüyor, göçüyor, göçüyorlar.

Aslında sürülüyorlar…

Büyük şehir toplama kamplarına toplanıyoruz. Memleket elden çıkıyor, el değiştiriyor.

Köyde üretici kalmayınca, beslenme çeşitliliğimiz daraltılıyor ve bungenin sahip olduğu kipa ve migros ve ingilizin sahip olduğu bim lere muhtaç kalıyoruz.

Marketler yabancı… Kim bunlar? Ve içinde ne satıyorlar?

Ama iş orada bitmiyor. İnsan vücudu, doğal beslenmeye göre evrilmiş.

Yukarıda özetlenen kimyasal, biyolojik, genetiği ile oynanmış beslenme düzeni ile aslında katlediliyoruz.

Beslenme ile bedenimiz, pc, tv, sanal alem ile hafızamız katliama uğruyor. Yavaş yavaş öldürülüyoruz.

Kısırlık servisleri dolup taşıyor.

Öğretmenler, biz artık işi gücü bıraktık, gidip geliyoruz ve başa çıkamıyoruz diyorlar…

İnsanlık elden çıkıyor, memleket elden çıkıyor.

Bu bir harp. Ve bu bir işgal, fare zehiri, mutfağa kadar gelmiş ve orada bir yaratık var, buzdolabının kapısını açmış!

Birisi gelmeyecek. Bir kurtarıcı da olmayacak. Beyaz atlı bir prens ise hiç gelmeyecek. Zaten gelemez, gelse bile öldürülüyor…

Partilerden kimse umut beslemesin.

Şu yukarıda açıklanan sonuçların tamamını bizzat partiler aracılığı ile uyguladılar.

Bu işgal, tecavüz, gasp ve yağmanın kanunları 1938 yılından itibaren, bizzat partiler tarafından çıkarıldı, uygulandı ve hala uygulanıyor ve hala da uygulayacaklarını programları ile alenen ve utanmadan, yüzümüze baka baka söylüyorlar…

Bir kere şu parti işinin hilesine vakıf olmak gerekiyor.

Gelmiş geçmiş insanlık tarihinin, en başarılı yönetim sistemi olarak yutturulan bu parti işi aslında modern, çağdaş, çok mu çok demokratik bir sistem falan değil.

Yeni falan da değil.

MS.700 ler de Bizans’ta 4 parti vardı. İsimleri, yeşiller, maviler, beyazlar ve kırmızılardı.

Beyaz ve kırmızı olan partiler sonradan kapandı. Ötekiler devam etti.

Bu partilerin takımları vardı ve stadyumlarda, müsabakalar olurdu.

Yönetimi elinde bulunduranlar, bu partilere koltuk çıkardı…

Artık takım tutar gibi parti tutmak işinden vaz geçmek gerekiyor.

Hepimiz bu işlerin farkındayız. Gözümüzle görüyoruz.

Bir tek üzüm bizle göz göre gelmek istemiyor!

Bu gidiş, gidiş değil. Bir şeyler yapmak lazım. Adam mutfakta.

Yatak odası ise mutfağın yanında!

Kimse kusura bakmasın. Gerçek bu.

Peki şimdi biz ne yapmalıyız?

Herkes cebine bir poşetli gıda koymalı. İçindekiler bölümünde palm yağını görecektir.

Türkiye tüketimi geçen yıl 1.7 milyon tondur.

Birbirimize anlatmaya “bir yerden” başlamalıyız.

Aslında yaptığımız şey, ateş altında bulunduğumuz siperde, yanımızda ki arkadaşımıza, “başını eğ” demekten başka bir şey değildir.

Savaştayız. Durumumuz iyi değil.

GÖRÜNMEYEN MERMİLER

İlk önce mermiyi görmeyi öğrenmemiz, sonra diğer çeşitlerini öğrenmemiz ve bunları da görmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Bu işin lamı cimi yok.

Hiç kimse şüphe etmesin ki, belki 100 belki 200 sene sonra, bu yaşananlar, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir katliamdı diye anlatılacak.

Ama biz bir şeyler yapmaz isek, belki de anlatılacak bir şey kalmayacak.

Ne mi anlatılır? Saddam, İslami terör, Esed, Usame bin ladin, diktatör Kaddafi, nükleer bomba yapan İran, tarihin gelmiş geçmiş en barbarı olan Türk Milleti, işte böyle şeyler anlatılır.

Şimdi zaten bunlar anlatılmıyor mu?

Katliama en çok uğrayanlar ise bizleriz ve aslında tüm insanlık.

İlk önce başımızı eğmek gerekiyor. Yani beslenmemize dikkat etmeliyiz.

Açık süt edinmeli, yoğurt ve süt ihtiyacımızı bununla temin etmeliyiz.

Market alışverişi yapmamalı, pazardan açık tahıl ürünleri temin etmeliyiz.

Fırın ekmeğinden uzak durmalı, unu araştırıp öğrenmeli, ekmeği evde yapmalı veya köy ekmeği bulmalıyız.

Poşetli gıdalardan, gazlı içeceklerden uzak durmalıyız. Market tavuğunu ve yumurtasını eve sokmamalıyız.

Alternatifi her yerde var. Bu konularda, halen ilçe, köy veya küçük illerde yaşayanların işi aslında çok daha kolay.

Savaştayız ve bir savunma hattı kurmak zorundayız.

İlk önce, yanımızda, çevremizde bulunan arkadaşlar ile bu konuları konuşmalı, başını eğ demeliyiz.

Mutfaktaki adam! Anlatmalıyız.

Bu iş, parti purtu ile çözülmez. Partiler bu işi çözecek olsa idiler, palm yağına izin verilmezdi.

Şeker fabrikalarını satmazlardı.

Marul üzerinde kimyasal zehir var diyen ilim adamına, soruşturma açmazlardı. Adamcağızı bir yakmadıkları kaldı!

Ve hiçbir partinin programında, şu yukarıda anlatılanların hiçbiri ile ilgili tek bir madde yok.

Hangi partiye oy verecek olursa olsun veya bir herhangi partide görevli olan biriyle bile konuşsanız, bunları anlatıp konuşunca, tek bir soru ile karşılaşacaksınız:

Diyecekler ki “PEKİ NE YAPMAMIZ GEREKİYOR”.

Aslında memleketin tamamı, ahlak ve bilinç sahibidir. Değerlidir.

Aslında zaten, herkes her şeyin farkındadır ve millet burnundan soluyor.

Ve hemen sorarlar, “PEKİ NE YAPMAMIZ GEREKİYOR”.

Bütün tersanelere girilmiş, bütün kaleler kuşatılmış ve yöneticilerin tamamı, özellikle son 300 yıldır, bir tek 1923-1938 arası hariç, gaflet, delalet ve hatta hıyanetin görülmemiş örneklerini tekrar sergiliyorlar.

İş tekrar başa düşmüştür. Ve bu durum aslında “KUTLUDUR”.

Bu kutlu görevi başaracağız ve sonra da tekrar “MUTLU TÜRK” olmanın ne demek olduğunu, bir daha unutmamak üzere öğreneceğiz.

İlk önce hat kuracağız, bir savunma hattı.

Beslenme, bilgilenme ve bu bilgiyi yayma ile bunu yapmak zorundayız.

Beslenme ve bilgiyi yayma, şu anda elimizde bulunan kazma ve kürektir. Siperi derinleştirmek lazım, ateş yoğun.

İş başa düştü. Ve kutlandık. Bu iş kutlu bir iştir. Hepimiz bunu aldık, kabul ettik.

Bilgi arttıkça, gözünü kırpmadan herkesin bunu kabul edeceğini hep beraber göreceğiz.

Alanlar olacak, kabul edenler olacak, sonradan gelenler olacak. Yolda kalanlar, vazgeçenler de olabilir.

Kendileri bilir. Mutfaktaki adamla, arkadaş olabilirler! Arada! 2 tavla atarlar…

Bu işin sadece hat ile kotarılamayacağını biliyoruz. Ama ilk önce bir hat kuralım. Sonra satha bakacağız.

Bu satıh temizlenmeden, yeni yeni icatlarla, yine görünmeyen mermiler geleceğini biliyoruz.

Yeni bir Misak-ı Milli konuşacağız. Sınırı, köle olan ve zehirlenen son insanın bulunduğu yere çizeceğiz.

İnsana kim sınır koyabilir? İşte şimdi burada konuşuyoruz.

Birileri bir sınır koymuş, daha doğrusu birileri insanlığa bir kefen biçmiş.

Yaratanın insana biçmediği kefeni, bir insan, bir insana biçebilir mi?

Ve zaten sınırlar vardı ne oldu? Ne sınırı? Burada mutfak konuşuyoruz, sanki sınır mı kaldı?

Bunlar sınır mı, bir memleketin, bir milletin? Değil, bunlar sınır falan değil, bunlar biçilen kefenin dikişleri sadece.

Ankara başkent olmaktan çıkmış, kefen biçicilerin bölge müdürlüğü olmuş!

Evet yeni bir Misak-ı Milli konuşacağız. Bunun adını özellikle Misak-ı Milli koyacağız.

Onlara tekrar hatırlatacağız, töremizin ne olduğunu!

Hiçbir insan, hiçbir insana köle olamaz. Dolayısı ile aslında, yeni bir şey konuşmamış oluyoruz.

Eskiyi konuşuyoruz.

Attila konuşuyoruz…

Onlar her ne kadar karşılarında bir Attila görmediklerine memnun olsalar dahi ve son 15 yılda yaptıkları her görüşmede bundan mutluluk ile bahis etmiş olsalar dahi, 15 sene öncekilerden de çok memnun olduklarını unutmamak gerekir.

Taa 1850 de bile ve sonrasında da…

Çok memnun olduklarında, bir diz bağı nişanı takıverirlerdi, ya da başka bir nişan, milletin ümüğüne…

Ne onlarda nişan bitti, ne de onların önüne çöken diz…

Bir plan olmadığını sananlar yine yanıldılar. Bir plan var. Çoktan yapıldı. Birleştirilmeyi bekliyor.

Birkaç sene önce 8.000 bilim adamı bir bildiri yayınladı.

Geçen yıl bu bildiri bu sefer 16.000 bilim adamı tarafından tekrar yayınlandı. Tek bir şey söylediler.

İnsanlık, şu anda ne yapıyorsa yapsın durmalı ve tam tersini yapmaya başlamalı.

İlim ve fen ise insanlığın özü ve tüm dinlerin özü, ahlak, dürüstlük, eşitlik, bağımsızlık ve özgürlük ise insanın ruhuna en uygun fıtrat ve mizaç, neden bunun tam tersi hala uygulanıyor ve şu anlatılanları kim yapıyor, buna kim yardım ediyor ve asıl en önemlisi, “BİZ BUNA NEDEN KARŞI DURMUYORUZ”

Bu 16.000 bilim adamı ne diyor? Ve neden kimse bunu bilmiyor?

Bu bilim adamları şu anda gelse ve gözlerimizin önünde, kendi elleri ile bir keçi ya da kuzu yapsalar, yine bu işte bir hile mi var diyeceğiz?

İnanmak için daha neyi, kimi ve daha nelerin olmasını bekliyoruz?

Mutfakta adam var mı, yok mu?

Ya okullar ne durumdaydı ve şimdi hala ne durumda?

Bu partiler, Milli Eğitimi değiştirsinler, çoluk çocuğumuzu çakala, ite teslim etsinler, sonra 250 bin evlat, ite, çakala yem olsun.

40 yıldan beri, çoluk çocuğumuz dağa kaldırılsın. Beyni yıkansın. Kardeş kardeşi vursun ve hala ve hala…

Kim bunlar? Ve kaç kişiler?

Robert kolejler, bilmem ne özel okulları, tarikat ve cemaat irin yuvaları, zehir yuvaları…

Tek bir ayet mi var, mezhep, tarikat, cemaat şu bu olsun diye, tek bir ayet mi var?

Ya da milli eğitimin mili çoktan yerinden çıkmış ve araba uçurumdan aşağı mı uçmuş?

Ama münafık ne demek? Birçok ayet var.

Ver silahı eline. Kim bu veren ve herhangi bir partinin programında, bu silahı verenlere yönelik tek kelime var mı?

Yoksa aynen devam demiyorlar da biz mi duymadık?

Yoksa mutfaktaki adam “yatak odasına” geçti ve evin adamı olan bize, çıt ses çıkarma mı dedi?

Neden susuyoruz ve hala ve hala görmemekte bu kadar ısrar neden?

Bilmiş bilmiş, parti, seçim, sandık, demokrasi falan da falan, falan da falan?

Tank yaptık öyle mi? Yerli araba öyle mi?

Yani şimdi bir şey yazdım ama sonra sildim. Artık tahminlere kalmış…

Tank yapacak adam, giderde Elazığ Ferro Krom Çelik fabrikasını satar ve sonra da kapatır mı?

1600 kişi çalışırdı, bu insanlara şimdi ne oldu? Tank mı yapıyorlar?

Sen bu tankı ne ile yapacaksın?  Sata sata bitiremediğin SEKA’da yok. Karton bile yok. Mukavva yok.

Tuvalet kağıdı ile mi tank yapacaksın? Ve o tuvalet kağıdı bile nereden geliyor? Nazik saltanatın için?

Yazılacaklar yazıldı.

Söylenecekler söylendi.

Okunacaklar okundu.

“Arkadaşlar, kendi arkadaşlarına durumu anlatsınlar”

Peki başka anlatılacak hangi işler var?

Çok var aslında.

HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN, DİLSİZ ŞEYTANDIR

1991 yılında vurulan Irak, sonra 2003 yılında tekrar vuruldu.

Irak’ın vurulmasına destek vermemiz isteniyordu. O zaman ki hükümet buna direndi.

Oysa bu hükümet zaten başka hiçbir talimata direnmemişti. Öyle kanunlar çıkarılmıştı ki, sonraki hükümet, memleketin %95’ini satıverdi…

2002 hükümeti, Irak konusunda direnince, ekonomik kriz çıkıverdi. Hükümet düştü.

Ekonomik kriz eski bir yöntemdi. Daha önce denenmiş ve başarılı şekilde amaca hizmet ettiği test edilmişti.

1994 yılında, verilen talimatları başarı ile yerine getireceğini en baştan programı ile ilan edilen bir başka hükümet iş başında idi.

Bir konuda direnmek istediler.

1992-1993-1994 yıllarında, Irak’ın kuzeyinde yuvalanan teröristlere ağır darbe indirildi ve yok olma aşamasına getirildi.

Ne mi oldu? Dolar bir günde 10 TL’den 42 TL’ye çıktı, Muavenet vuruldu, Eşref Bitlis öldürüldü… Hükümet düştü.

Böyle devam etti. Yıl 2003 oldu. Yeni hükümetin ilk işi, 1 Mart tezkeresi oldu.

Uzak diyarlarda toplanan bir ordu vardı. Gençleri “bu bir haçlı seferidir” diye yine toplamışlardı.

2003 yılında başa getirilen yeni hükümetin ilk görevi, “haçlı ordusuna” destek vermekti.

Bu yeni hükümet pek acardı. Gelecek vaad ediyordu.

Hükümetin başı, “abd askerleri evlerine sağ salim dönsünler diye her gün Allah’a dua ediyorum” diyordu.

Tezkere geçmedi ama içinde parti denen takımların bulunduğu meclis kimin umurundaydı ki?

Tezkere delindi. İncirlikten uçaklar kalktı, Mersin İskenderun limanlarından, toplar, tanklar geçti.

Bir de bu haçlı askerine zaten her gün dua eden bir başbakan vardı…

Irak üstüne, 110 bin sorti yapıldı. Yani uçaklar 110 bin kere dalış yaptı, 110 bin kere bomba bıraktı.

Iraklı gazeteciler, 2003 yılından bugüne kadar savaş ve savaş nedeniyle oluşan şartlardan dolayı 5 milyon insanın öldüğünü söylüyor, yazıyorlar.

Yüzbinlerce kadın tecavüze uğradı. Milyonlarca çocuk yetim kaldı…

Bunun adına BOP dendi.

Bir münafık, bu BOP’un başkanı olmakla övündü, övündü, gerindi, kaşındı, bıkmadı, doymadı, doymadı…

Partiler, bir lağım çukuruna çevirdikleri mecliste oturmaya devam ettiler. Sözüm ona muhalefet ediyorlardı.

Ama muhalefet ettikleri her konu ardı ardına gerçekleşiyordu. O zaman bu sözüm ona muhalefet ne işe yarardı?

Tek bir işe yarıyordu.

Sözüm ona mücadele ediliyor görüntüsü veriliyor ve olana bitene anlam veremeyen, bir şeylerin ters gittiğine inanan millet, uyuşturuluyordu, gazı alınıyordu.

Meclis bir lağıma dönmüştü. Kötü kokular geliyor, kötü sesler duyuluyordu.

Millet bir umutla bir medet umuyordu ama nafile. Her şey oldu ve bitti. 5 milyon insan öldü.

Hala ve hala millet, içinden kötü koku ve sesler gelen bu meclisin içinde partiler var sanıyor.

Oysa durum öyle değil. Orası meclis değil bir lağımdı. Ve içinde olanlarda, lağımda olan neyse oydu…

Arkasından, beyzbol sopalı bir haber yansıdı gazete manşetlerine.

Ertesi gün kardeşim Esad, esed oluverdi. Sıra Suriye’ye gelmişti. 2.saddam vakası planlanmıştı.

Ülke yerle bir oldu. Mahvoldu.

Lağım yine iş başındaydı. Kötü kokular yükseldi, kötü sesler geldi. Olan Suriye’ye oldu.

Kaddafi, Kıbrıs Savaşı’nda, İran ile birlikte bize tek destek verendi. Bedava petrol bile verirdi.

Dünyaya meydan okudu, Afrika’yı sömüremezsiniz dedi. Sonra Fransız uçakları Libya’yı vurmaya başladı.

Bizim lağım, tam tekmil işbaşındaydı. Savaş gemilerimiz, fransıza yardım için yoldaydı…

Şimdi İran senaryosu sahneye alındı. 1994 ve 2002 yılında olduğu gibi, 100 görevin 99 tanesine evet diyen, 1 tanesine direnebileceğini sanan bir yönetim yine işbaşında.

Ve dolar yine yükseliyor!

Çok yakında, üretildiği ve monte edildiği fabrikanın, fabrika ayarlarına geri döneceğinden, hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Tiz vakte kadar, “Pers yayılmacısı İran” söylemlerine geri dönecek.

O nedenle, adına meclis denen lağımdan, çok yakın bir gelecekte, bazı kendini kurt sanan köpekler havlamaya başlayacak. İran’ın kuzeyi için, Güney Azerbaycan falan demeye başlayacaklar.

Öyle bir havlama sesi gelirse, aman çok dikkat… Biraz sağa sola bakının, bulunur bir değnek, yoksa it sarar köyü.

Bir başka köpek, iş kıyafeti giyecek ve vahabinin dizinin dibine oturacak.

Hani şu meşhur ordu var ya vahabi köpeğinin kurduğu ve 34 ülkenin ve en başta bizim dahil olduğumuz…

Hani bir beyaz küre üstüne el basan bazı yaratıklar vardı. 300 milyar dolar silaha imza atıldı.

Hani, tüm dünyanın terörüne İran neden oluyordu ya…

Yedik mi? Unuttuk mu?

Hayır. Yine yanıldınız ve hiddetimizin yaman olduğunu yine unuttunuz.

Ama öğreneceksiniz.

Diyoruz ki, o inönü, o Anıtkabir’den çıkarılacak ve münasip bir yere sokulacak.

Artık siz düşünün gerisini…

Hukuk 150 sene geriye gider. Canlı için kanunu vardır. Bir de gıyaben!

Yine yanılıyor ve saraylar kuruyor ve içine giriyorsunuz.

Girin, girin.

En yüksek dağı bulun, en dik kayanın üstüne bir kale kurun.

İçine girin, kan rengi yüzükler takın, sırmalı kaftanlara sarının.

Ama burası Anadolu. Tek bir çocuk çıkar ve der ki, “kral çıplak”.

Çıkın en yükseğe. Surlar, setler kurun. Öyle hainsiniz ki, hain tanıyamaz hale geldiniz.

Pislik gibi, birbirinizi temizlediniz.

Öyle hainsiniz ki, içiniz dışınız hainle dolu.

Koca bir kale, koca bir duvar, bir büyük kapı, bir küçük delik, bir küçük anahtar!

Kaleye doluşan hainlerin, an meselesi yeni bir hainlik yapması, bir küçücük deliğe, bir anahtar sokması…

Çıkın en yükseğe. Çıkın çıkın. Biraz daha yaklaşın göğe.

Eninde sonunda bir yerde bir hesap var! Çıktıkça kurtulduk sanan, en yakındır, en yakıcı ateşe…

2003 yılından itibaren, ilk açıklanan resmi rakamlarda, Irak’ta 1.5 milyon kadın dul kaldı.

“Hamdolsun” demişti bir münafık. “hamdolsun, bakın Irak’a 1.5 milyon kadın dul kaldı” demişti.

Ne diyordu bu herif? Oysa kendisi dua etmemiş miydi bu haçlı ordusuna?

1.5 milyon kadın dul kaldı ise demek ki, ortalama 2-3 milyon çocuk yetim kalmıştı.

TRAVMA

Aç bilaç perişan.

Yakınları, aileleri, mahalleleri, okulları, hastaneleri, parkları, yolları, barajları, köprüleri ve her şey 110 bin uçak tarafından atılan bombalarla paramparça olmuş, Şehit olmuş, kalanlar işgalde öldürülmüş, geri kalanlar, tüm bu olanların tek şahidi idiler.

Çocuktular, gençtiler…

İnsan bu.

Küçük bir çocuğun travma yaşadığını düşünün.

Ürktüler, korktular, tecavüzlere, param parça olmuş kardeş, ana, baba cesetlerine şahit oldular. Tedavi olmadılar.

Oysa psikolojik tedavi şarttı. Ne psikolojisi, aspirin yoktu.

Tedavi olamadılar. Büyüyorlardı. Artık hayatlarına bir psikopat olarak devam etmek zorundaydılar.

Kendileri mi istedi, yoksa bunu BOP’mu yaptı? Ya da BOP eş başkanı?

Şimdi bu şartlar ile psikopat olan bir çocuk, büyüyüp iyice psikopat olursa, o çocuğa ne demek gerekir?

O çocuğa, o gence veya o delikanlıya, eğer bir toplum psikopat der ve öyle yaklaşırsa, durum vahimdir.

Hemen genci kendi haline bırakmak ve toplumun tümüne müdahale etmek lazımdır.

Yani tedavi önceliği, toplumdadır… Çünkü o toplum veya bu toplum, aslında psikopatlığın bir madeni olmuştur.

Zararlıdır. Acilen tedavi gerekir.

Dokunmayan yılan, bin yıl yaşamaz. Elbet gelir sokar.

Çok çeşitli mermiler vardır görünmeyen.

Ve çok çeşitli yılanlar, görünmeyen cinsinden. Mesela palm yılanı, acayip zehirli olabilir. Yavaş yavaş öldürür.

Kana yavaş karışır…

“Peki ne yapmalıyız”

Irak üstüne, Suriye çocukları eklendi. Yemen eklenmeye devam ediyor. Libya çok kötü durumda.

Ve dünyanın diğer bölgeleri. Ama burası bizim bölgemiz ve bize en yakın.

İnsanlar insanlara örnek olmalı. O zaman tedavi kolaylaşır ve hızlanır.

Şu anda ülkemizde resmi rakamlara göre üniversite mezunlarının %79’u işsizdir.

Kalan %21’lik bölüm içinde bulunan ve bir işi olan gençlerimizin ise büyük bölümü, mezun oldukları branşta değil, başka mesleklerde hayatlarını kazanma fırsatı bulabilmişlerdir.

Onun da adına iş denirse… AVM’lerde, marketlerde raf dizerler. Tezgahtar olurlar, paspas yaparlar.

Gençliklerinin en verimli yaşlarını, raf dizmek ile harcamak zorundadırlar. Çünkü iş yok ki.

Bu çocuklar, 25-30 yaşa kadar çalışırlar? Peki sonra ne olur? Yerlerine daha düşük ücretle yeni gençler alınır.

Nasıl olsa işsiz genç çoktur. Elbet bunun bir analizi var.

İşsizlik oranlarına bakınız. 30 yaş üstü gençlerin, daha önce ne iş yaptığına bakınız.

Bir AVM görürsünüz, içi yabancı markalarla dolu, yerli marka bile olsa sahibi yabancı olan ve yabancı malı satan…

Gençler, bir meleke veya bir sanat sahibi olamadan, yaşlanmaya, körelmeye mahkum olurlar.

Umutsuzdurlar ve de mutsuz.

Kaba bir hesapla, üniversite mezunlarımızın %90’ı aslında iş bulamamakta, küçük bir oranla iş bulanlar da başka işler yapmaktadırlar.

Bir ülkenin durumunun çökmüş olduğunun en büyük göstergesi budur.

Çökmüş durumdayız ve bu çöküntü her geçen gün daha da artıyor.

İlk yapılması gereken acil eylem planları yapmak, ülkemizde bulunan üniversitelerin birçoğunu psikolog, psikiyatri, sosyoloji gibi bilim dallarına ayırmak, savaş sonrası yaşanan bu acıların tedavi edilmesine yönelik yeni bilim dalları üretmek ve çok yüksek sayıda gencimize bu eğitimi vermek, Irak veya Suriye gibi ülke gençlerinin de bu eğitimlerden faydalanmasını sağlamak, bu ülkelerle de eşgüdüm içinde planlama yapmak ve çocuk ve gençlerimizi acilen tedavi etmek zorundayız.

Toplum giderek yozlaşıyor, işler çığırından giderek daha çok çıkıyor.

İl, ilçe, köylerde her evin camlarına, kapılarına demir takılmış, kafesler yapılmış…

Büyük şehirlerde, karakol arkasında bulunan sokaklarda bile apartmanlar ilk 4 kat demirle kaplanmış.

Özel güvenlikler, bırakalım bankayı, pastanelerde bile göreve başlamış. Durum iyi değil.

İçgüdüsel olarak hareket etmeye devam ediyoruz. Yüksek bir yere çıkıyoruz. Etrafını çeviriyoruz.

Yetmeyince, duvar, duvarın üstüne çatı, kilitli bir kapı koyuyoruz. Ama yetmiyor.

Camlara demir kafes, site içi olsun güvenliği olsun falan ama yine yetmiyor.

Sigortalar atınca insanlık aleminde, sigorta devreye giriyor.

Hırsızlık, yangın, gasp, sağlık, kasko, eğitim… saymakla bitmiyor.

Satıh düşmandan arıtılmadan, hat savunulamaz.

Hatta bulunan evlere takılan demir kafesler, çelik kapılar hiçbir işe yaramaz.

Yaradı sananlar yanılırlar, ilk önce mutfağa baksınlar!

Kimyasal ile beslenen bir insan türüne dönüştürülüyoruz.

Bu dönüşüm diyelim devam etti, bir milyon yıl sonra olsa olsa ancak, naylon bir poşet oluruz.

İnsan vücudu bu kimyasal beslenme düzenine direnemez.

Kısırlık, obezite, karaciğer yağlanması, şeker, tansiyon, kanserin her türü ve diğer tüm hastalıkların tamamı, beslenme yanlışlığı nedeniyle oluşuyor.

Hasta ediliyoruz, işe yaramaz hale getiriliyoruz, katlediliyoruz. Fakat bu bir süre alıyor. Hemen olmuyor.

Eğer hemen olsa idi, bu işi fark eden çok olurdu. Bu riski almadılar.

Zamana yaydılar, örümcek gibi ağlarını ördüler, örmeye de devam ediyorlar.

Şehir hastaneleri kuruluyor. Ne anlama geldiğini bilmeyenler, yeni binalara seviniyor.

Bir süre sonra, sadece aspirin alınabilecek o hastanelerden, ona da katkı ödenecek.

Eğer ağır rahatsızlıklar olursa, cepten para vermek gerekecek. Hem de çok para…

Konular uzun mu uzun.

NE YAPMAMIZ LAZIM

Evet bir düşüncemiz var. Bir filiz, bir iz var takip edilecek. Buna plan deniyor şimdi.

Beyin uzmanları, pedagoglar, psikologlar yazıyor, çiziyor ve söylüyorlar.

Çocuk beyni, ilk 3 yaş içinde şekilleniyor. Ana karnı da düşünüldüğünde, 4 yaş diyelim.

Ebeveynlerin psikolojisi, beslenme düzeni olduğu gibi çocuğa geçiyor.

İlk 3 yaş ve ana karnından itibaren, bebeğin gördüğü sevgi, sıcaklık, yakınlık, eğitim, beslenme yani her unsur, çocuk beyninin gelişimine olumlu ya da olumsuz etki yapıyor.

İlk 3 yaşta edinilen bu kazanımlar, çocuğun ileriki yaşamında en belirleyici unsurlar oluyor.

Yani beyin sevgi ile beslenirse, kan dolaşımı artıyor ve beyin daha çok gelişiyor. Ya da tersi. Hocalar öyle söylüyor.

Şimdi bir plan düşleyelim. İlk 3 yaş içinde, anne ve baba, 24 saat bebeğin yanında olsunlar.

Her dakika, her saat, her an. Ve bilinçli bir eğitim ve beslenme düzeni hakim olsun.

Anne ve baba bu yolculuğa çok iyi hazırlansın ve donanımlı olsun. Acaba nasıl bir nesil gelirdi?

Acaba halen %10 kullandığımız beyin, %11’e çıkabilir miydi? Muhakkak daha fazlası da olabilir. Bilim öyle söylüyor.

Neden böyle bir nesil yetiştirmiyoruz? İnsan olarak görevimiz gelişmek değil mi?

E peki iş düzeni, mesai, çalışma hayatı, kariyer? Hepsi olur aslında.

Şu anda bir adama ya da kadına sorsak, hayatta en değerli varlığın nedir? Evlatlarım diyecektir? Peki o zaman mesele ne?

Mesele iş düzenini ele almak. Belki de yeni bir iş düzeni geliştirmek gerekiyor.

Haftada 6 gün, 12 saat ve fazlası çalışılıyor. Yol da eklenirse, 13-14 saat dışarıda olunuyor.

Ve gerçekten toplumun büyük bölümü hayatını sürdüremiyor. Yanlış besleniyor ve çok mutsuz.

Yaşlılar yalnız başına eve kapanmış. Çoluk çocuk aynı şehirde bile olsa, gidilip gelinemiyor. Zaman kalmıyor.

Çocuklar için 1 metrekare yeşil alan yok. Oyun yok. Sokaklar, araba mezarlığı haline geldi.

Sağlıksız evler, dip dibe apartmanlar, daracık sokaklar, trafik…

Peki 10 ya da 20 yıl sonra ne olacak. Bu arabalar hangi yola sığacak.

Bu şehirler lastik mi? Çekersek esner mi?

Ya 100 sene sonra veya 200 sene sonra ne olacak?

1999 depremine dönelim. Yerle bir olduk. Bilim dile gelmişti zaten. Yerle bir olunca, biz de mecburen dinler olduk.

Birçok fotoğraf gördük. Düzlüklerde bulunan koca binalar, un ufak olmuştu. Bir fotoğraf karesi vardı.

O karede, hem yıkılan apartmanlar vardı, hem de hemen yakında bulunan bir tepenin üstünde bulunan bir kulübenin sapa sağlam ayakta durduğu görülüyordu.

Tahta kulübe, bir tarlanın deposu ya da küçük bir ambar olmalıydı. Temel yoktu. Beton yoktu.

İçinde demir de yoktu ama ayaktaydı. Yerden 50 santim yukarıdaydı ve 4 köşesinin altında, 2 adet tuğla duruyordu.

Yani toplam 8 tuğla üzerinde, bu tuğlalara bağlantı olmadan, kaynak olmadan, çimento olmadan.

Yıkılmamıştı. Çünkü tepe üzerinde, sağlam zeminde bulunuyordu.

1999 yılında bazı jeoloji mühendisleri, üzüntüden kahrolmuş, bitkin vaziyette anlatıyorlardı.

Kimse onları dinlememişti. Oysa kitap bile yazmışlardı.

Yetkili, etkili makamlara gitmişler, kapıdan sokulmamışlardı.

Keşke ismini hatırlayabilsem o bilim adamının. Hatırlayamadım.

Sakarya’da fabrika olmaz diyordu. Burası tarım alanı diyordu. Sakarya nehrinin analiz raporlarını anlatıyordu.

Fabrika atıklarını anlatıyordu. Bu su, tarımı zehirliyor diyordu.

Ankara İstanbul yolunun, tarım arazilerinden geçirilmemesini anlatıyordu.

Bu yoldan geçen araç sayılarını, havaya saldıkları egzoz gazını, bu gazın tarım arazilerine, içinden geçtiği şehirlerde yaşayan halkın sağlığına verdiği zararları, 10 sene önce, 20 önce bu il ve çevrelerde kanser oranlarını, şimdi ise bu oranların nerelere fırladığını anlatıyordu.

Kim dinledi? Ve biz bu devleti neden kurduk? Ve bunlar ne iş yaparlar?

Bu çok değerli sayın hocamız anlattıkça anlattı, kızdı ve anlattı, durdu durdu ve yine anlatmaya devam etti.

Van ve Ağrı depremlerine gitti. Hitit devrine döndü.

Hitit kralının, dağ eteğine bir taş diktiğini, o taşın altına ev yapanın, kellesinin vurulmasına hükmettiğini anlattı.

Çünkü eski zamanlarda da deprem vardı. O işaret taşının altına yapılan evler çökmüş ve insanlar ölmüştü.

Kral, şehri tepelere taşıdı. Düz alanda tarım yapılacak dedi. Su kanalları açtı, tarım yaptırdı. Evler tepelerdeydi.

Ferahtı, serindi, manzarası mükemmeldi. Ev halkı, gündüz vakti tarlada çalışan ailenin bireylerini yukarıdan izlerdi…

Sonra hocamız bir resim koydu. İmara açılan tarım arazilerini koydu ve apartmanları gösterdi.

O işaret taşının altında bulunan apartmanlar yine yıkılmış, insanlar yine ölmüştü.

Oysa bir ferman vardı. Bir kral yazmıştı. O taşın üzerinde hala bu ferman yazılı durur idi.

Şimdi bu suçlu kelle kimindir?

Nüfus artıyor. İnşallah artmaya da devam edecek. Ama şu anda içinde bulunduğumuz düzen ne?

Bu düzende devam edersek, aslında nüfus artacak mı yoksa yok mu olacak? Ya da nasıl olacak?

Biz, insanlık yolculuğumuzu gelişerek sürdürmek zorundayız.

İlk önce yok edilmemek, katliama uğramamak, bundan sakınmak, kendimizi korumak, katliam yapanları hukuka teslim etmek, onları mağlup etmek zorundayız.

Bu sistem böyle sürerse, zaten insan kalmaz, bazı insanımsı poşet canlılar oluşur. Bunlar kime hizmet eder?

Belki de yedek organ deposu olarak bir bölümünün yaşamasına izin verirler. Matrix gibi, tüplerin içinde…

Beyin internete bağlı, mide boruya. Artık borudan palmiye yağı mı verir, soyalı köfte mi onu bilemem.

Tüpte olduğumuzu görmüyor muyuz? Matrix filminden ne farkımız var?

Evet planımız var. Çünkü ilim adamları bu planları zaten yaptılar. Pedagoglar çocuk gelişimi anlattılar.

Doçent Doktor Bülent Şık Bey tarım zehirlerini anlattılar.

Erhan Ünal Toprak ve Ekmek anlattılar.

Metin Aydoğan Hocamız, Cihan Dura Hocamız ve Cengiz Özakıncı binlerce yılı ve sevgiyi ve çözümü, tam bağımsızlığı anlattılar.

Banu Avar Hanımefendi, gitti, gördü, anlattı ve yazdı ve her yere ama her yere gidiyor ve bir melek gibi karşılanıyor.

BENİM MESKENİM DAĞLARDIR, DAĞLAR

Çünkü yaşayan bir melek…

Eskiden suya yakın oturmak gerekirdi. Su hayattı. Şehirler öyle kuruldu. Tarlaya da yakın olmak lazımdı.

Kurdu vardı, kuşu vardı. Traktör yoktu. Araç gereç yoktu…

Araç gereçler çoğaldı. Ama yerleşim alanları büyüdü, sıklaştı, betonlaştı. Ve nüfus inşallah daha da artacak.

Ama tarım alanları, büyük şehir toplama kampları oldu.

Oysa ilim adamları, tarıma uygun olmayan dağlık taşlık alanların sanayi üretimine verilmesini, su kaynaklarına yakın olmamasını anlatıyor ve sonuçları ile bu görüşlerini kanıtlıyorlardı.

Tarım alanlarını tamamen boşaltmak, su havzalarına bir daha yaklaşmamak ve kirletmemek adına uzaklaşmalıyız.

Ormanlara yaklaşmayı, aklımızdan bile geçirmemeli, imar için tek bir ağaç dahi kesmemeliyiz.

Büyük şehir toplama kamplarını baştan sona yıkmalı, ibreti alem için birkaç sokağı bırakmalı, nüfusun %95 inin şu anda yaşadığı şartları, gelecek nesiller bir daha unutmasın ve aynı hataları bir daha yapmasın diye, müze olarak saklamalıyız.

Birkaç metruk köy bırakmalı, müze yapmalıyız.

Analar, babalar, dedeler, nineler nasıl yalnız kalmış ve çocuk sesine nasıl hasret kalmışlar…

Bugünkü nüfus için, tarıma uygun olmayan bölgeleri, dağları tepeleri mesken tutmalıyız.

Sanayiyi, suya ve tarıma en uzağa taşımalıyız.

En baştan ağırı ve hafifi tam bağımsız sanayimize sahip olmalıyız.

Biz kendini geliştirmek ile görevlendirilmiş insanlarız. Kim bizi hazır almaya zorlayabilir ya da sadece montaj kefeni biçebilir?

Memleketin, taşının, toprağının, her değerinin envanterinin çıkarılması, komşu ülkeler ile becayiş yöntem ve önceliklerinin belirlenmesi, dünyanın neresinde olursa olsun, her insanın bir saatlik kazanımının, o insanın kendi liyakat, meleke ve becerilerine göre belirlenmiş kategorilere göre belirlenmesinin sağlanması, insanlar arasında uçurum bulunan gelir adaletsizliğinin engellenmesi için, tüme varım ve tümden gelim yöntemlerinin, bugün ve gelecek için planlanarak yeni bilimler üretilmesini kim engelleyebilir ve bunlar hakkında becerimiz olmadığını düşünenler yine yanılacaklar.

Japonya Cumhurbaşkanının evini hatırlayalım. 50-60 metrekare, 2 yastık, birkaç minder ve kap.

Şimdi o mutsuz mu sizce? Ya da mutluluk nedir gerçekte, insan beyni yeteri kadar gelişince?

Madem öyle abd toplumunun yarısı neden antidepresan kullanıyor ve psikolog ziyaretleri günlük olağan iş olmuş ve aileler neden boşanmış ve çoluk ve çocuk neden anne ya da baba olmadan büyüyor?

Artık araç ve gereç var. Ve de teknoloji.

Tüm kaynaklar pekala, farklı bir gelecek için ve yeni  bir sistem için kullanılabilir.

Örneğin memleketimiz için, 400 tane 200 bin nüfuslu kent köy planlamalıyız.

Enerji ihtiyacını, güneşten karşılayan, yemyeşil sokakları olan.

Bütün mimarisini, çocuklar için tasarlamalıyız.

Toza toprağa bulanmalı, çelik çomak oynamalı, özgürce oynayacağı, spor yapmaya başlayacağı, hobiler edineceği, sanat öğreneceği, doğayı tanıyacağı, dalından meyve toplayacağı kentler planlamalıyız.

Biz öyle büyüdük kasaba ve köylerimizde. Ama şimdi durum nedir?

Yamaç mimarisi tasarlamalıyız. Dağları tepeleri gerekirse dümdüz etmeli, mesken tutmalıyız.

Yeni bir yaşam alanı yaratmalı, keşfetmeli, yaptığımız hataların aynısını bir daha yapmamamızı sağlayacak bilim dalları üretmeliyiz.

Öyle üretmeliyiz ki, içinde karakol ve polis olmasın. Ve camlarda demir kafes.

Bu bir bilim. İçinde matematik, fen ve akıl ve erdem olan.

Bir petek gibi işlemeli ve incelemeliyiz memleketimizi. Yerin altında, yerin üstünde ne var? Nasıl üretilir?

Bizim ihtiyaçlarımız nelerdir? Sırası nedir? Önceliği nedir?

Gerekli olan ve olmayan ayrımını yapmalı, örneğin poşet üretmemeli, file kullanmalıyız.

Şu anda nüfus ne tüketiyor? Nüfusun yüzde kaçı ne, yüzde 1’i ne tüketiyor?

Nüfusun %90’ının ne tükettiğine bakalım. Adedi nedir? Kaç tanedir? Ve petek örneğinde, kaç adede ulaşır?

İnsan en büyük mucizelerden biridir sadece. Bir mucizedir, bir bebeğin gülüşü, ilk adımı, ilk sesi.

Her insan en iyi şartlara sahip olmayı hak eder. En iyi eğitime, en iyi sanata, en iyi spora.

Vücudunu, ruhunu, melekelerini hep birden geliştirebilmeli ve geliştirmeye devam etmelidir.

Sanat ve spor olmadan bu mümkün değildir. Sanat tv dizilerinden, spor ise maç yayınlarından ibaret değildir.

Bilemedin en fazla 6 saat olmalıdır insanın mesaisi. Olmalı ki, sanata ve spora zaman kalsın. En çok da aileye.

Bugün artık bu sistem, gelişen araç gereç ve teknoloji ile sağlanabilir hale gelmiştir.

Peki bu nasıl yapılır. Yapılır.

Yıkılacak toplama kamplarından çıkacak hurdalar geri dönüştürülebilir ve kışın ısıyı, yazın ise serinliği muhafaza eden, kendi enerjisini üreten, suyunu arıtan, çöplerini geri dönüştüren ve gübre olarak kullanılmasına izin veren ve mümkün kılan sistemleri olan, sağlıklı yaşam imkanı sunan, sağlıklı beslenme imkanı sunan, doğayı kirletmeyen, insana huzur veren sokakları, yeşil alanları, ulu çınar ağaçlı meydanları ve parkları olan, yaşlıların yalnız kalmadığı, eve kapanmadığı, eve kapanmadığı için ve hareket ve yaşam devam ettiği için, sağlık sorunları en aza inmiş, huzurlu ve mutlu yaşlıları olan, sokakları çocuk sesi ile çınlayan bir yaşam düzeni kurulabilir.

Her insan bir cevherdir.

Bugün üniversite okuyan ya da mezun olan gençlerimizin, şu anda önlerinde gördükleri hayata bakışı nedir?

Umut var mıdır? Yoktur. Bir toplumun en önemli öz ögesi olan ama atanamayan öğretmenler, kendi canlarına kıyıyorlar…

5-10 kişilik sınıflar olmalı. İşsiz çok genç var.

70 yaşında bir öğretmen ders vermeye devam etmeli.

Günde 1 saat versin ya da 2 saat. O yaşın ve o kalbin, verdiği derse doyum olur mu?

Bugün adına villa denen, içinde diziler çevrilen evlerde yaşam sürmeyi, hangi genç istemez.

Peki o zaman ne duruluyor?

İşte Halep, işte arşın…

İşte planımız bu. Gerçek ilim adamlarının, gerçek akıl ve erdem ve iman ile kitaplar boyu anlattıkları, bıkmadan usanmadan uyardıkları işler bunlardır.

Yeni bir yaşam tarzı, yeni bir mimari, tarıma ve hayvancılığa ve sanayiye ve üretime yeni bir bakış. %100 tam bağımsız.

Ecel denen bir şey var. Hayvan da bir canlı. Öldürülmeyecek. Hepimiz ölümlüyüz, onlarda ölümlü.

Besin zinciri içinde bulunan bu canlıların, ölmesi beklenecek.

Katledilmeyecekler.

Özgürce yayılacak, özgürce dolaşacak, özgürce beslenecekler.

Bizde ölünce bir nevi gübre oluyoruz ve toprağa can vermeye devam ediyoruz. Onlarda ölünce bize can verirler ama öldürülemezler.

Bu bir ütopya mı? Olsun varsın, kim engel olabilir?

Doğrusu bu mudur bu işin, yoksa yanlış mıdır? Önemli olan budur.

Eeee efendim, ölmesi beklenir mi, peki biz şimdi nasıl köfte yiyeceğiz?

Sistem oturana kadar, bir müddet soya ile idare ederiz efendim. Sanki şimdi başka bir şey mi yeniyor?

Yanlış olan şu anda yaptıklarımızdır. 16 bin ilim adamını unutmayalım…

İşte böyle. Şimdi içinde bulunduğumu şartlar ne? Ama hangi şartları sağlayabiliriz?

Seçenekler yine önümüzde duruyor. Ya mutfakta bulunan adama çıt çıkarmayacağız ya da yeni mutfaklar kuracağız.

Baştan sona yıkılmış 2 komşumuz var.

Çocukları travma yaşamış. El ele vereceğiz. Tedavi olacak ve tedavi edeceğiz. Yeniden inşa edeceğiz.

Madenler Mars’tan gelmiyor. Tam üstünde oturuyoruz…

İnsanlara örnek olacağız. Bunu anlatacağız. Ve biz biliyoruz.

O savaş uçağının içine bindirecek adam bulamayacaklar.

Biz bu duruşu sergilediğimizde, niyetimizi anlattığımızda, planı gösterdiğimizde, el uzattığımızda, uzanan eller, gören gözler gittikçe çoğalacak.

O savaş uçağının içine koyacak adam bulamayacaklar.

O tetiğe basacak adam da bulamayacaklar.

Artık bir yere gitmeyeceğiz. Kaldığımız yerde kalacağız.

Satha gönül açacağız.

Misak-ı Milli dünde oydu, bugün de bu.

Yurtta Sulh, Cihanda Sulh…

İşte şimdi bir planımız var. Bu plan zaten yapılmıştı. İlim ve irfan sahibi bilim adamları hiç boş durmadılar.

Hep çalıştılar, hep ürettiler, hep anlattılar.

Ama onların bir tanesini bile televizyonlarda göremezsiniz. Çıkartmazlar ve yasaklar koyarlar.

Öldürürler. Hapse atarlar.

Her gün televizyonlarda, bir kukla tiyatrosu sahneye konuyor.

Doktor sıfatlı büyücüler, üfürükçüler konuşup duruyor, muskalar yazıyor, okuyor üflüyorlar. Hepsi kravat takıyor…

Dizilerde, Kuvvacı bir kızımız, yunan komutanın oğluna aşık bile oluyor!

Atlar alınmış, Üsküdar etrafında binlerce tur atılmış.

Mutfaktaki adam, çalışmasına devam ediyor…

Eski öğretilere bakmak lazım, bu öğretilerin hiç eskimediğini ve eskimeyeceğini de düşünmek lazım.

“Yüzümü görmek, beni görmek değildir” demişti bir Atatürk öğretisi. “Düşünceleri görmelisiniz” demişti.

Her insanın içinde, bu düşüncelerin olduğunu zaten biliyor ve asıl buna güveniyordu.

Damarlarındaki asil kana bak derken, ırkçılık yapmıyordu.

Çünkü zaten, her insanın, aynı cevherden gelen bir damar olduğunu, zaten Atatürk söylüyordu.

Peki bu cevheri, cevher yapan ne idi?

Özgürlük, tam bağımsızlık, eşitlik, liyakat, dürüstlük, çeviklik, ahlak her insanda bulunan bir cevherdi.

Eğer bu cevhere leke sürmeye kalkan olursa, kırıp parçalamak isteyen olursa, bu cevheri köle etmek isteyen olursa, buna karşı mücadele edilmeliydi.

Eğer mücadele edilirse, cevher yani doğa kazanırdı mutlaka. Ve kazanan mutlu olmalıydı. O mutlu millete, Türk Milleti denirdi.

Bu amaç uğrunda birleşen, elbet dirliğe ulaşırdı. O dirliğin adına da Cumhuriyet denirdi.

Peki şimdi, biz ne yapmalıyız?

Örgütlenmeliyiz. Elimizde silah mı var? Yok. O zaman biz terörist değiliz.

Adam mutfakta mı? Evet, elinde de zehir var mı? Evet.

Şimdi biz onu yakasından tutup, memleketten dışarı atar isek, terörist mi oluruz?

Ya da gerçek terörist, mutfağımıza kadar girenler ve buna izin verenler midir? Kim bunlar ve kaç kişiler?

Bizden kalabalık olmadıkları kesindir.

Aslında, bir kaşık suda boğulacak kadar azlar.

O zaman, bizi kim engelleyebilir. Hiç kimse engelleyemez.

Bir kişi var engel olabilecek, onu görmek için ise aynaya bakmak gerekiyor. Bize engel olan biz değil de başka nedir?

Bir kaşık sudan mı korkuyoruz, engin bir deniz olduğumuz ve kum tanesi kadar çok olduğumuz halde?

Ne diye “korkma” diye başlamıştı, aziz satırlar?

“Kükremiş sel gibisin, bendine sığmaz aşarsın” sözleri kime yazıldı?

Bu bir hurafe mi, yoksa ütopya mı, hayır değil. Bunun gerçek olduğunu biliyoruz. Biz başardık.

Mutfaktaki adamı, elde avuçta yokken, perişanken ve yok olmak üzere iken bile, mutfakta ne kadar adam varsa, alayını paramparça eden ve söküp atan bizlerin Ataları değil mi?

Daha ne duruyoruz?

Serin bir gölgelikte, bir bardak çaya sığar bu koca dünya.

Hele bir oturalım. Hele bir konuşalım.

Bu memleketin, gölgesi de, bereketli çayı da çoktur evvel Allah.

Bakın arkadaşlar. 7 batı ili ve 30 ilçesinde düzenli olarak bulunuyorum. Her yere gelirim.

Herkesin gözünün tam dibine bakar, yüreğimi açar ve diyeceklerimi derim. Ama uygun olmaz.

Bu bir şeyden çekindiğim anlamına gelmez. Çekinse idim, bunları yazmazdım.

Öne geçmekten, önden yürümekten, öncü olmaktan, önderlerin izini takip edip, ferah bir mekana ulaşmak için, bu yolda önden gitmekten falan korkumuz yoktur.

Hele bir görevden kaçınmak, değil eli, kafayı taşın altına koymaktan hiç korkumuz yoktur.

Nereye çağırılırsak çağırılalım, oraya gider ve anlatmasını, konuşmasını, dinlemesini biliriz.

Bundan çekinmek bir yana şeref duyarız. Ama bu ne kadar uygun olur?

Herkes bulunduğu bölgede, mekanda bu bilgileri anlatmalıdır.

Bu bilgilerle yetinmemeli, bu bilgileri bir öğreti haline getiren, yıllardır bunları anlatan yeni önderlerin seslerine, kitaplarına, sözlerine ve uyarılarına kulak vermelidir.

Bu yeni önderler hala yaşıyorlar. Ne mutlu ki bize sağlar ve anlatmaya devam ediyorlar.

Kim onların ve bizlerin karşısına çıkabilir ve kim onlara ve bize dediğin yanlıştır, doğrusu budur diyebilir? Diyemediler, diyemezler.

Çıkamazlar ve soramazlar. Çünkü korkarlar. Onların hepsi “mutfaktaki bir adamdır ve gizlice zehir taşır” gizlice sızar, dolabı açar ve zehrini saçar…

Hepsi birer korkaktır.

İşte önderler meydanda. İşte biz de meydana çıktık ve ses verdik.

Ama bakıyoruz ki, bu meydan var ama arkadaşlar nerede?

Aslında orada olduğunuzu biliyoruz. Aynı yürekle, aynı meydandayız. Şimdi bir iş kaldı.

Birbirimizi görmeyi öğrenmemiz lazım.

Bu şart işte. Birbirimizi nasıl göreceğiz? Aynı meydanda nasıl saf tutacağız. Bir tek mesele bu.

Hadi birbirimizi bulalım. Örgütlenelim. Tanışalım. Konuşalım. Gölge de çok, çay da çok, bardak ta çok.

Saf tutmayı öğrenelim, öğrenelim ki satha bakalım.

 

Yapacak işlerimiz var.

Daha ne duruyoruz?

 

Ogün Uçak

11.06.2018

25 Haziran isimli yazım için TIKLAYIN

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER